Ba­bürname Nedir, Kimin Eseri, Türü, Hakkında Geniş Bilgi, Araştırma

0
120

Bâ­bürnâme, Bâbür’ün kendi hayatını anlattığı dünya çapında ilgiye kavuşmuş hatırat kitabı.

Doğrudan doğruya verilmiş bir adı ol­madığı için Bâbürnâme’den başka Ve-kâyi’, Vâkıanâme, Vâkıât-ı Bâbürî, Vekâyi’nâme-i Pâdişâhı ve Bâbüriyye dendiği gibi Farsça tercümelerinde de çok defa Tüzük-i Bâbüri ismini alır. En yay­gın adı Bâbürnâme olmakla beraber iki yerinde Bâbür’ün ondan Vekâyi’ diye bahsetmesine bakılarak son zamanlar­da bu isim tercih edilmeye başlanmıştır. Bâbür bir defasında da eseri için “tarih” sözünü kullanmıştır. Divanındaki bir rubâîsinde de hatıratını Vekayi’ adıyla zik­retmiştir (“Bâbür’ün Şiirleri”, MTM, nr, 5, s. 327).

Eser herhangi bir önsöz veya bir giriş kısmı olmaksızın Bâbür’ün on iki yaşın­da Fergana tahtına çıkışı ile başlayıp ölü­münden bir yıl öncesine kadar olan za­man içindeki hayat macerasını anlatmak­tadır. S Ramazan 899 (9 Haziran 1494) ile 3 Muharrem 936 (7 Eylül 1529) ara­sını içine alan bu devrenin, eserin ba­zı kısımları kaybolduğundan, Temmuz 1503 – Mayıs 1504, Mayıs 1509-2 Ocak 1519, 1521’den birkaç gün hariç 13 Ara­lık 1520-17 Ekim 1525 ve Eylül 1529 -1530 yıllan arası eksiktir. Vak’alann geç­tiği coğrafî sahalara göre eserde sadece 1494-1503 (Fergana], 1504-1520 (Kabil], 1525-1529 (Hindistan) yılları mevcuttur.

Aslî şekli elde olmadığı için neden ile­ri geldiği anlaşılamayan bu durum üze­rinde, Bâbür’ün aradaki yıllan yazmaya vakit bulamadığı, yahut utanıp anlat­maktan çekindiği hususlar olduğu yo­lunda inandırıcı olmaktan uzak bir kı­sım görüş ve ihtimaller ileri sürülmüş­tür. Bugün metinleri kayıp gözüken ba­zı yılların esasında yazılmış olduklarına dair ipuçları bulunmaktadır. Eserde ek­sik yıllara ait vak’alar. Bâbür’ün yeğeni ve Bâbürnâme’yı tam şekliyle görmüş olan Mirza Muhammed Duglat’in Târîh-i Reşîdî’s’mdeki hâtıraların yardımıyla bü­yük ölçüde ta ma m lana bilmektedir.

Her yılın ayrı bir fasıl halinde anlatıl­dığı Bâbürnâme’nin mihverini, Bâbür’ün siyasî iktidarını koruma ve yeni siyasî birlikler kurma yolunda yaptığı müca­deleler teşkil eder. Bu muhtevası ile Bâ­bürnâme kendiliğinden üç bölüme ayrıl­maktadır. Bu üç safhada da Bâbür vak’a-lan bir mekân bağlantısı içinde ele alır. 1494-1503 yılları arasındaki zamanın teşkil ettiği İlk bölüm, Bâbür’ün kendi memleketi Fergana’da geçen hadiseleri nakleder. Fergana ülkesini tanıtan ge­niş bilgiden [VekâyV, 1, 1-5) sonra baba­sı Ömer Şeyh Mirza ile Bâbür’ün her iki amcası Sultan Ahmed Mirza ve Sultan Mahmud Mirza’nın ha! tercümeleri ve yaptıkları işlerle Baysungur Mirza’nın mücadelelerinin yer aldığı bu bölüm, Bâbür’ün Semerkant üzerine giriştiği se­ferleri ve bütün ülkeyi istilâ eden Öz­bek Sultanı Şeybânî Han’a (Şeybak Han) karşı mağlûbiyetle neticelenen müca­delelerini içine almaktadır. Sahne oldu­ğu hadiselerle ilgili olarak başlı başına bir fasıl halinde ayrıca Semerkant’ın da coğrafî ve sosyal bir tablosu verilir.

1504-1520 yıllarına ait ikinci bölüm, ülkesini Özbekler’e terketmek mecburi­yetinde kalan Bâbür’ün Fergana’dan ay­rılıp yeni bir siyasî birlik kurmak üzere gittiği Kabil devresini, orada bir yandan Şeybânî Han’a karşı mücadelesini sürdü­rürken bir yandan da Afganistan’ı hâki­miyeti altına alışını ve daha sonra Hin­distan’a başlattığı akınları anlatır. Bu bölümde de buradaki hayatına sahne ol­ması dolayısıyla Kabil vilâyetinin çok ge­niş coğrafî, idarî ve etnik bir tablosu çizi­lir [Vekiyi’, II, 136-1581. Daha önceki bö­lümde babası ve amcaları için yaptığı gi­bi burada da Hüseyin Baykara’nın ha­yatı ve çevresindeki insanlar hakkında orijinal bilgiler veren çok etraflı bir fasıl açar {VekiyC, II, 177-201).

Üçüncü böiüm, 1525’ten başlayarak 1529 Eylüiüne kadar ardarda kazanılan zaferlerle Bâbür’ün Hindistan-Turk İmparatorluğu’nu kurduğu Hindistan dev­resini anlatır. Buradaki hayat çerçevesini teşkil etmesi itibariyle bu defa da Hint ülkesi hakkında başlı başına bir eser olacak derecede zengin bilgilerle çok et­raflı bir bahis açılır {Vekâyi1, II, 304-332).

Bâbümâme her şeyden önce bir oto­biyografi olmakla beraber, muhteviyatı dolayısıyla gerek edebî nevi. gerekse ma­hiyeti bakımından çok yönlülük ve de­ğişkenlik gösterir. İlkin hatırat olarak başlamışken daha sonraki kısımlarına gelindiğinde yaşananların günü gününe veya araya fazla zaman mesafesi gir­meden yazılmasıyla günlük (diary) şekli­ni alır; ülkeden ülkeye yapılan yolculuk ve seferlerde baştan geçen ve görülen­lerin anlatıldığı sayfalarında ise bir se­yahatname olur-, büyük bir dikkat ve ehemmiyetle verdiği etraflı bilgiler, bir noktada ona âdeta bir coğrafya, etnog­rafya, botanik, zooloji, nihayet bir folk­lor ansiklopedisi görünümünü verir. Bü­tün devri ve çevresiyle Sultan Baykara’yı anlatırken bir tarih metninden farksız-laşır; şairlere ve meşhur şahsiyetlere ayrılmış bazı sayfalar ise herhangi bir şairler tezkiresinden veya bir tabakat kitabından çıkmış gibi görünür. Eserin baştan ilk dört faslı umurlular devrinin bir Mâverâünnehir tarihi gibidir.

Eski Türk edebiyatında örneği yok de­necek kadar nâdir görülebilen otobiyog­rafi nevinde ve üstelik bir hükümdarın kaleminden çıkmış olması bakımından Bâbümâme, benzeri bulunmayan bir eser olarak gittikçe artan bir alâka ve takdirin merkezi haline gelmiştir. Mü­him tarihî hadiseler içinde rol almış, bü­yük mevkiler işgal etmiş devlet adam­larının, çok defa icraatlarının bir müda-faanâmesi şekline soktukları, hakikatle­ri kendilerine göre değiştirmeye çalıştık­ları hatırat eserlerinin aksine Bâbür’ün. hayatını olduğu gibi, kusur ve zaafları­nı, başarısızlıklarını dahi gizlemeksizin her yönüyle büyük bir samimiyetle an­latması, siyasî düşmanlarının bile sade­ce kusurlarını değil faziletlerini de be­lirtecek kadar gösterdiği dürüstlük, di­ğer meziyetleriyle birlikte Bâbümâme etrafında geniş bir takdir ve hayranlık yaratmıştır. Gerçekleri olduğu gibi yaz-maşındaki dürüstlük ve samimiyet ba­kımından Bâbümâme Sezar’ın hâtırala­rı ile bir, hatta ondan da ileri tutulmuş. Bâbür bu hâtıralarından dolayı Doğu’-nun Jül Sezar’ı sayılmıştır. İçindeki iti­raflar dolayısıyla Saint-Simon’un Me-moires’ ve Jean Jacques Rousseau’nun Confessions’u arasında benzerlik dahi söz konusu olmuştur. Kabul edildiğine göre Sezar’dan sonra Bâbür’e gelinceye kadar hiçbir hükümdar böyle samimi ve doğru bir hatırat eseri bırakmış değil­dir. Ancak aradaki bu benzerliğe karşı­lık Bâbür’ün hâtıraları onun De Bello Go’Uica ve De Beilo C/viJi’sinden çok daha geniş ve mukayese edilemeyecek kadar zengin muhtevalıdır.

Bâbür, eserinde gözettiği doğruluk ve açık sözlülük prensibini, “Burada böy­lece her sözün hakikati ve her işin ol­duğu gibi yazılması iltizam edildiği için, şüphesiz baba ve büyük kardeşten iyi ve kötü ne şayi olmuşsa onları söyledim ve akraba ve yabancılardan ne kusur ve­ya meziyet görülmüşse onları yazdım. Okuyan mazur görsün ve işitenler de ta­rizde bulunmasınlar” IVekiyi’, 11, 221-222) diye doğrudan doğruya ortaya koyar. Ancak, kendisini yerinden yurdundan ve neticede devletinden etmiş büyük siya­sî rakibi ve düşmanı Şeybânî Han karşı­sında olduğu gibi her zaman hislerine mağlûp olmaktan da büsbütün uzak kal­dığı söylenemez. Batı ilim ve fikir âlemi­nin hayranlıkla andığı Bâbümâme bu­gün otobiyografi nevinin dünya klasik­leri arasında sayılmaktadır.

Bâbürnâme’nın meziyet ve değeri sa­dece samimiliğinden, vak’aları doğru an­latmasından ibaret değildir. Bâbür yal­nız başından geçenleri ve tarihî çaptaki hadiseleri anlatmakla kalmamış, onu sırf bir vak’alar dizisi olmaktan öteye götü­ren geniş dikkatleriyle eserine bir muh­teva derinliği kazandırmış, müşahedeci bir zihniyetle çevresindeki insanları, gi­dip gördüğü yeni ülkeleri belirtilmeye değer yönleriyle eserinde canlı levhalar halinde aksettirmesini bilmiştir.

Bâbür hâtıralarında okuyucuyu, tanı­dığı, ehemmiyet verdiği insanları en ka­rakteristik tarafları ile yakalayıp çizdiği bir portreler dizisiyle karşı karşıya geti­rir. Babası Ömer Şeyh Mirza, Sultan Hü­seyin Baykara ve Nevâî gibi o çağın ileri gelen simaları onun kaleminde portreleşir.

Bâbür gittiği ve gördüğü yerlerdeki tabii ve coğrafî çevreyi de aynı realist ve müşahedeci zihniyetle eserinde ak­setti rebilm ektedir. 0 kuvvetli dikkatiyle çevresinde gördüğü herşeye alâka gös­terir. Gittiği bir ülkeyi coğrafî durumu, iklimi, şehirleri, binaları, sanat âbidele­ri, idari teşkilâtı, halkının örf ve âdetleri, idarî teşkilâtı, halkının örf ve âdetle­ri, insanların karakterleriyle, nihayet böl­gedeki bitki ve hayvanlara varıncaya ka­dar bütünü ile tanıtmaya çalışır. Ferga-na, Maveraünnehir, Kabil ve Hindistan Bdbürndme’nin sayfalarında bütün bu özellikleriyle yerlerini almışlardır. Bîrû-nî’den sonra başka hiçbir müellifin Bâ-bür kadar Hindistan’ı başarılı şekilde anlatamadığını söyleyenler bile vardır.

Bâbür’ün verdiği bu bilgiler kulaktan dolma, yahut şu bu kitaptan değil, onun bir tabiat âlimi gibi dağlar bayırlar do­laşarak tabiat içindeki gözlemlerine, git­tiği ülkelerde bizzat gördükleri ile yap­tığı tahkik ve tesbitlere dayanmaktadır. Bu tarafları Bâbürnâme”yi, anlattığı di­yarların tarihî coğrafya, nebat ve hay­vanlar âlemi, etnografya, folklor ve me­deniyet tarihi için başka kaynaklarda kolayca erişilemeyecek bilgilerin bir ha­zinesi yapar.

Bâbür’ün eseri daha XVII. yüzyılda d’Herbelot gibi Avrupa şarkiyatçılarınca tanınmış (“Babur ou Baber”, Bibliotheque Orientaie, ou. Dictionnaire üniversel contenant genera.iem.ent tout ce qui regarde ia connaissance des peuples de l’Orient, Paris 1697, s. 163), Nicolas Corneliszon Witsen geniş ölçüde istifade ettiği Bâbürname’nin ayrıca çeşitli parçalarının birçok baskıları yapılmış ve birçok dille­re çevrilmiş kitabında Felemenk diline tercüme etmiştir [Noord en Oost Tartarye, ofte bondigh ontıuerp uan eenige dier landen, en uotken, zo a/s uoormaels bekent zyn geıveest, Amsterdam 1692; Noord en Oost Tartaryen: behelzende eene Beschry-uing uan oerscheidene Tartarsche en Na-buurige Getuesten, in die Noorder Oos-telykste deelen oan Azİen en Europa,

2. bs.r Amsterdam 17851. Bâbürnâme’nm XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren çok daha iyi farkedilen değer ve önemi, onun dünyanın büyük kültür dillerine çevril­mesine yol açar.

XV. yüzyılın son yarısı ile XVI. yüzyılın ilk yarısının Orta Asya, Afgan ve Hindis­tan tarihi için orijinal bir kaynak olan Bâ-bürnâme, bütün bu zenginlik ve ehem­miyetinden başka edebiyat bakımından da başlı başına bir değer taşımaktadır. Konuşur gibi rahat ifadesindeki sadelik ve tabiiliğin yarattığı hususi güzellik, sü­se ve gereksiz kelime oyunlarına kaçma­dan söylemek istediğini en az kelime ile canlandırmasını bilen yalın ifade kudre­ti. Bâbürnâme’y] sevimli ve okuyucuya yakın kılan meziyetlerinden biridir. Kul­landığı sözlerin tek başına bütün bir Ça­ğatay lehçesi lügatini kuracak kadar zen­gin kadrosu, olay ve varlıkların en belir­leyici taraflarını yakalayan olgun ve çok güzel İşlenmiş dili ile Bâbürnâme Çağa­tay edebiyatında nesrin şaheser seviye­sine yükseldiği bir zirve olmuştur. Bâ­bürnâme üslûbunun bu tarafları ile Ne-vâî’nin nesrinden çok ileridedir.

Hayatından alelade taraflarına dahi dokunmaktan çekinmeyerek açık kalp­lilik ve tevazu ile bahseden Bâbür’ü oku­yan bir okuyucu kendisini, bir hükümdar­dan ziyade başından geçenleri ve gördük­lerini tatlı tatlı hikâye etmekten zevk alan bir gönül ve sohbet ehliyle karşı­laşmış gibi hisseder. Hazırlanış ve yazı­lış şekli de Bâbürnâme”nin tabiiliğine tesir etmiştir. Bâbür hâtıralarını fırsat buldukça çok defa etrafındakilere dikte ediyordu. Bu husus esere rötüşsüz bir konuşma dili kazandırmıştır.

Yalnız Türkçe bilenlerle sınırlı kalma­yıp daha geniş bir okunma sahası bul­ması arzusu ile ödbümdme’nin daha XVI. asır içinde Doğu’nun yaygın ve müş­terek edebiyat dili olarak Farsça’ya ter­cümeleri ortaya konulmuştur. Bunların en eskisi, Tahran’da Kütübhâne-i Saltanatî’deki (nr. 671) Bâbür külliyatı için­dedir. Üzerindeki istinsah tarihine göre eser 931’de (1524-25) yani Bâbür’ün da­ha sağlığında tercüme edilmiştir. Bu bir satır arası tercümedir.

Bu tercümenin varlığının bilinmesinden önce Farsça ilk tercümesinin, Bâbür’ün maiyetinin ileri gelenlerinden Şeyh Zeyn tarafından yapıldığı zannedilegelmiştir. Abdülkâdir el-Bedâûnî’nin, Zeyn’in Vd-kıât-ı Bâbürî’yi tercüme ettiğine dair Müntehabâtû’t-tevârîh’İndeki (I, 341; İng. trc. Ranking, I, 448) ifadesine bakılarak bu tercümenin onun Tabakât-ı Bâbü­rî’s olduğuna hükmedilmiştir. Gerçekte İse Tabakât-ı Bqbürî, Bâbürnâme’öen tamamen ayrı bir,eserdir. Daha sonra Payende Hasan GaznevT ve Muhammed Kulı Mugulhisârî’nin Bihrûz Han’ın iste­ğiyle 1586’da başladıkları tercüme ge­lir. Bunu Ekber’in emriyle saray tarihçi­si Abdülkâdir Bedâûnî’nin istifadesi için Bayram Han’ın oğlu Abdürrahim Han’ın 1590’da meydana getirdiği tercüme ta­kip eder. Bazıları minyatürlü birçok yaz­ma nüshası bulunduğu gibi, Bâbürnâ­me Mevsûm bi-Tüzük-i Bâbürî vü Fü-tûhât-ı Bâbürî adıyla 1308’de (1890) Bombay’da basılan bu çok yaygın tercü­me, John Leyden ve VVilliam Erskine’in Batı dilinde ilk Bâbürnâme tercümesine (1826) esas olur, onların bu İngilizce tercümesine dayanılarak da Batı dille­riyle başka tercümeler meydana getiri­lir (Kaiser, 1828; Caldecott, 1844). Asıl Ça­ğatayca metinden ilk tercüme İse İlmins-ki’nin onu 1857’de basmasından sonra 1871’de Pavet de Courteille tarafından gerçekleştirilir (geniş bilgi için bk. C. A. Storey, Persian Literatüre, l/l, 530-535; Rusça trc. Yu. E. Bregel, II, 828-838], Eser, üzerinde yirmi sene uğraşan Annette Su-sannah Beveridge’in ardarda iki baskısı yapılan The Bahumama in English’i ile en güvenilir ilmî tercümesine kavuşur [1912-1921; 1922). Bâbümâme ile ilgili hemen her meseleyi kuşatıp izah eden bu eserden sonra 1943-1946’da Reşit Rahmeti Arat tarafından Türkçe tercü­mesi yapılmış, onu da 1958’de Sali’e’nin Rusça, J. L. BacquĞ-Grammont’un Fran­sızca tercümeleri (1980; 1985) takip et­miştir. Ayrıca Urduca’ya da Mirza Nâsırüddin (1924) ve Reşîd Ahtar Nedevî (1969) tarafından Tüzük-i Bâbürî adıy­la çevrilmiştir.

Abdürrahim Han’ın, nüshaları yaygın Farsça Bâbürnâme tercümesiyle bera­ber Bâbür etrafında Ekber zamanından itibaren saray ressamlarının başlattık­ları bir minyatür geleneği doğmuştur. Hemen hepsinde Bâbür’ün yüz benzer­liği muhafaza edilen bu minyatürler, ter­cümenin bazı nüshalarında zengin bir koleksiyon teşkil edecek sayıdadır. Bun­lardan tam olanlardan biri British Mu-seum’da içinde doksan altı minyatür bu­lunan nüsha, diğeri de Yeni Delhi mü­zesindeki 1598 tarihli nüshadır. Mosko­va Şark Halkları Müzesi nüshasında mev­cut altmış dokuz minyatür S. Tyulayev tarafından bir albüm halinde yayımlan­mıştır {Miniatiyuri Rukopisi Babamama / Miniatures of Babur-Name, Mos­kova 1960!. British Museum’daki otuz iki minyatür de Hâmid Süleyman tarafın­dan bir albüm halinde çıkarılmıştır [Bo-bırnoma Rasmlan, Taşkent 1970).

Böbürnâme 1519 ile 1530 yılları arasın­da kısım kısım meydana gelmiştir. 1509 ile 1519 arasındaki devreye ait metin kayıp durumda olduğundan onun ne za­man yazılmaya başlandığı bilinemiyor. Önceki yıllara ait olan taraflar sonradan kaleme alınan bir hâtıra şeklinde iken 1519’dan itibaren hadiselerin günü gününe kaydedilmeye başlanması ile Bâ­bümâme bir “günlük” halini alır. Hâtı­ra durumunda anlatılanların ince tefer­ruata dayanması Bâbür’ün hafıza kuvvetini gösterebileceği gibi bunların ev­velce tutulmuş notlardan istifade edile­rek esere geçirilmiş olması da düşünü­lebilir. Bâbür hâtıralarını bazan kâtiple­re dikte suretiyle yazdırmaktaydı, vakit bulduğunda da bunları gözden geçiri­yordu. Yeni kısımları yazılarak ilerlemek­te olan eserini istinsah ettirip karısı ve çocukları ile bazı dostlarına göndermek­teydi. 935’te (1528) bir nüshasını Hoca Ubeydullah’ın torunu Hoca Kalan’a yol­lar. Ancak bugün bunlar elde değildir. Yakın zamanlara kadar 1700 yılı civarın­da istinsah edilmiş Haydarâbâd Sâlâr Jang Kütüphanesi nüshası mevcutların en eskisi olarak bilinmekteydi. Tahran Kütübhâne-i Saltanatı’deki 931 (1524-25) tarihini taşıyan külliyattaki Bâbür-ndme’nin öğrenilmesiyle onun Bâbür hayatta iken yazılmış bir nüshası orta­ya çıkmış bulunmaktadır. Bâbürnâme oldukça yeni bir nüshası üzerinden ilk defa 1857’de İlminski tarafından yayım­lanmış, bunu da A. S. Beveridge’in 1905′-te yaptığı Haydarâbâd nüshasının fak­simile neşri takip etmiştir. Mevcut nüs­haların -Tahran’daki hariç- A. S. Beve-ridge ve G. F. Blagova tarafından toplu­ca bir değerlendirilmesi yapılmıştır (bk. A. S. Beveridge, Memoirs of Babur, 1922, önsöz, s. Xl-LVIl ve bibliyografyada gös­terilen diğer yazıları; G. F. Blagova, KVoprosu. o Podlinnostİ Texta “Babur Name” po Kerovskomu Spisku, 1961; çeşitli ülke­lerdeki yazmaları için bk., Herman, s. 165-166; İlminski neşrine esas olan nüsha için: W. D. Smirnov, Manuscrits Turcs de i’lns-titut des Langues Orienlales, Saint – Pe-tersbourg 1897, s. 142-144).

Atası Timur’un aslı kaybolup tahrif edil­miş Farsça tercümesi ortada olan Mel-îûzât-3 Timurî {Tüzük-i Timurî) adlı hâ­tıralarının eserine örneklik ettiği söyle­nen Bâbür, Bâbürnâme1siyle kendi aile­sinde bir hâtıra geleneği kurmuştur. Kı­zı Gülbeden’in Hümâyûnnâme’s], İmpa­rator Nüreddin Cihangir’in Tüzük-i Ci-hângîrî’s] (bk. L. Varadarajan, “Jahangir the Diarist. An interpretalion based on the “Tuzuk-i-Jahangiri””r Journal of in-dian History, Golden Jubües Volume, 1973, s. 403-418) bu geleneğin birer eseri ol­duğu gibi. Bâbür’ün yeğeni Muhammed Haydar Mirza Duglat’ın hâtıralara daya­nan kısımları ile Târih-i Reşîdî’smı de aynı daire içinde görmek mümkündür.

Diyanet İslam Ansiklopedisi