Bağımlılık Teorisi Andre Gunder Frank

Bağımlılık Teorisi Andre Gunder Frank

köylere kadar uzanan bir bağımlılık zinciri gelişmiştir. Bu ülke­ler aracılığıyla, ekonomik artı-değer yukarıya ve dışa doğru bir hare­ketle zengin Batı tarafından emilmiştir:

dünya metropollerinden -yerel ticari metropolit merkezin uydu­ları olan, ancak aynı zamanda çiftçilerden oluşan uydulara sahip- malikânelere ve kırsal tüccara kadar uzanan bütün bir metropol ve uydular zinciri (A.G. Frank, 1967).

Günümüzde, sömürgeciliğin zayıflamasıyla bu sistem artık çoku­luslu şirketlerin yönetimine geçmiştir. Onlar, insafsızca kâr peşinde koşarken, ucuz işgücü, hammadde ye yeni pazarlar bulabilmek ama­cıyla dünyayı araştırırlar -örneğin Brezilyadaki Volksvvagen fabrikası. Fakat kârlar her zaman Batıya gider. Bağımlılık, aynı zamanda, Üçün­cü Dünyanın yardım için Batıya bağımlılığıyla da sürdürülür, ancak bu, faiz olarak ödenmesi istenen miktar ya da Batılı fabrikalara ödenmesi gereken para nedeniyle ucuza mal olmaz. Bu borçlar fakir ülkelerin geri ödeme güçlerini aştığında, Brezilya ve Meksika’nın borç ödeyemez hale düşmesinde olduğu gibi, bir dünya malî krizine yol açar. Onlar borçlarını geri ödeyemezler, çünkü ihracatları bu borçları ödeyecek kadar kazandırmaz. Dünya gıda ve hammadde fiyatlarını kontrol eden ve kendi yüksek hayat standartlarını sürdürebilmek için bunları özellikle düşük seviyede tutan Birinci Dünyadır. Üçüncü Dün­yanın bu tekelcilikten kurtulmasının tek yolu, OPEC’in 1972/73’te yaptığı gibi, kendi güç bloğunu kurmaktır, fakat bunu gerçekleştir­mek oldukça zordur.

Bu nedenle, Frank’ın modeline göre, ‘uydu’ ülkeler dünya kapita­list sisteminin bir parçası olarak kaldıkları sürece asla gelişemezler. Paraguay veya Çin örneklerinde olduğu gibi, diğer bir çözüm ‘dışa kapanmak’tır. Bir başka çözüm, savaş veya ekonomik durgunluk dönemlerinde -örneğin, İki Dünya Savaşı’nda ve 1930’ların çöküntü döneminde olduğu gibi- metropol ülke zayıf düştüğü anda ondan ‘kurtulmaktır’. Böyle bir girişim, ‘kompradorlar’ı, Üçüncü Dünyanın yönetici sınıflarını alaşağı etmek için bir sosyalist devrimi gerektirebi­lir; fakat bunun başarabilmesi için yeni kentli proletaryanın veya topraksız köylülerin büyük ölçüde örgütlenmeleri gerekir. Metropol­lerin kontrolü er geç yeniden ele geçireceklerine inanan Frank olduk­ça karamsardır. Ona göre, Üçüncü Dünyanın en fakir ülkeleri, kesinlik­le, geçmişte ana ülkeyle çok sıkı bağları olan, fakat artık ekonomik açıdan faydalı olmadıkları için ‘ıskartaya çıkartılmış’ ülkelerdir (örne­ğin kuzey-doğu Brezilya).

Bu yüzden, A.G. Frank için, gelişme ve azgelişmişlik. Birinci Dün­yanın Üçüncü Dünya pahasına geliştiği dünya çapındaki bir sürecin iki ayrı boyutudur. Bu fakir ülkeler, kaçmaları neredeyse imkânsız bir biçimde sisteme kilitlenmişlerdir.

