Ayasofya Camii -İznik- Tarihi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

28

Ayasofya Camii, İznik’te fetihten sonra kiliseden çevrilen cami.

Orhan Gazi tarafından 1331 yılında fet­hedilen İznik’te şehrin büyük kilisesi der­hal camiye çevrilmişti. Şehrin tam orta­sında bulunan bu mâbed tarihlere Ayasofya adıyla geçmiştir. Orhan Gazi bu vakfının yanında bir de medrese kur­muştu. Nitekim Âşıkpaşazâde, Orhan Gazi’nin bir ulu kiliseyi cami, bir manas­tırı da medrese yaptığını bildirmekte­dir. Tuhfetü’l-mi’mârin’de ise bu mâ­bed Câmi-i Atık olarak kayıtlıdır. Kiliselikten çıkarılıp cami yapıldığında fazla bir değişikliğe uğramadığı tahmin edi­len Ayasofya’nın Kanunî Sultan Süley­man devrinde bir yangın sonucu harap olması üzerine, devrin hassa başmimarı Koca Sinan tarafından büyük ölçüde mimarisi de değiştirilerek tamir ve ihya edilmiştir. Bu hususta açık kayıtlar Mi­mar Sinan’ın eserleri hakkında bilgi ve­ren çeşitli tezkirelerde de yer almakta­dır. Bugün alt kısmı görülen minarenin de bu tamir sırasında yapıldığı anlaşıl­maktadır. Evliya Celebi 1058’de (1648) İznik’e uğradığında gördüğü Ayasofya’yı, “çarşı içinde üzeri kurşun örtülü, bir mi­nareli büyük bir mâbed” olarak tarif et­tikten sonra buranın yandığını ve Kanu­nî Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a tamir ettirildiğini belirtir. İznik Ayasofyasının ikinci defa harap oluşu­nun sebebi ve kesin tarihi bilinmemek­tedir. Fakat İznik’ten geçen yabancı sey­yahların ifadelerinden, XVIII. yüzyılın son­lan ve XIX. yüzyılın başlarında caminin harap ve terkedilmiş durumda olduğu öğrenilmektedir. Nitekim J. von Hammer 1804’te İznik’e uğradığında Ayasof­ya’yı harap ve yarı yıkık durumda bul­muştur. Bu bilgiye göre mâbed hiç de­ğilse XVIII. yüzyılın ikinci yarısından iti­baren terkedilmiş olmalıdır. Bu bakım­sızlık iki yüzyılı aşkın bir süre devam et­miş, Ayasofya’nın içi yeşillikler ve sarma­şıklarla kaplanmıştır. 1935’lerde Alman Arkeoloji Enstitüsü uzmanları bazı son­dajlar yapmışlar, 19S3’te içindeki kalın toprak tabakası müzeler idaresince kaldı­rılmıştır. Son yıllarda duvarlarda bazı tak­viyeler yapılmış, içi ve etrafı temizlenmiş ve bina öylece muhafaza altına alınmıştır.

Ayasofya, belki Roma çağına ait eski bir yapının temelleri üstünde V-VI. yüz­yıllarda yapılmış bir bazilikadır. XI. yüz­yılda büyük ölçüde değişikliğe uğramış, üç sahnı ayıran sütunların yerine üçüz kemerler ve payeler yapılmıştır. Büyük bir ihtimalle, içinde bugün görülen döşe­me mozaiği de bu sırada meydana ge­tirilmiş olmalıdır. Mimar Sinan tarafın­dan değişiklikler yapılırken güney tara­fa sağ sahnın köşesine bir mihrap yer­leştirilmiş, içerideki kemerler ve bunların dayandığı sütunlar kaldırılarak geniş açıklıklı büyük kemerler yapılmış, böy­lece namaz saflarının mihrabı görebil­mesi sağlanmıştır. Bazilikalarda usulden olduğu gibi mabedin üstü ahşap çatı­larla örtülü idi. XVI. yüzyılda yanması ve XVIII. yüzyıl sonlarında harap olması da böyle bir çatının korunması ve yenilen­mesinde karşılaşılan zorluk yüzünden­dir. Mimar Sinan’ın yaptığı minare ma­bedin kuzeybatı köşesine bitişik olup kürsü kısmı muntazam kesme taş ve tuğla dizilen halinde inşa edilmiştir. Priz­ma biçimindeki tuğla pabuç kısmı sa­dedir. Taştan bir bilezikle başlayan tuğ­la gövde çok köşelidir. Ancak gövdenin bugün çok az bir parçası kalmıştır. Son cemaat yeri köşesindeki ile içerideki esas mihrap tuğladan yapılmış ve mukarnaslarla süslenmişti. Esas mihrabın malakârî kabartma bir süslemeye sahip olduğu çok az kalan izlerden anlaşılmak­tadır. Ayrıca bu mihrabın etrafındaki du­varın herhalde XVI. yüzyıl çinileri ile kap­lı olduğu, bu çinilerin harç üzerinde ka­lan izlerinden öğrenilmektedir. Yüzyılın başlarına kadar bu çinilerden bazı par­çalar duruyordu. Duvarlarda Türk devri­ne ait yazı ve kalem işi nakışlardan belli belirsiz bazı izler de halen farkedilmek-tedir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi