Ayasofya Medresesi Tarihi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

Ayasofya Medresesi, Ayasofya Camii etrafında Türkler’in inşa ettiği külliye parçalarından biri olarak yapılmıştır. İs­tanbul’un fethinin hemen arkasından ilk ihtiyacı karşılamak üzere Ayasofya’nın yanındaki papaz odaları medrese ha­line getirilmişti. Bu odaların Ayasofya’ya komşu olduğu bilinen patrikhanenin bir kısmı olduğuna da ihtimal verilebilir. Fâ­tih Sultan Mehmed vakfiyelerinden öğ­renildiğine göre esas Ayasofya Medre­sesi bizzat Fâtih’in vakfı olarak cami ya­nına inşa edilmiştir. Fakat Fâtih Camii ve manzumesi yapıldıktan sonra bir sü­re boş kalmış, II. Bayezid devrinde tek­rar açılmıştır. Hüseyin Ayvansarâyf, bu sırada “medrese hücrelerinin üzerine bir tabaka dahi bina olunduğunu” bildirir. Bundan da Ayasofya Medresesi’nin iki katlı olduğu anlaşılmaktadır. Müderris­leri arasında XV. yüzyılın ünlü bilginle­rinden Molla Hüsrey ile Fâtih Külliyesi yapılıncaya kadar Ali Kuşçu da bulun­muştur. Medresenin kapısı yanında Ak Şemseddin’in bir halvethânesinin mev­cut olduğunu yine Hüseyin Ayvansarâyî bildirmektedir.

10 Cemâziyelevvei 1005 (30 Aralık 1596) tarihli bir masraf defterinden (BA, MAD, nr. M 4517; BA, Tamirat Defterleri, nr. 2) öğrenildiğine göre, bir süre önce yıktırıl­mış olan Ayasofya Medresesi bu tarih­te tamir ve ihya edilmiştir. Medrese her­halde birkaç tamir veya değişiklik daha gördükten sonra, Sultan Abdülmecid ta­rafından 1846-1849 yılları arasında İs­viçreli mimar Gaspare Fossati’ye yaptırı­lan büyük tamir sırasında, temelden iti­baren tamamen yeniden yapılmış olma­lıdır. Böyle bir tahmine yol açan husus, medresenin elde edilebilen birkaç fo­toğrafının XIX. yüzyılda resmî binalarda tercih edilen Batı üslûbunda olduğunu göstermesidir. Konya’da İzzet Koyunoğlu Müzesi’nde bulunan (nr. 13363) 1286 (1869) tarihli “Cedvel-i Medâris-i Âsitâne ve Büâd-ı Selâse” başlıklı İstanbul med­reseleri listesinden, Ayasofya Medresesi’nin 198 talebeyi barındırdığı öğrenilir ki buradan da İstanbul’un en kalabalık medresesi olduğu anlaşılmaktadır.

Ayasofyayı Kebîr Medresesi olarak da anılan yapı, Şeyhülislâm Hayri Efendi’nin meşihatı zamanında başlatılan medrese­lerin ıslahı çalışmalarıyla İstanbul med­reselerinin “Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye med­reseleri” adıyla tanzim edilmesi sırasında bu düzenlemeye göre talî kısm-ı evvelin

2. sınıflarına tahsis edilmiştir. Rûmî 1330 11915) yılında yapılan ve İstanbul Müftülü­ğü Şer’î Siciller Arşivi’nde bulunan Ders Vekâleti Medrese ve Müderris Defteri’ndeki bu tesbitte medresenin alt ka­tında on dört. üst katında on sekiz olmak üzere büyüklü küçüklü otuz iki odası, her iki katta helası, genişçe bir avlusu ile ortasında bir şadırvanı, gusülhâne ve çamaşırlığı bulunduğu, içinde 103 tale­be oturmasına rağmen burada 80-90 talebenin barınabileceği belirtilmiştir.

Ayasofya Medresesi 1924 yılına kadar bu şekilde kullanıldıktan sonra İstanbul Belediyesi’nce öksüzler yurdu haline ge­tirilmiş, 1934’te Ayasofya Camii’nin Va­kıflar İdaresi’nden alınarak Müzeler Ge­nel Müdürlüğü’ne devredilmesinden son­ra kısa bir süre daha yurt olarak kullanıl­mış. 1935’te boşaltılmıştır. Bu tarih­te Ayasofya’nın etrafını açmak gayesi ve mevcut medrese binasının “eski eser” özelliğinde olmadığı gerekçesiyle Müzeler İdaresi tarafından tamamen yıktırılmış­tır. Bu yanlış davranış o zamandan be­ri sık sık tenkide uğramıştır. 1985-1986 yıllarında medrese arsasındaki toprak ve moloz yığını kaldırılmış ve binanın te­melleri bulunmuştur. Bu temel kalıntı­ları üzerine medrese binasının yeniden yapılarak buranın Ayasofya Müzesi ida­re bölümüne tahsisi düşünülmüş ise de bugüne kadar henüz bir çalışmaya girişilmemiştir.

Ayasofya Medresesi, C. Gurlitt (ö. 1938) tarafından yayımlanan tam doğru olmayan plandan öğrenildiğine göre caminin kuzey tarafında, kuzeybatı köşedeki mi­nare ile buradaki yan giriş dehlizine bi­tişik bir yapı idi. Ortada taş döşeli revaklı büyük bir avlu ile bir şadırvan bu­lunuyordu. A. Süheyl Ünver ve E. Hakkı Ayverdi tarafından yayımlanan planlar ise Gurlitt’in ana çizgilerine uymamak­tadır. Bu planlara göre Ayasofya Med­resesi iki bölümlüdür. Büyük bölümle cami duvarı arasında, yine ortasında revaklı bir avlu olan daha ufak ölçülerde küçük bölüm bulunmaktadır. E. Hakkı Ayverdi tarafından verilen hücre sayısı ise yine kendisi tarafından yayımlanan plana uymamaktadır.

Mevcut fotoğraflara göre gerek alt gerekse üst katta avlu revaklarındaki payeler ahşaptı ve bunların üzerlerinde de yayvan yay biçimi kemerler vardı. Ya­pının cephesi XIX. yüzyılın binalarında görülen ve medrese mimarisi ile hiçbir bağlantısı olmayan Tanzimat üslûbunu aksettiriyordu. Dar bodrum pencerele­rinin üstünde iki sıra halinde, yarım yu­varlak kemerli ve medreselerde alışıl­mamış derecede büyük pencereler sıra­lanmıştı. Ayasofya Külliyesi’nin bir par­çasını teşkil eden ve İstanbul’un ilk kül­tür müessesesi olan Ayasofya Medresesi’nin yok olması tarih bakımından bü­yük bir kayıptır.

Ayasofya’nın kuzey tarafında, Alemdar Yokuşu kenarındaki Mimar Sinan yapısı medreseye de genellikle Ayasofya Med­resesi denilmekte ise de bu Dârüssaâde ağası Cafer Ağa Medresesi olup Soğukçeşme Medresesi adıyla da tanınmış­tır ve Ayasofya Külliyesi’ne ait değildir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi