Bağlanma, Mizaç ve Çocuk Yetiştirme – Psikoloji

Anne-çocuk bağlanma ilişkisinin niteliği ile çocuğun mizaç özellikleri ve ebeveyn davranışları arasındaki bağlantıya dair literatürde farklı yaklaşımlar vardır. Bir yak­laşıma göre, ana-babalık davranışlarındaki duyarlılık, güvenli bağlanma ilişkisinde­ki farklılıkların temel sorumlusudur. Yani çocuğun mizaç özellikleri ne olursa ol­sun, çocuğun ihtiyaçlarına karşılık verebilen ve davranışlarını çocuğun bireysel özelliklerine göre uyarlayabilen ebeveyn, güvenli bağlanma ilişkisini oluşturabilir. Bu yaklaşımı savunan araştırmacılar, uygun bakım koşulları sağlandığında, zor mi­zaca sahip çocuğun da güvenli bağlanma ilişkisi kuracağını, benzer şekilde, kolay mizaca sahip çocuğa duyarsız ve olumsuz davranıldığında, güvensiz bağlanma iliş­kisi oluşacağını öne sürmüşlerdir (Sroufe, 1985).

Diğer bir yaklaşım ise güvenli ve güvensiz bağlanma ilişki türlerinin aslında çocuğun mizaç özelliklerinin birer yansıması olduğunu savunmaktadır (Campos, Barrett, Lamb, Goldsmith ve Sternberg, 1983; Kagan, 1982). Bu görüşe göre, çocukların yabancı ortam testi sırasında gösterdikleri davranışlar, çocuk mizacının kendisinden başka bir şey değildir. Örneğin, annesiyle güvensiz ve kaçınan türde bağlanma ilişkisi olduğu söylenen bir çocuğun, anne ile ayrılma sırasında çok fazla endişelenmemesi ve yeniden bir araya gelme sırasında kaçınma davranışları göstermesi, sakin mizacının bir yansımasıdır. Benzer şekilde, kaygılı-kararsız olarak sınıflandırılan bağlanma türünde gözlemlenenin, aslında çocuğun kolay endişelenen, duyarlı mizacı olduğu, buna karşılık güvenli bağlanma ilişkisinde görülenin, orta düzeyde endişe ve sıcakkanlılık eğilimi olduğu görüşü ortaya atılmıştır. Ancak sonraki yıllarda yapılan daha kapsamlı araştırmalar, mizacın ve bağlanma tarzının farklı kavramlar olduğunu göstermiştir. Buna göre, ikili ilişkinin bir niteliği olan bağlanma, bireysel davranış örüntüsü olan mizaca indirgenmemelidir,


Bağlanma literatüründeki bu kavramsal tartışmaların bugün vardığı nokta, ebeveynin sıcaklık ve duyarlılığının, çocuğun özellik ve ihtiyaçlarına cevap verme konusunda hassas ve tutarlı davranışlarının, güvenli bağlanma ilişkisi için gerekli zemini oluşturduğudur (Kochanska, 1998). Ebeveynin duyarlılığı düşük ve disiplin davranışları olumsuz ise çocukla bağlanma ilişkisi güvensiz olmaktadır. Mizaç ise güvensiz bağlanmanın tipleri arasındaki farklılığı açıklamada devreye girmektedir. Ebeveyni duyarsız çocuklardan ürkek/korkulu mizaca sahip olanlar kaygılıkarar- sız tipte bağlanma, ürkeklik/korku düzeyi düşük çocuklar ise kaçman tipte bağlanma göstermektedirler.

 

 

Bağlanmaya dair çıkarımları olan ve kabul gören bir diğer yaklaşım da Ayırıcı Yatkınlık (Differential Susceptibility) savıdır (Belsky, Bakermans-Kranenburg ve van IJzendoorn, 2007; Belsky, 2011). Ayırıcı Yatkınlık savına göre, riskli olarak görülebilecek bazı mizaç özelliklerine sahip çocuklar, çevreden gelen hem olum­lu hem de olumsuz etkilere çok açıktır. Riskli özellikler, tepkisel, ürkek/korkulu, kırılgan olma veya DRD4 genetik alelleri taşıma şeklinde tanımlanmıştır (Belsky ve ark., 2007). Ayırıcı Yatkınlık savına göre, yüksek düzeyde duygusal tepkisellik gös­teren bir çocuk, ortalama düzeyde duygusal tepkisellik gösteren bir çocukla karşı­laştırıldığında, olumsuz ana-babalık davranışlarından (örn. duyarsızlık ve güç gös­terimi) daha çok ve negatif yönde etkilenir. Ancak aynı çocuk, mizacının getirdiği aşırı duyarlılığa bağlı olarak olumlu ana-babalık davranışlarından ve destekleyici bir çevreden de diğer akranlarına göre daha fazla yarar sağlayacaktır. Bu yaklaşı­ma göre, çocuğun duygusal tepkiselliği onu çevrenin her türlü etkisine daha açık hâle getirir ve bu çocuk, ebeveynin pozitif tutumlarıyla desteklendiğinde en az di­ğer çocuklar kadar istenilen, ideal gelişim özelliklerini gösterir. Ayırıcı Yatkınlık sa­vı, “zor” olarak tanımlanan mizaç özelliklerinin aslında birer risk unsuru olmadığı­nı belirtmekle kalmayıp aynı zamanda koruyucu nitelikte olabildiklerine işaret et­mektedir. Bu koruyucu olma özelliği şüphesiz ancak çevre özelliklerinin çok olum­lu olması durumunda söz konusudur. Çevrenin özellikleri bu çocuklar için kritik­tir; keza her türlü çevre etkilerini almaya diğer çocuklardan çok daha yatkın bir ya­pıya sahiptirler.

