Attila kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi

Attila kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (400-453) Batı Hun hükümdarı. Orta ve Batı Avrupa’yı ele geçirerek büyük bir imparatorluk kurmuş, Orta Çağ Av­rupa tarihinde derin izler bırakmıştır. Yaklaşık 400’de doğduğu sanılan Attila’nın baba­sının adı Muncuk idi. Babası ile amcaları Rua, Aybars ve Oktar, özellikle 422 öncesinde ülkeyi birlikte yönetiyorlardı. Muncuk’un erken ölümü üzerine, Attila’nın yetişmesinde önemli bir rol oynamış olan amcası Rua, “kanat beyleri” olan kardeşleri ile birlikte etkin bir politika yürütmeye başladı. Rua’nın da 434’te ölümü üzerine Attila ile ağabeyi Buda (Bleda) yönetimi devraldılar. Bu dönemde, doğu ve batı kanatlarının beyleri olan amcaları eski işlevlerini sürdürüyorlardı. Buda’nın 445’te ölümüne değin bu “çifte krallık” biçimindeki yönetim başarı ile sürdü. Ancak gerek askeri gerekse diplomatik ilişkilerde ağabeyi Buda’nın ölümünden önce de etkin kişi Attila idi. İki kardeşin birlikte giriştikleri ilk harekât, 435’te Bizans ile yapılan antlaşma idi. Tuna ile Morova ırmaklarının birleştiği yerde, Margos Kalesi dışında yapılması dolayısıyla adım bu kaleden alan antlaşma ile, Bizans’ın önceden beri ödemekle yükümlü olduğu vergi iki katına çıkarılıyor ve Bizans yıllık 700 libre altın vermeyi kabul ediyordu. Antlaşmanın öbür koşulları kaçak ve tutsakların geri verilmesi ile ticaret­te kolaylık ve eşitlik konularını içeriyordu. Bizans imparatoru II. Theodosios, kaçakları geri verince Attila’nın bunları hemen daha Bizans ülkesi içinde astırması, adının çevreye korku salmasına yol açmış­tır. Bundan sonra, 435-440 tarihleri arasında, Attila’nın neler yaptığı konusunda ayrıntılı bilgi yoktur. Ancak bu dönemde siyasi birlik kurma çabalarının önemli bir rol oynamış olduğu da bir gerçektir. Bu yıllarda, Attila, Karadeniz’den Ren Irmağı’na kadar uzanan ve Güney Rusya, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya, Avusturya, Kuzey Yugoslavya ile Güney ve Orta Almanya’yı içeren geniş bölgede yaşayan, çeşitli diller konuşan ve çeşitli soylardan olan kabileler arasında siyasi birlik sağlanmıştır. Hatta Almanlar’ın meşhur Nibelungen Destanı’nın esin kaynağı olan Burgund kralının ölümü de bu yıllara rastlar. Böylece de, oluşturulan siyasi birliğin batı sınırlarının bu dönemde Kuzey Denizi ve Manş kıyılarına kadar uzadığı anlaşılır.

Attila, 440’ların başında Margos antlaşması şart­larını tam olarak yerine getiremeyen ve yıllık haracı ödemekte yavaş davranan Bizans üzerindeki baskıyı arttırdı. 441-442’de aniden Tuna üzerinden Bizans topraklarına yürüyerek Belgrad ve Niş’i (Naissus) ele geçirdi. Ancak, Batı Roma ileri gelenlerinden Attila’nın dostu Aetius’un araya girmesiyle yeni bir antlaşma yapıldı. Aetius, Bizanslılar’ın vergiyi ödeyecekleri konusunda güvence olarak kendi oğlunu Attila’nın yanına rehin gönderdi.

Bu arada, ağabeyi Buda’nın ölümü (445) üzerine ülkesinin tek hakimi olan Attila, Bizanslılar’ın gerek kaçaklar gerekse vergiler konusundaki gevşek tutum­larından dolayı ikinci Balkan seferine çıktı. Sofya, Filibe, Lüleburgaz gibi yerlerin ele geçirilmesinden sonra Büyükçekmece’ye ulaşması üzerine, Theodosi­os hemen ileri gelenlerden Anatolios’u barış koşulla­rını görüşmek üzere gönderdi ve 447’de Anatolios Barışı yapıldı. Attila’nın ileri sürdüğü vfe Bizans’ın kabul etmek zorunda olduğu koşullar oldukça ağırdı. Bu antlaşma, eskisi gibi tutsaklar, kaçaklar ve ticaret konularını içerdiği gibi, o döneme kadar ödenmemiş vergilerin karşılığı ve savaş tazminatı olarak 6000 libre altın, yıllık vergi olarak da 2100 altın verilmesini öngörüyordu. Ağır vergiler, Bizans açısından içinden çıkılamayacak bir durum yaratıyordu. Bu çerçevede, özellikle Bizans zenginleri sıkıştırılıyor ve hoşnutsuz­luk giderek artıyordu. Sonunda, geciken vergilerle ilgili olarak gelen Attila’nın elçilerinden birini elde ederek Attila’yı öldürtmek için planlar yapıldı ve bu planı gerçekleştirmek üzere Bizans’ın ileri gelen kişileri elçi olarak Attila’ya gönderildi (448). Gerek Hun ülkesi gerekse Attila hakkında ayrıntılı bilgileri­mizi bu elçilik heyetine katılan kâtip Priskos’a borç­luyuz. Bu arada Attila elçilik heyetinin planlarından haberdar olmuştu. Bu nedenle onları huzuruna kabul etmedi ve kendilerine epeyce güçlük çıkardı. Kabul ettiği zaman, alayla, II. Theodosios’un elçiler aracılı­ğıyla hatırını sormasından kıvanç duyduğunu ve dileklerini aynen iade ettiğini söylediyse de elçilik heyetindekiler durumu anlamadılar. Böylece elçilik heyeti görevini yerine getiremeden geri dönerken Attila, Bizans imparatorunu kınadığını bildiren bir mesaj da göndermeyi ihmal etmedi. Durumu düzelt­mek için 450’de gönderilen Anatolios gibi çok yüksek rütbeli elçiler güçlüklerle karşılaşacaklarını sanarlarken çok yumuşak karşılandılar ve hem bu sayede ve hem de kendi becerikli diplomasileriyle 447 antlaşma­sının koşullarım yumuşatmayı başardılar.

Attila, bu tarihten 453’tcki ölümüne değin artık Bizans ile değil de Batı Roma ile ilgilendi. Bizans’a yumuşak davranması da bu bağlamda anlaşılmalıdır. Ancak Attila’nın Batı politikası Doğu politikasın­dan çok farklıydı. Bu çerçevede kendisine evlenme teklif etmiş olan Batı Roma İmparatoru’nun kızkardeşi Honoria ile evleneceğini ve Roma İmparatorlu­ğundan payını istediğini bildirdi. 451’dekı Galya seferi, her iki tarafın da çok ağır kayıplara uğradığı aynı tarihteki Catalan Savaşı, 452’deki Papa II. Lco’nun ricası üzerine antlaşma ile son bulan İtalya seferi, genel olarak daha önceki dönemlerde uyguladı­ğı politikadan ayrılıklar gösterir. 453’te Doğu Roma’ya da İran üzerine bir sefer düşünürken, Attila evlendiğinin ertesi günü ölü olarak bulundu. Oğulla­rının genellikle onun verim tutamadıkları görüşü egemense de, olayların gidişine bakıldığında, Attila’nın hükümdarlığının son yıllarında da bazı sorunla­rın baş göstermiş olduğu anlaşılır. Bu durum, Doğu ve Batı politikaları karşılaştırıldığında açıkça görülür.

Doğuda izlenen politika genellikle belirli ve somut isteklerle desteklenmişken, Batı seferleri daha çok ganimet toplamak ve çevreye korku salma biçi­mindeydi. 451-453 arasındaki bu yoğun akınlar ve yağmacılık olayları çerçevesinde, Avrupa edebiyatında “barbar” Attila görüşü gelişmiştir. Attila’yı ele alan yazılarda Bizans ve Roma ile pazarlığa girebilen bu “barbar” hükümdarın, politikası gibi kendisinin de kırıcı ve amansız olduğu dile getirilir. Sonraları özellikle Cengiz istilalarının bıraktığı izlerle, Attila’nın bütün bozkırlılar gibi, yıkıcılığına ve kısa ömürlü bir sıyası birlik kurmuş olması üzerine dikkat çekilir. Bazen bu değerlendirmeler kişilik üzerinde toplanır: Attila ya “barbar” ya da kahramandır.

