Basar Nedir, Ne Demek, Allah’ın Sıfatlarından Basar Hakkında Bilgi

Basar, Allah’ın görme sıfatını ifade eden kelâm terimi.

“Görmek, bilmek, sezmek; görme du­yusu ve göz” mânalarına gelen basar, Cenâb-ı Hakk’ın görmeye konu olan şey­leri tam olarak idrak ettiğini ifade eden bir kemal sıfatıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de basar kelimesi bu şekilde masdar kalıbıyla Allah’ın sıfatı olarak geçmez; ancak âyet ve hadislerde Allah’a nisbet edilen görme sıfatı Arap­ça basar, nazar ve rü’yet kelimelerinin türevleriyle ifade edilmiştir. O’na ayrıca “ayn” ve “a’yün” de (göz, gözler) izafe edilmiş(Tâhâ 20/39; Hûd 11/37; Mü’minûn 23/27; Tûr 52/48; Kamer 54/ 14;), böylece O’nun büyük küçük, hareket eden ve etmeyen her şeyi her durumda görmekte olduğu anlatılmak istenmiş­tir. Allah Teâlâ’nın basar sıfatı ile vasıf­lanmış olduğu, el-basîr isminin esmâ-i hüsnâdan biri olarak pek çok âyette (İsrâ 17/17,30,96; Fâtır 35/31; Mücâdile 58/1) ve bazı hadislerde geçmesiyle de sabittir. Diğer sıfatlarda olduğu gibi Allah’ın ba­sar sıfatını ifade eden âyetlerde de ispat-tenzih dengesine riayet edilmiş, böy­lece zihinlerin sıfatlar konusunda teşbih’e düşmemesine dikkat gösterilmiş­tir. Nitekim Hz. Peygamber de âyetlerdeki lafızları kullanarak Kur’an’ın takip ettiği bu metodu aynen uygulamış, ba­sar vb. sıfatları Allah’a nisbet ederken dikkatleri özellikle tenzih noktasına çek­miştir. Meşhur Cibrîl hadisinde yer alan “ihsan” tarifi, konu ile ilgili pek çok hadise örnek ola­bilecek niteliktedir: “İhsan Allah’ı görü­yormuş gibi O’na kulluk etmendir; her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görür”.

Konu ile ilgili kaynaklarda, Hz. İbra­him’in babası ile konuşmasını nakleden âyet (Meryem 19/42), basar sıfatının en önemli naklî delili olarak değerlendirilir. Zira âyette geçen, “İşitmeyen ve görme­yen şeylere niçin tapıyorsun?” sorusu­na muhatabın cevap verememesi, ibadetin ancak semî’ ve basîr olan bir ma­buda yapılabileceğini, dolayısıyla Allah’ın bu sıfatlarla muttasıf olduğunu göste­rir. Kelâmcıların çoğu, naslarda pek sık ve muhtevalı bir şekilde yer alan basar sıfatının aklî delillerle ispat edilmesine gerek görmemişlerdir. Ancak Kur’an’da, “Hiç görenle görmeyen bir olur mu?(En’âm 6/50; Ra’d 13/16; Fâtır 35/ 19) buyurularak basar sahibi olmama­nın mutlak kemale gölge düşüreceğine dikkatlerin çekilmesi, bu sıfatın aklî de­lillerle de ispatı konusunda âlimlere ışık tutmuştur. Nitekim İmam Ebü’l-Hasan el-Eş’arî ve onu takip eden bazı kelâmcılar basarın aklî delil ile ispatını yapma­ya çalışırken mutlak kemal fikrinden ha­reket etmişlerdir. Yaratıkların en mü­kemmeli olan insanda görme olayının meydana gelmesi, fizyolojik ve psikolo­jik şartların yanı sıra fizikî ortama da bağlıdır. Halbuki Cenâb-ı Hakk’ın basar sıfatı, görmeye konu teşkil eden her şe­yi, görme organına ve Öteki fizik, fizyo­lojik ve psikolojik şartlara muhtaç olma­dan idrak etmesini ifade eden bir ke­mal sıfatıdır(Şûrâ 42/ 11). Bu ba­kımdan bu sıfatın yaratıkların görme duyusunu engelleyen faktörlerle de hiç­bir ilgisi yoktur.

Konunun ayrıntılarında kendi araların­da tam bir görüş birliği içinde olmayan Mu’tezile kelâmcılarıyla bazı İslâm filo­zofları Cenâb-ı Hakk’ın “basîr” oluşunu, onun basar sıfatına sahip bulunması ve görmesi şeklinde anlamamışlardır. On­lar basan ilim sıfatının bir ifadesi ola­rak değerlendirir ve “basîr” lafzını “alîm” şeklinde yorumlarlar. Kelâm âlimlerinin çoğunluğuna göre diğer sübütî sıfatlar gibi kadîm olan bu sıfat görülebilen her şeye sonsuz (lâ yezalî) olarak taalluk eder. Bu sıfatın kadîm olması onun taalluk ettiği şeylerin de kadîm olmasını gerek­tirmez.

Özellikle vahdet-i vücûd’cu mutasav­vıflar basar sıfatıyla ilim sıfatının bir ve aynı şey olduğu hususunda Mu’tezile kelâmcılarına katılmışlardır. Şu farkla ki onlar Allah’ın görmesini, ilminin şu âlem­de kendisine açıkça tecelli etmesi, bil­mesini de zâtına nazarlarla kendisini id­rak etmesi şeklinde açıklamışlardır. Özel­likle İbnü’l-Arabî ve onu takip eden mu­tasavvıflara göre Allah zâtını zâtıyla gör­düğü gibi eşyayı da zâtıyla görür. Ayrıca vahdet-i vücûd ilkesinin bir sonucu ola­rak Allah’ın zâtını görmesi aynıyla mahlû-katı görmesidir. Çünkü gören ve görülen veya bilen ve bilinen gerçekte yalnızca O’dur.

Diyanet İslam Ansiklopedisi