Ayırıcı Yatkınlık savını destekleyen pek çok araştırma bulgusu vardır. Bu bul­gulardan biri, yüksek düzeyde ürkek mizaca sahip çocukların, anneleriyle duyarlı ve sıcak etkileşim içeren olumlu bir ilişki içinde olduklarında hızlı vicdan gelişimi gösterdiklerini ortaya koymuştur. Buna karşılık, yüksek düzeyde ürkek mizaçlı ço­cuklar, annelerinin ceza ve güç gösterimini az kullanması durumunda bile, vicdan gelişimi ve içselleştirmede (toplumsal değer ve davranışları kendisininmiş gibi benimseme) zorluk göstermişlerdir (Kochanska, Aksan ve Joy, 2007).

 

Daha önce de belirtildiği gibi, çocuktaki zorlayıcı mizaç özellikleri, anne-baba­lar üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Duygusal olarak tepkili, kolayca kızan, hüsra­na uğrayan, ağlayan, kolay yatışmayan, davranışsal olarak ürkek ve çekingen bir çocuk yetiştirmek, ebeveynler için baş etmesi güç, fazladan stres yaratan bir durum olabilir. Oluşan sıkıntılı koşullar karşısında anne-babaların duyarsız ve sert davran­ma, bağırma veya dayak gibi sindirmeye yönelik ceza yöntemlerine başvurma ihti­malleri artabilir. Ne var ki sonuçların çocuk ve anne-baba için olumlu olması, an­cak ebeveynin bu mizaç özelliklerini zorlayıcı fakat üstesinden gelinebilir bir fark­lılık olarak görmesi durumunda mümkündür. Ayırıcı Yatkınlık savı, anne duyarlı ve destekleyici bir tutum içinde olduğunda, çocuğun zorlayıcı mizaç özelliklerinin avantaja çevrildiğini, anne-çocuk arasında kuvvetli bir güvenli bağlanma ilişkisi oluştuğunu ve çocuğun gelişim göstergelerinin yüksek olduğunu öngörmektedir, Yazının başında sözünü ettiğimiz gibi mizaç, bağlanmayı etkileyebilecek çocuk özelliklerinden sadece biridir. Burada ele alamadığımız ama anne-babalar için zor­layıcı olabilen pek çok başka özellik vardır. Bunlardan bazıları, otizm gibi gelişim­sel bozukluklar ile zihinsel ve fiziksel özürlü olma durumlarıdır. Araştırmalar, ileri ve orta düzeylerde zihinsel özrü olan çocukların ve otizmli çocukların bakım ve­renleriyle ilişkilerindeki bağlanma niteliğinin, özrün veya bozukluğun seviyesiyle ilişkili olmadığını göstermiştir (de Schipper, Stolk ve Schuengel, 2006). Bir başka deyişle, ebeveyn için zorlayıcı olan özelliklerin daha fazla olması, bağlanma ilişki­sinin niteliğini olumsuz yönde etkilememektedir. Aynı araştırmalar, sürekli bir bağ­lanma figüründen yoksun olarak büyüyen ve hem görme, hem de zihinsel işlev­lerde özre sahip çocuklarda dahi, bağlanmayı hedef alan iyileştirme programları­nın olumlu sonuç verdiğini göstermektedir (Schuengel, Sterkenburg, Jeczynski, Janssen ve Jongbloed, 2009). Araştırma bulgularına göre, çocuklara sadece olum­lu yaklaşım gösteren bir terapistin olduğu kontrol grubuna kıyasla, sıcak, duyarlı ve destekleyici bir terapistin olduğu deneysel gruptaki çocuklar terapistleri ile gü­venli bağlanma geliştirmekte ve bu grup çocuklarda terapi sırasında gözlemlenen duygu düzenleme zorluklarında büyük ölçüde azalma yaşanmaktadır

 

Mizaç temelli müdahale programları da benzer bir mekanizmayla, güvenli bağ­lanma ilişkisine dolaylı katkı yapabilmektedir. Bu programların başlıca amaçları, ebeveynlerin, bakım verenlerin ve öğretmenlerin, çocukların bireysel özelliklerine olan duyarlılıklarını ve çocuk bakım ve yetiştirme becerilerini artırmak, mizaç te­melli stratejiler uygulayarak çocuklara öz düzenlemelerini geliştirmeleri konusun­da yardımcı olmaktır. Tüm bunlar sonucunda hedeflenen ise çocukların olumlu ilişkiler geliştirmelerinin kolaylaştırılması, sosyal yetkinliklerinin artması ve davra­nış sorunlarının önlenmesidir (Diamond, Barnett, Thomas ve Munro, 2007;

McClowry, Snow ve Tamis-LeMonda, 2005).

 

Çocukların kendilerine has doğalarını anlamada ve onların sağlıklı gelişimi için en uygun koşulları sağlamada anne-babalara önemli görevler düşmektedir. Çocuk­ların, mizaçlarına ilişkin verdikleri ipuçlarını değerlendirme konusunda aileleri bil­gilendirmek ve uygun ana-babalık davranışları konusunda onlara yol göstermekise uzmanların sorumluluğudur. Anne-çocuk arasındaki ilişkinin kısa ve uzun va­dede görülen sonuçları düşünüldüğünde, bu alandaki bilginin yeni araştırmalarla artmasının önemi daha da belirginleşmektedir.