5.yy Avrupası “kavimler göçü” diye bilinen hareketlerle dalgalanmaktaydı. Kavimler göçünde özellikle Germen aslından olan kavimler önemli bir yer tutar. Bugünkü Fransa’ya yerleşen Franklar’ın ilk hükümdarı Clovis (484-507) Doğu Got kralı olarak İtalya’ya egemen olan Theodoric (493-526) gibi hü­kümdarlar, her biri sonraki batı edebiyatında özellikle destanlarda rol oynayan kahramanlardır. Bu “barbar” kahramanlar, çocuk kitaplarından Wagner’in operala­rına kadar Batı kültürünün her alanında görülürler. Aynı çerçeve içinde Attila’ya da rastlamaktayız. Bu efsane ve destanlar daha sonraki dönemlerin değerle­rini de taşıdıkları için, aynı zamanda Attila’nın Batı kültürü ve edebiyatında nasıl görüldüğüne ilişkin önemli ipuçları da sağlarlar. Attıla’ya ve onun içinde bulunduğu davlara “Hıristiyanlık dışı (Pagan)”, gü­nahlara dalmış Hıristiyanları cezalandırmak için gön­derilmiş “Tanrı’nın kırbacı”, “barbar” gibi görüşlerle yaklaşmak, hep sonradan yakıştırılmış değerlerdir. O dönemdeki kavimler göçü çerçevesinde Hıristiyanlık’ı kabul etmeden “barbar” kalmış tek kitle sonradan diğer gruplar içinde erimiş olan Hunlar’dır. Hıristiyanlaşmamış “barbar”ların simgesi olarak Attila ve onun yönetimindeki Hunlar, kilise edebiyatında, zalim, hunhar olarak anılmışlardır. Sonradan Hıristi­yanlığı kabul eden “barbar”ların destanlarında ise Attila sadece bir kahramandır ve kahramanlara özgü karakteristiklere sahiptir. Mesela Nibelungen Destanı’nda Attila iyiliksever ve babacan bir hükümdar olarak canlandırılmışım Avrupa edebiyatının 11. yy’a değin kilisenin egemenliği altında kalmış olduğu göz önüne alınınca, Attila’nın değerlendirilmesinde kilisenin ne denli etkin olduğu anlaşılır. Attila ve Hunlar, Papa’yı tule zor durumda bırakabilen Hıristiyanlık dışı “barbar” toplulukların, yalnız siyasi bir birlik olarak değil, aynı zamanda etkin bir dünya görüşü ile ortaya çıktıkları zamanın simgesidir. O açıdan da kilisenin Attila’ya karşı olumsuz tutumunu gerek edebiyatta, gerek tarihte ve gerekse resimde görmek mümkündür. Halbuki onu kahramanlardan biri olarak ele alan destanlara ve destanların meydana geldiği dönemlere bakarak Attila’yı değerlendirirsek, onun diğer Bar­barların devletlerinden yapısal olarak çok farklı olmayan bir siyasi birlik meydana getirmiş olduğunu görürüz. Aradaki fark, sıyası birliklerin kapladıkları alanın büyüklüğündedir. Bunların hepsi, ordu örgü­tünden öte güçlü bir bürokrasi geliştirememişlerdir. Güçlü bir bürokrasi gelişmediği gibi, ister o dönem­deki Ağaçeriler gibi ormancı olsunlar, ister bazı Germenler gibi tarımla uğraşsınlar, isterse de Hunlar gibi daha çok göçebe hayvancı olsunlar, halk ile yönetici kesim arasında belirli ve kesin ilişkilerin kurumlaşmamış olduğu siyasi birliklerdir. Öbür yan­dan herkesin her an yer değiştirdiği bu dönemlerde halkın yaşayış biçimi üstüne bilgimiz de çok yetersiz­dir. Ancak yaşayış biçimleri ve dilleri ne olursa olsun kabile hayatı yaşayan bu “barbar” kitleleri birleştiren iki önemli öğe vardır. Bunlar, kahramanlık, kahra­manlık yoluyla elde edilen ve savaşçı zümreler arasın­da paylaşılan ganimet ve barışçıl yollardan yapılan ticaret ve ticaretin denetimidir. Bu açıdan bakıldığı zaman Attila’nın Doğu Roma siyaseti de kolaylıkla anlaşılır. Her anlaşmada söz konusu olan yıllık haraç ve bunun yükseltilmesi, Attila için belirli bir gelir kaynağı oluşturmaktaydı. Bu konu Bizans açısından yerine getirilmesi en zor şart olmasına karşın, Attila açısından başka şartlar da önemliydi. Bunlar kaçaklar ve tutsaklar sorunu ile ticaret ana başlıkları altında toplanabilir. Bu konular Attila’nın Batı seferleri dışındaki bütün eylemlerinde baş sırayı alır. Hun siyasi birliği sağlanmadan önce, birçok genç Hun Roma ordularında ücretli asker olarak çalışıyordu. Siyasi birlik sağlandıktan sonra ise, bu genç Hunlar diplomatik ilişkiler sonucu “Hunlar’dan gönderilen yardım kuvvetleri” biçimini almıştı. 425’te sonradan Attila’nın rakibi olan Romalı komutan Aetius yöne­timinde Roma’ya altmış bin kişilik bir yardımcı Hun ordusu gönderilmişti. Hunlar, 432’de de aynı biçimde Romalılar’ın iç mücadelelerinde Aetius’a yardımcı olmuşlar ve bu yardım karşılığında bugünkü Macaris­tan topraklarının bir bölümünü elde etmişlerdi. Bu açıdan da, gerek Batı Roma’nın gerek Doğu Roma’nın Hun askerleri kullanmasına engel olmak isteme­leri siyasi birliğin devamı için gerekli idi. Hatta Rua, 422’de o zamana değin alışılagelen Bizanslılar’m Hun imparatorluğumdaki yabancılardan ücretli asker top­lamalarını yasak etmişti. Gelişmelerden hoşnut olma­yan Attila da, Margos Antlaşması’na (435), bu konu­da Bizans’ı zorlayıcı şartlar koymuştu. Böylece Bizanslılar artık hiçbir Hun kaçağını kabul etmeyecek­ler ve şimdiye kadar kendilerine sığınmış olanları geri vereceklerdi. Hatta Hunlar’a tutsak düşmüş olan Bizanslılar da, ya geri verilecek yada her biri için 8 altın fidye ödenecekti. Anatolios Antlaşmasında (447) ise, bazı kimselerin Hunlar’dan kaçmakta de­vam etmeleri karşısında, Tuna’nın güneyinde, 5 gün­lük uzaklıktaki alanların terkedilmesi ve bu arazinin boşaltılması şart koşulmuştu. 448’de Priskos’un da katıldığı elçilik heyeti Attila’nın huzurunda iken, Attila, bütün kaçakları geri vermedikçe Bizanslılar’ın elçi göndermemelerini söylemişti. Hatta Bizanslılar’ın “bütün kaçakları iade ettik”, demeleri üzerine de Attila kızmış ve kâtibine üzerinde kaçanların adları yazılı uzun bir liste okutmuştu. Arkasından da, 440 yıllarından beri Bizans’a, iltica eden kaçakların geri verilmesi için derhal harekete geçilmesini söylemişti. Attila kendi adamlarına karşı savaşmak istemediğini bu nedenle de, kaçakları geri vermelerini istemişti. Attila’nın kendi adamlarına karşı savaşmak istememe­sini söylemesinden, bu kaçakların savaşa katılacak yaş ve güçte kimseler oldukları anlaşılmaktadır. Siyasi birli­ğin belkemiğini oluşturan ordu üzerindeki denetimi sarsıcı her olasılık dikkatle değerlendiriyordu. Attila, iki yıl sonra, Batı seferine çıkarken bu konudaki bütün isteklerinden artık vazgeçmişti. Ağırlıklı olarak Doğu sınırını güven altına almak istemekteydi. Güç­lüklerle karşılaşacaklarını sanan Anatolios başkanlı­ğındaki elçilik heyetinin isteklerini kabul etti ve kaçaklar hakkında artık yeni bir istekte bulunmayaca­ğını bildirdi. Artık, o zamana değin ittifak içinde olduğu Batı Roma sınırı önem kazanmıştı. Ganimet açısından yepyeni bir alanla karşı karşıya bulunmanın askeri güçler açısından önemini bilen Attila, Galya ve İtalya seferleri süresince, ne yıllık haraç istemiş ne de ticaretle ilişkili herhangi bir talepte bulunmuştur, sadece çevreye korku salma ve yağma sürdürül­müştür.

