Bakara Suresi Konuları, Özellikleri, Fazileti, Kaçıncı Sure, Kaç Ayet, Hakkında Bilgi

97

Bakara Sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in ikinci ve en uzun sûresi.

Sûrenin ilk âyetlerinin hicretten son­ra Medine’de ilk nazil olan âyetler ol­duğu kabul edilir. Bununla beraber bü­tün Kur’ân-ı Kerîm’in en son nazil ol­duğu rivayet edilen “vettekü yevmen — k« b%” âyeti de yine bu sûrededir (âyet 281). Buna göre hicretten sonra inme­ye başlayan sûrenin nüzulü dokuz on yıl sürmüş ve bütün Medine devri boyun­ca devam etmiştir. Âyet sayısı ihtilaf­lı olmakla birlikte Kûfeliler’in sayımına göre 286’dır. Fasıla* lan, “kalk düşüne­lim” anlamına gelen (j>.^ ^) sözünde­ki (J-f’J-i-j’J’^) harfleridir.

Bakara sûresine ayrıca içindeki Âyetü’l-kürsî’den (âyet 255) dolayı Sûretü’l-kürsî, ihtiva ettiği hükümlerin çokluğu sebebiyle Füstâtü’l-Kur’ân adları da ve­rilmiştir. Sûrenin biri “senam” (zirve), di­ğeri “zehrâ” (parlak beyaz, nurlu) olmak üzere iki de lakabı vardır. Nitekim üçün­cü sûre olan Âl-i İmrân ile birlikte bu iki sûreye “Zehrâvân” denilmiştir. Türk­çe’de “hatim başı” veya “büyük elif-lâm-mîm” diye de adlandırılır. Ancak en meş­hur adı Bakara’dır. Arapça’da “sığır, inek” anlamına gelen bu söz sûrede genel ola­rak sığır cinsi için değil bir tek inek için kullanılmıştır. Tevrat’ın Tesniye bölümün­de de yer aldığı üzere (21, 1-91 Hz. Mûsâ devrinde, İsrâiloğulları arasında faili bulunamayan bir cinayetten dolayı diyet olarak kurban edilmesi gereken bu ine­ğin bazı özellikleri vardı. Peygamberlere ayrıntılı sorular sormanın uygun olma­dığı yolunda birtakım uyarıları da ihtiva eden bu hikâye Kur’ân-ı Kerîm’de yalnız­ca bu sûrede geçmektedir (âyet 67-71).

Bakara sûresi sadece sayfa ve âyet sayısı bakımından Kur’an’ın en uzun sû­resi değil, aynı zamanda içine aldığı ko­nuların çokluğu ve çeşitliliği bakımından da çok yönlü bir süresidir. Sûrede baş­ta iman esasları olmak üzere insanın ya­ratılışı, kıblenin değişmesi, namaz, oruç, hac, sadaka, boşanma, nesep, nafaka, borçların kaydedilmesi gibi pek çok ko­nuya yer verilmiştir. Bunlar doğrudan doğruya veya dolaylı olarak dini ve din­darlığı ilgilendiren meselelerdir. İslâ­miyet’in gelişme ve yayılma süreci için­de değişik zamanlarda gündeme gelmiş olan bu konular, daha önce veya daha sonra nazil olan diğer sürelerdeki âyet­lerle de ilişkilidir. Uzun aralıklarla bölüm bölüm inen ve birbirinden farklı konula­rı içeren sûrenin nüzulünü tek se­bebe bağlı olarak açıklamak mümkün görünmemektedir. Bununla beraber sû­renin muhtevası anlatılırken yeri geldik­çe o kısmın nüzul sebebine de işaret edilecektir.

Dikkatle incelendiği zaman baştan so­na sürede ön planda tutulan ana hedefle­rin üç noktada yoğunluk kazandığı görü­lür.
1. İslâm dininin iman esaslarını açık­lamak, bilhassa Âyetü’l-kürsî’de doruk noktasına varan tek tanrı (tevhid) inan­cının özelliklerini belirtmek, müslümanların nasıl bir tanrı inancına sahip olma­ları gerektiğini ortaya koymak.

2. Kur’an hidayetinin ne olduğunu (âyet 185) ve bu hidayet karşısında çeşitli insan grupla­rının durumunu ve yerini belirlemek. 3. Müslümanların başka dinlerin mensup­larından ayrı, müstakil bir cemaat ve kendine mahsus vasıfları bulunan bir ümmet olduklarını ortaya koymak, bu ümmetin toplu davranış kurallarını be­lirtmek; bununla ilgili olarak İsrâiloğulları’nın din anlayışı ve uygulamasında içine düştükleri yanılgı ve sapmalardan çarpıcı örnekler vererek müslümanları uyarmak.

Daha önce Mekke devrinde nazil olan sûre ve âyetlerde iman ve itikad konu­larına ağırlık verildiği ve bu gibi konula­ra ferdî psikoloji açısından yaklaşıldığı görülür. Putperestliğin ve ilkel din anla­yışının zihin bulandıran belirsizliği kar­şısında kâinat ve hayat olaylarını tek tanrı inancının ışığında ele alan ve açık­layan yeni dinin ilkelerindeki tutarlılık ve berraklık savunulur. Mekke devrinde nazil olan âyetlerde gözetilen hedef, ki­şiyi içine düştüğü inanç çelişkisinden kurtarmak ve ferdî mânada hidayete kavuşturmaktır. Oysa Medine devrinde artık müslümanlar tek tek inanç arayışı içinde olan kişiler değil diğer dinlerin mensupları ve inanç grupları karşısında belli bir cemaattir. O zamana kadar ge­len âyetlerle hidayet ve takvanın fert açısından taşıdığı mânalar zaten ortaya konmuş bulunmaktadır. Artık bu gibi İslâmî kavramların toplum açısından ne anlam ifade ettiğinin açıklanmasına, bir­takım toplu davranış örnekleriyle orta­ya konmasına sıra gelmiştir. İslâmiyet mücerret kavramlar üzerine kurulu bir felsefî sistem değil, iyi hareket ve gü­zel davranış demek olan “sâlih ameller” dini olduğuna göre müslüman toplumu­na yön verecek ilke ve kuralların bilin­mesine ihtiyaç vardır. Bundan dolayı sû­renin pek çok fasılası çoğul sigasıyla gel­miş, sûre, sonu büyük kurtuluşa çıkan iman ve hidayet yolunun yolcularını be­lirleyerek ve bu kitabın onlar için hida­yet rehberi olduğunu ilân ederek söze başlamıştır. Bu bakımdan bütünüyle Fa­tiha süresindeki, “Ey Rabbimiz, sen bizi doğru yola ulaştır!” duasının (âyet 6) ce­vabı ve açıklaması gibidir. Fatiha sûre­sinde Allah’tan istenen hidayetin ne ol­duğu bütün yönleriyle bu sûrede açıkla­nır; hem iman’.ve itikad esasları bakı­mından, hem der o imanın gereği olan ibadet ve davranış örnekleri bakımın­dan ortaya konur. Dindarlığı belirleyen şekil ve kurallarla birlikte o kuralların hangi manevî hedefleri ve ne gibi ince hikmetleri gözettiği de bildirilir. Buna göre dindarlığın bir yönüyle disiplin, cid­diyet, itaat ve teslimiyet, diğer yönüyle bilgi, tefekkür, basîret, hikmet, sevgi ve samimiyet olduğu ortaya konur.

Sürenin ilk âyetleri, söz konusu hida­yet karşısında çeşitli insan gruplarının yerini belirleyen bir giriş mahiyetinde­dir. Buna göre insanlar müminler, kâfir­ler, bir de iki yüzlü kararsızlar olarak üçe ayrılırlar. Bu üçüncü gruptan olan iki yüzlülerden bir kısmına, daha sonra na­zil olan Nisa (âyet 137-145), Tevbe (âyet 66-67) ve Münâfıkün sûrelerinde “mü­nafık” adı verilecektir.

Bu girişten sonra Allah’a ibadet etme­nin kulluğun tabii gereği olduğu açıkla­nır. Göklerde ve yeryüzünde meydana gelen ve bize alelade gibi görünen olay­ların rabbin yüce kudretini tanıttığına dikkat çekilir. Ancak dindar olmak için o kudretin varlığını bilmek yetmez, vahiy yoluyla gelen ilâhî emirleri kabul edip onlara uymak gerekir. Çünkü gerçekte hidayetin ne olduğunu yalnızca vahiy bil­dirir (âyet 21-24). Vahyin önemi ve onun kul gücünün üstünde bir bilgi çeşidi ol­duğu kesin bir dille ortaya konduktan sonra inananlarla inanmayanların vahiy karşısındaki değişik tavırları gözler önü­ne serilir.

İnsanlar yok iken yaratılmışlar, sonra ölecekler, daha sonra diriltilecekler ve en sonunda da Allah’ın huzurunda hesa­ba çekileceklerdir. Birçok kimse bu ger­çeği görmezlikten gelip İnkâra sapar. On­lar Allah’a karşı üstlendikleri kulluk an­dını tutacak yerde yeryüzünde bozgun­culuk yaparlar. Böyleleri hüsrana uğra­yacaklardır (âyet 27-291. İnsanları kendi yaratılış sebepleri üzerinde düşünmeye sevkeden bu âyetler ilk insanın yaratılı­şını merak konusu yapar. Bundan son­raki âyetler bu merakı gidermeye yöne­liktin Âdem yeryüzünde halife olarak yaratılmış, bilgi edinme yeteneğiyle do­natılmış ve kendisine isimler öğretilmiş, bu özelliğiyle de meleklere üstün tutul­muştur. Bununla beraber eşiyle birlikte yedikleri yasak meyve yüzünden günah işlemişler ve cennetten çıkarılmışlardır. Sonra Allah yine de onlara acımış, tövbe etmeyi öğretmiş ve her ikisini de bağış­lamıştır (âyet 35-39).

Bu âyetler, yahudi ve hıristiyanların ilk günah (bk. aslî günah) hakkındaki nazariyelerinin vahiy temelinden yoksun, asılsız bir iddia oluğunu ortaya koyar. As­lında bağışlanmış olan bir günahın ne­silden nesile sürüp gittiğini akıl ve man­tık da kabul etmez. Burada anlatılmak istenen şey, Âdem ile Havva’nın şeyta­na ve nefislerine uyup günah işlemeleri, sonra tövbe edip bağışlanmaları şeklin­de kendini gösteren bu iniş ve çıkışların onların soyundan gelen herkes için dai­ma mümkün ve muhtemel olduğudur. Allah’ın emirlerine uymak ve şeytanın fit­nesinden sakınmak konusunda Âdemo-ğulları’na dikkatii ve iradeli olmaları ge­rektiği yolunda bir uyarıdır. Allah’a ina­nan. O’ndan bağışlanma dileyenler için korkuya mahal yoktur; çünkü onlar ba­ğışlanacaklardır. Korkması gerekenler, inkâr edenler ve inkârda direnenlerdir; çünkü onlar ateşte süresiz kalacaklardır.

Sürenin bundan sonraki âyetleri (40-101), bir insanın hayatında görülebilen iniş ve çıkışların kavimlerin hayatında da görülebileceğini anlatmak üzere ya-hudilere eski şanlı geçmişlerinden bazı önemli olayları hatırlatır. Hz. Ya’kûb’un soyundan gelmeleri, Tevrat hidayetine ve tevhid.inancına sahip olmaları kendi-İeri için büyük bir nimet ve üstünlük se­bebidir. Mısır’daki kölelikten de Allah’ın yardımıyla kurtuldular. Çölde susuz kal­dıkları zaman suya, açlık tehlikesi kar­şısında bıldırcın akınına ve kudret helva­sına kavuştular. Allah’ın bunca nimetle­rine karşılık hemen her defasında yine de kendi kurtarıcılarına karşı gelmek­ten, peygamberlerini üzmekten, hatta bazılarını öldürmekten geri kalmadılar. Daha kötüsü, Mısır’daki eski efendileri­nin taptığı kutsal Apis Öküzünün bir ben­zeri olan altın buzağı heykeline tapma­ya başladılar. Oysa Allah’tan başkasına tapmayacaklarına dair kesin söz vermiş­ler ve and içmişlerdi. Allah’a verdikleri sözü tutmadılar, nimetlere nankörlük ettiler. Allah’ın kurban edilmesini em­rettiği o ineği kesmemek için çok diren­diler. Her seferinde bir başka bahane ile geldiler, söz konusu ineğin daha baş­ka hangi özellikleri bulunduğunu sor­dular. Nihayet onun hiç çifte koşulma­mış, parlak altın sarısı, iyi gelişmiş ve görenleri imrendirecek güzellikte bir inek olduğu kesinleşti. Kendi cinsinin bütün üstün özelliklerini taşıyan bu ya­ratık beden yapısı ile kutsal Apis ökü­zünü andırıyor, altın sarısı rengiyle de yahudinin altına karşı duyduğu sevgiyi temsil ediyordu. Bu iki sebepten dolayı mutlaka kesilmesi, kurban edilmesi ge­rekiyordu. Ancak böyle bir kurban sa­yesinde onlar esaretle geçen eski Mısır günlerinin etkisinden kurtulacaklardı. Yine ancak bu özellikte bir kurban sa­yesinde altına karşı düşkünlükleri biraz engellenmiş olacaktı. Sonuçta istemeye istemeye böyle bir kurbanı bulup kes­tiler. Hani neredeyse ondan vazgeçiyor­lardı.

Hz. Peygamber hicretin hemen ardın­dan Medine’deki bazı yahudi kabileleriy-le dostluk antlaşması imzaladı. Putpe­restliğe karşı vereceği mücadelede on­ların desteğini sağlamak, en azından on­ların karşısına çakmalarına engel olmak istiyordu. İşte Bakara sûresinin yahu-dilerle ilgili olan bu bölümleri, Hz. Pey-gamber’in yahudi cemaatleriyle ilişkiye girdiği sıralarda nazil olmuştu. Bu se­beple Bakara süresindeki “ehl-i kitap” tabiri daha çok yahudiler için geçerli olup müşlümanların hıristiyan cemaat­lerle ilişki kurmaları Uhud Savaşı’ndan sonra, İslâmiyet’in Medine dışına yayıl­maya başlamasıyla mümkün olmuştur. Bu ilişkiler bundan s.onraki Âl-i İmrân süresinde söz konusu edilecektir.

Hz. Peygamber, aradaki yazılı antlaş­malara rağmen Medine’deki yahudi müt­tefiklerinden beklediği desteği göremedi. Onlar hemen her hadisede müşriklerle birlik olup müslümanları arkadan vur­maya çalıştılar. Oysa kendi kitapları olan Tevrat’ı tasdik eden Kur’an’a herkes­ten önce inanmaları gerekiyordu. Çünkü vahyi, peygamberin kim olduğunu, hat­ta gelecek olan peygamberin bazı özel­liklerini biliyorlardı. Bütün bunlardan do­layı sûrenin 41. âyeti onlara, “Bari inkâr edenlerin ilki siz olmayın!” şeklinde sitem etmektedir. “Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa yine kendi içlerin­den bir grup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu inanmazlar” (âyet 100). Ya­hudilerin vaktiyle kendi peygamberle­rine karşı da aynı hırçın ve dönek tutu­mu sergilediklerini bildiren ve bunu can­lı misallerle gözler Önüne seren bu âyet­ler, onların ne kadar güvenilmez insan­lar olduklarını ortaya koyar. Fatiha sü­resindeki “gazaba uğramış olanlar” ifa­desinin bir bakıma gerekçesi ve tefsiri sayılan bu âyetlerde müslümanlara yahudinin karakter yapısını tanıtma he­defi güdülmüş olduğu söylenebilir. An­cak esas hedefin bundan da ötede bir mesajı gözettiği kesindir. O da müslü-manların kendi peygamberlerine karşı gösterecekleri davranışlarda yahudilere benzememeleri gereğidir. Çünkü onlar, “İşittik ve isyan ettik” dediler (âyet 93). Halbuki müminler, “İşittik ve itaat et­tik” demek durumundadırlar (âyet 285). Onlar Allah’ın kitabını bir yana bırakıp başka yollarla hidayet aradılar. Hz. Sü­leyman’ın, hükümranlığını sihir vasıta­sıyla elde ettiği yolunda şeytanların uy­durup yaydıkları sözlere tâbi oldular.

Peygamberler hakkında saygısızlık ifa­de eden düşünce ve sözlerden uzak dur­mayı ihtar eden âyetlerden (âyet 102-104] sonra yahudi ve hıristiyanların din­de üstünlük iddialarının ve yalnızca ken­dilerinin cennet ehli oldukları yolundaki kanaatlerinin yanlışlığı vurgulanır. Hal­buki, “Özünü iyilikle ve samimiyetle Al­lah’a yöneltenlere rableri katında daima mükâfat vardır” [âyet 112). Önemli olan da doğuya veya batıya yönelmek değil her yerde Allah’ın kudretini görebilmek­tir (âyet 115).

Bu âyet ve bundan sonraki âyetler, kıblenin Kabe yönüne çevrilmesi için ge­rekçe anlamı taşır. Zaten o bina, birer peygamber olan İbrahim ve oğlu İsmail tarafından yalnızca Allah’a ibadet için yapılmış mübarek bir evdir. İbrahim’in duası, kendi soyundan Allah’a inanmış insanların gelmesi ve yoldan çıkanları uyarmak üzere Allah’ın onlara kendi iç­lerinden peygamberler göndermesi şek­lindeydi. Ya’küb da ölüm döşeğinde ço­cuklarından, ataları İbrahim’in dinine bağlı kalacakları hususunda söz almıştı. “Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandık­larınız da sizindir. Onların yaptıklarından siz sorguya çekilmeyeceksiniz” (âyet 134, 141). Allah’ın bir yeri kıble yapması, yal­nızca Peygamber’e uyanlarla uymayanları belli etmek içindir (âyet 143). İlk za­manlarda müslümanlar namazda yahudilerin kıblesi olan Kudüs’e yöneliyorlar-dı. Yahudiler bu durumu istismar edi­yor, onları kendilerini taklide özenen ba­sit insanlar gibi görmeye ve gösterme­ye çalışıyorlardı. Hem bu istismarı önle­mek, hem de ibadetin şu veya bu yöne değil doğrudan Allah’a yapılmasındaki önemi göstermek üzere âyet. Hz. Peygamber’in ve bütün müslümanların bun­dan böyle namazlarında Mescid-i Haram tarafına dönmelerini son bir defa daha tekrarlayarak hükme bağlar (âyet 144) ve Allah’ın bir hükmü ortadan kaldırıp onun yerine bir başka hükmü koyabile­ceğini bildiren nesih âyetinin (âyet 106) neye delâlet ettiğini kıblenin tahviliyle bilfiil göstermiş olur.

Daha sonraki âyetler ise dindarlığın Allah’tan korkmak. O’nu çok çok anmak, O’nun yolunda can ve mal kaybıyla bir­likte birtakım korkulara ve sıkıntılara katlanmak demek olduğunu bildirmek­te ve Allah yolunda öldürülenlere ölü denemiyeceğini haber vermektedir (âyet 151-157).

Vahiy yoluyla gelen hidayeti bile bile inkâr edenlerin lanete uğrayacaklarını ilân ve ihtar eden âyetlerden sonra baş­ta yahudiler olmak üzere bütün insanlı­ğa şu çağrı yapılır: “İlâhınız bir tek Al­lah’tır. O’ndan başka tanrı yoktur. O rah­mandır, rahimdir” (âyet 163).

Ardından gelen âyetler, muameleler ve yiyecekler hakkında helâl ve haramı bildiren talimatlar mahiyetindedir. Bun­lar sırasıyla kısasta hayat olduğu, ölü­me bağlı bir tasarruf olan vasiyetin ge­çerliliği, ramazan orucunun farz kılın­ması, haksız kazançların haram oluşu, savaş yasağı bulunan haram aylar* için­de de olsa Mekke’de saldırıya uğrayan müslümanların buna karşılık verebile­cekleri, bununla beraber tehlikeye atıl­manın doğru olmayacağı, hac ve haccın sağlayacağı barış ve bunun faydalan hakkındaki âyetlerdir. Peygamberler in­sanları uyarmak ve aralarındaki anlaş­mazlıkları çözmek için gönderilmişler­dir. İnfakın en başta anaya ve babaya iyilik demek olduğu bilinmelidir. Savaş bazan kaçınılmaz olur; hoşa gitmeyen şeyler çok defa insan hakkında hayırlı sonuçlar doğurabilir. Aslında zulüm ve fitnenin sürüp gitmesi savaştan daha büyük tehlikedir. Putperest bir kadın­la nikâh caiz değildir. Evlilik, nesep, süt kardeşliğinin müddeti, boşanma ve iddet’le ilgili âyetlerden sonra korku zamanında ve binek üstünde namazın na­sıl kılınacağı açıklanmaktadır. İsrâiloğulları’ndan bazı heyetlerin önce nasıl ha­raretle savaş istedikleri, daha sonra on­dan nasıl yüz çevirdikleri hatırlatılmak­tadır. Savaş zaruret olduğu zaman on­dan kaçmamak, azimle direnmek ve se­bat etmek gerekir. Çünkü, “Allah eğer insanlardan bir kısmının kötülüğünü di­ğerleriyle savmamış olsaydı yeryüzü al­tüst olurdu” (âyet 251). Bütün bunlar Al­lah’ın vahiy yoluyla bildirdiği gerçekler­dir.

Hiç şüphesiz Hz. Muhammed de Al­lah’ın peygamberlerinden biridir (âyet 252). Allah peygamberlerini farklı özel­liklerde yaratmış ve birbirlerine üstün kılmıştır. Ancak insanlar içinden birço­ğu ilâhî gerçeklerin ve peygamberlerin değerini inkâr eder. Halbuki âhiret gü­nünde hesap olduğunu ve ona hazırlan­mak gerektiğini haber verenler de on­lardır. İnsanlar hiçbir dostluğun, yar­dım ve alışverişin fayda vermeyeceği bir günde, kendisinden başka ilâh olmayan, kendisini uyku ve uyuklama tutmayan, göklerin ve yerin yaratıcısı, herşeyi bi­len, kürsî*si yeri ve gökleri kaplayan, yüce arşın sahibi, hay* ve kayyûm* olan Allah huzurunda hesaba çekileceklerdir. Bununla beraber dinde zorlama yoktur. Çünkü artık doğrulukla eğrilik iyice açı­ğa çıkmıştır. Allah inananların yardımcı-sıdır, onları karanlıklardan aydınlığa çı­karır (âyet 253-257).

Hidayetin, her şeyden önce Allah hak­kında sağlam bir itikada sahip olmakla ve bunun da ancak peygamberlere ge­len vahiyle mümkün olacağını bildiren bu âyetlerden sonra, Hz. İbrahim’in, Al­lah hakkında kendisiyle münakaşaya tu­tuşan birini nasıl susturduğunu ve ölü­lerin dirileceği konusundaki inancının mucize yoluyla nasıl pekiştirildiğini bil­diren âyetlerin gelmesi çok anlamlıdır. Bunu takip eden âyetler hesap gününe nasıl hazırlanılacağını, bunun için ne gi­bi iyiliklerin yapılıp hangi yasaklardan sakınmak gerektiğini bildirir. Gönül ok­şayıcı güzel sözün başa kakılan iyilikler­den daha değerli olduğu haber verilir. Fakirlerin ve yardıma muhtaç olanların kayırılıp gözetilmesini emreden âyetler­den sonra bu kısım, bütün Kur’an’ın en son nazil olan âyeti olduğu rivayet edilen. “Allah’a döndürüleceğiniz o günden sakı­nın! Zira o gün herkese hak ettiği mut­laka verilecek ve kimse haksızlığa uğ­ramayacaktır” âyetiyle noktalanır (âyet 281). Sûrenin büyük hesap günüyle ilgili bu kısmı, âdeta Fatiha süresindeki “mâ­liki yevmi’d-dîn” âyetinin geniş bir açık­laması mahiyetindedir.

Borç ve alacakların miktarıyla ödeme zamanlarının yazılmasını veya borçla­rın rehin karşılığında verilmesini tavsi­ye eden âyetlerden sonra (âyet 282-283) göklerin ve yerin Allah’a ait olduğu, Al­lah’ın gizli açık herşeyi bildiği, dilediğini bağışlayıp dilediğini cezalandırabileceği ihtar edilir (âyet 284).

Sûre, İslâm dininin iman ilkelerini ve müslümanlann din anlayışını belirleyen ve âdeta sûreyi baştan sona özetleyen şu mealde bir hatime ile son bulur: Baş­ta Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanlar Allah’tan gelen vahye ina­nırlar. Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ederler ve iman açısından peygamberler arasında hiç fark gözetmezler. Allah’ın emirleri karşısın­da, “İşittik ve itaat ettik” derler ve mağ­firet dilerler. Allah hiç kimseye taşıya­mayacağı bir yük yüklemez. Her kulun yaptığı iyilik de işlediği kötülük de ken­disine aittir. Bilmeden veya unutarak iş­lenen hatalar bağışlanacaktır. Müminler Allah’tan af, mağfiret, rahmet ve kâfir­lere karşı yardım dilerler (âyet 285-286].

Sonuç olarak denilebilir ki Bakara sü­resi Allah’ın birliği inancına açıklık getir­miş ve ulühiyyetle ilgili meselelere ağır­lık vermiştir. Bundan sonraki Âİ-i İmrân sûresinde ise nübüvvet konusu açıklan­mış, Nisa sûresinde kadın haklan ve aile düzeni ele alınmış, Mâide sûresinde he­lâller ve haramlar bildirilmiş, En’âm sû­resinde çeşitli bâtıl inançlar reddedilmiş, A’râf sûresinde âhiret hayatı ayrıntılarıy­la anlatılmış, Enfâl ve Tevbe sûrelerinde cihadla ilgili meseleler üzerinde genişçe durulmuştur. Mushaf’ta Bakara süresin­den sonra gelen bu yedi uzun sûreden her biri bir başka açıdan onun muhtevasındaki konuları tefsir etmiş bulunmak­tadır. Aslında Bakara sûresi Kur’an’ın bütün süreleriyle doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili olan bir sûredir. Kur’ân-ı Kerîmin en kısa özeti Fatiha sûresi ise de Kur’an hükümlerinin hemen hepsini içinde toplamış olması bakımından Baka­ra sûresi de bütün Kur’an’ın icmal yoluy­la bir başka özeti sayılabilir.

Bu özelliklerinden dolayı Fatiha sûre­sinden sonra en faziletli sûre kabul edi­len ve Sahîh-i Buhârî ile (“Tefsir”, 2/1-551 Tirmizf’nin es-Sünen’inde (“Tefsir”, 3) âyetlerinin tefsiriyle ilgili hadislere ge­nişçe yer verilen Bakara sûresinin faziletine dair olan hadislerden bazıları şun­lardır: “Kur’an’ı okuyunuz. Çünkü o kı­yamet gününde kendisini okuyanlara şe­faatçi olacaktır. ‘İki Zehra’yı (Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri) okuyunuz. Çünkü bu ikisi kıyamet gününde iki bulut kümesi veya iki gölgelik yahut da gökyüzünde kanatlarını açmış saf saf uçan iki alay kuş gibi gelecek ve okuyucularını koru­yacaktır. Bakara sûresini okuyunuz. Çün­kü onu iyice öğrenmek bereket, öğren­memek ise büyük ziyandır” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252; Tirmizî, “Fezâ’ilül-Kur’ân”, 4; Müsned, IV, 361). “Her şeyin bir zirve­si vardır. Kur’an’ın zirvesi de Bakara sü­residir. Kim onu evinde bir gece okursa oraya üç gece şeytan girmez; kim onu evinde gündüz okursa oraya üç gün şey­tan girmez” (Dârimî, “Fezâ’ilü’l-Kur’ân”, 13-15). “Kim Bakara sûresinin son iki âyetini geceleyin okursa bunlar kendisi­ne yeter” (Buhârî, “Fezâ’ü”, 10, 27; Müs­lim, “Müsâfirîn”, 254-256). Ayrıca Kur’an âyetlerinin en yücesi olan Âyetü’l-kürsinin bu sûrede yer almış olması da onun faziletini gösterir (Bakara sûresinin fazi­letine dair diğer rivayetler için bk. Ayde­mir, s, 112-133).

Diyanet İslam Ansiklopedisi