KAVRAMSAL GELİŞİM

W.W. Rostovv gibi Batılı yazarların modernleşme teorisine alternatif olarak geliştirilen bu radikal gelişme açıklaması Üçüncü Dünya lider­leri kuşağına ilham kaynağı oldu. O Batı tarzı modernleşme teorisin­den kökten farklıdır. Bu yaklaşım Üçüncü Dünya ülkelerinin sömü­rülme ve bastırılma biçimlerinin oldukça detaylı bir analizini yapmış ve zincirdeki her bir bağlantıyı tasvir ederken, aynı zamanda bu zin­cirleri kırabilme umudu yaratmıştır. Sonraki araştırmaların büyük bir çoğunluğunda Frank’ın tezini destekleyecek güçlü deliller bulun­muştur. Örneğin Barnet ve Müller’in çokuluslu şirketler araştırması (1974) ITT ve General Motors gibi şirketlerin, Üçüncü Dünyaya iş ve teknoloji götürmek bir yana, yerel yatırım sermayesini gerçekte ‘ya­vaş yavaş nasıl kuruttuklarını ortaya çıkartır. Teresa Hayter’in eko­nomik yardım araştırması (1971), ödünç verilen paraların Üçüncü Dünya ülkelerine maliyetinin ne kadar büyük olduğunu ve Batı tek­nolojisinin (ve silâhların), gelişmeye temel oluşturmaktan çok, baskıcı diktatörlükleri desteklemekte nasıl kullanıldığını açığa çıkartmıştır. Yeni hastaneler, havaalanları ve oteller, sadece Üçüncü Dünyanın sıradan köylüleri için faydasız olmakla kalmayıp, gerçekte onların ekonomilerini bozar ve borçlu uluslar durumuna dönüştürür. Dünya Bankasına göre, Üçüncü Dünya ülkeleri günümüzde aldıkları yar­dımdan 21 milyar dolar daha fazlasını borç ödemesine ayırmaktadır­lar.

Hayter, ayrıca. Üçüncü Dünya ekonomilerinin nasıl bozulduğu, fakir ülkelerin hemen nakde dönüştürülmesi gereken sınırlı sayıda ürünlere bağımlılıklarının Batının ucuz gıda ihtiyacının karşılanması­na nasıl hizmet ettiği, ancak onların kendi insanlarını nasıl kıtlığa terk ettikleri konusunda deliller sunar. Burada kilit önemde olan husus Batının dünya gıda fiyatlarını düşük, teknolojinin fiyatını yüksek tut­masıdır. 800 milyon kadar insan tamamen mutlak yoksulluk sınırı içinde ve açlığa yakın düzeyde yaşamaktayken, Batı aşın beslenme­den mustariptir. Kardinal Arns’ın 1985 Roma Uluslararası Gelişme Konferansında vurguladığı gibi, Amerika Birleşik Devletleri ne zaman faiz oranlarını yükseltse, “sağlık hizmetleri ve gıda için kullanılabile­cek para dışarı gittiği için Üçüncü Dünyada binlerce insan ölmekte­dir”. Üçüncü Dünya hükümetleri ne zaman Batı kontrolünden kur­tulma girişiminde bulunsalar, malî kontroller daha da sıkılaştmlmakta ve sonunda CIA veya Amerikan ordusu (Domuzlar Körfezi, Şili, El Salvador, Nikaragua örneklerinde olduğu gibi) ‘düzeni’ yeniden sağ­lamak üzere oraya gönderilmektedir. Pek çok Latin Amerikalı bilim adamı kendi hükümetlerinin Batıyla daha iyi ticarî ilişkiler kurabilme­lerini ve hatta OPEC gibi kendi ihracat fiyatlarının kontrolünü ellerin­de tutabilmelerini sağlayacak ekonomik politikalar geliştirmeye ça­lışmışlardır.

Bunlara rağmen, Frank’ın tezi hem sağ hem de sol kanat yazarlar­dan yoğun eleştiriler almıştır. Frank’ın metropol-uydu bağımlılığı gibi teorik kavramları oldukça belirsiz ve hatta bir kısır döngü içindedir, zira mevcut uluslararası sistem Üçüncü Dünya ülkelerini Birinci Dün­yaya bağımlı kıldığı gibi, Birinci Dünyayı da onlara bağımlı kılmakta­dır.

Modernleşme teorisyenleri, hem 1970’lerde Brezilya ve Meksi­ka’nın ‘ekonomik mucizeleri’ni (1980’lerde ikisi de iflas etmiştir), hem de Tayvan ve Güney Kore gibi yeni gelişen ülkeleri, ‘Asya Kaplanla­rının sağladıkları ilerlemeleri örnek göstererek, çokuluslu şirketlerin ve Batı yardımının bu ve benzeri ülkelere kayda değer avantajlar sağladığını öne sürerler.

Benzer şekilde, John Goldthorpe (1980) gibi liberal yazarlar ve Brandt Komisyonu (1980) Frank’ın fikirlerinin büyük ölçüde radikal ve Marksist olduğuna inanırlar: sömürgeleştirme pek çok fakir ülkeye faydalı olmuştur ve Birinci Dünyanın yeni yatırım ve yeni pazar kay­nakları olarak Üçüncü Dünya ülkelerinin gelişmesine ve sanayileşme­sine ihtiyaç vardır. Brandt Raporuna göre, yapılması gereken şey, dünya ekonomik ve malî sistemini ortadan kaldırmak değil, aksine bunları Güneyin lehine ‘yeniden düzenlemektir’.

Marksist yazarlar Frank’ın teorisini ve onun dünya kapitalist sis­teminin zincirlerini kıracak devrimci bir program oluşturmadaki başa­rısızlığını eleştirmişlerdir. Samir Amin (1976) gibi yazarlar Frank’ın tarihsel analizini fazla genel olmakla suçlamışlardır. O, Üçüncü Dün- ya’daki gelişmenin, Etiyopya’nın tamamen geri kalmışlığından Güney Kore ve Tayvan’ın gelişen sanayilerine kadar farklılıklar gösteren ‘değişkenliğini’ ortaya koyamamıştır. O, aynı şekilde, sadece Kuzey- Güney ilişkilerine yoğunlaşarak, Üçüncü Dünya içerisindeki sömürü ve bağımlılığı (örneğin, Asya çokuluslularının Doğu pazarlarındaki hâkimiyetini) göz ardı etmiştir.

Emesto Laclau (1977) bağımlılık teorisinin gerçek Marksist bir analiz olmadığını öne sürer. Bu teori, sadece uydu ülkelerin artı- değerlerinin nasıl gasp edildiğini ve bölüşüldüğünü gösterir. O özünde Marksist bir analiz. Üçüncü Dünya ülkelerinin -feodalizmden kapitalizme doğru- geçirdikleri ve geçirmekte oldukları ekonomik evreleri ortaya koyan bir üretim ilişkileri ve üretim tarzı açıklaması değildir. Frank’ın teorisi sadece dünya kapitalist sisteminin dış dina­miklerini analiz eder, Marksist devrimci pratik için oldukça önemli olan sınıf çatışmasının iç dinamiklerini değil. Taylor (1979), ayrıca, bağımlılık teorisyenlerinin ekonomik artı-değerle ilişkili geliştirdikleri temel düşüncenin zayıf, ayrıntılar ve titizlikten yoksun olduğunu öne sürer.

Bili VVarren (1980), daha da ileri giderek, kapitalizm ve emperya­lizmin, Üçüncü Dünyayı geri bıraktırmak bir yana, feodalizmden kapi­talizme ve nihayetinde sosyalizme doğru kaçınılmaz tarihsel yolda geri kalmış uluslara hizmet eden ‘ilerici’ kuvvetler olduklarını savu­nur. Tıpkı Batılı uluslarda olduğu gibi, erken kapitalizm bu ülkelerde de aşırı yoksulluk ve sömürü yaratmıştır, fakat bunlar kısa dönemli geçici problemlerdir. Batının yayılmasıyla, Üçüncü Dünya sadece sanayide ilerleme için gerekli beceri, sermaye ve teknolojiyi elde etmekle kalmamış, aynı zamanda Batı kapitalizmine karşı daha bilinç­li ve giderek daha örgütlü hale gelmiştir. Üçüncü Dünya ülkelerinde sanayi ve kent proletaryası, yani ‘tipik’ bir sınıf çatışması gelişmekte, onların kendi kaynakları üzerindeki kontrolleri artmakta ve bütün bunlar -yeni sanayileşen ülkeler gibi- Batı kapitalizminin mevcut krizini azdırmaktadır. Birinci Dünyadaki yoğun işsizlik ve derin eko­nomik durgunluk, ironik olarak, bir ölçüde Doğudaki Tayvan, Güney Kore ve Singapur’un rekabetinin bir yansımasıdır.

Frank, Dünya Ekonomik Krizi Üzerine Düşünceler (1981) gibi yakın dönem çalışmalarında bu tür eleştirileri ve -çokuluslular kontrol altına alınabildiğinde- Üçüncü Dünyada endüstriyel gelişme sağla­nabileceğini kabul eder. Bütün bunlara rağmen, eksiklikleri ne olursa olsun, bağımlılık teorisi ‘gelişme teorisi ve pratiği’ne önemli bir kat­kıda bulunmuş ve modernleşme teorisine radikal bir alternatif sun­muştur.

Bağımlılık teorisi aslında, modern dünya ekonomisinin gelişme ve hâlihazırda devam eden inşa sürecini analiz etmeye çalışırken dünya sistemini merkeze alan daha geniş radikal bir analizin bir parçası olarak gelişmiştir. Frank’ın bağımlılık teorisinde, Immanuel VVallefs- tein’ın çalışması, özellikle Modern Dünya Sistemi (1974) belirgin bi­çimde öne çıkar ve VVallerstein’ın merkez, yarı-çevre ve çevre düşün­cesi, Frank’ın Batının Üçüncü Dünyayı dünya ekonomisi üzerindeki kendi kazançları ve iktidarı uğruna nasıl kontrol altına aldığı ve sö­mürdüğü konusundaki analizine benzer bir analizdir. VVallerstein’ın hem modern kapitalist ekonominin hem de onun uzantısı olan dün­ya ekonomik sisteminin kökenleri ve temel ilişkiler yapısı üzerine ayrıntılı tarihsel araştırması genç bir bilginler kuşağına ilham kaynağı olmuş ve bizzat onu savaş-sonrası Amerikan kapitalizminin gücü ve hâkimiyetini analiz etmeye yöneltmiştir. O, modern dünya sisteminin son 50 yıldır, Güney yarımküredeki ulusların Kuzeyle daha fazla eşitlik talep ettikleri ve önde gelen çokuluslu şirketlerin kendi ekonomileri ve yaşantıları üzerindeki etkilerini en aza indirmeye çalıştıkları temel bir yeniden yapılanma süreci içinde olduğunu düşünmektedir.

Frank ve VVallerstien’ın dünya sistemi teorileri gerek liberal gerek­se radikal yazarlar tarafından eleştirilse de, hem bu analiz çerçevesi­nin uygunluğu, hem de onun Birinci ve Üçüncü Dünyalar arasındaki temel bağımlılık ve sömürü ilişkilerini ve geçirdiği değişimleri, dünya ilişkilerini analiz edecek çok güçlü ve verimli bir analiz olduğu kanıt­lanmıştır -ve kanıtlanmaya devam etmektedir.