Halbuki, 451 öncesi dönemde, ticaretin yapılış biçimi önemli bir yer tutuyordu. Daha 422’de, Rua, Bizanslı tacirlerin Hun topraklarında ticaret yapmala­rını yasak etmişti. Gene aynı şartlara göre, Hun topraklarında hiçbir Grek serbestçe dolaşamayacak ve ticaret yalnızca belirli sınır kasabalarında yapılacaktı. Dış ticaret ancak bu yolla denetim altında tutabili­yor ve siyasi birliği yönetenler birliğin devamını sağlayacak ekonomik şartları da yaratmış oluyorlardı. Böylece, o zamana değin ticaret Hun ülkesi içerisinde çoğunlukla Bizanslı tüccarlarca yapılırken, 422’den sonra ancak Hun hükümdarının onayını almış kişiler tarafından yapılabiliyordu. 435 Margos Antlaşmasın­da da, bu sınır kasabalarında yapılan ticaretin sürme­sine önem verilmiş ve Hun tüccarlarına Bizans tüccarlarıyla eşit hak tanınması talebinin yanı sıra, ticaret güvenliği de istenmişti. 447 Anatolios Antlaş­ması ile de, ticaret yapılan eski sınır kasabalarının da bulunduğu ve geniş bir alanın her türlü yerleşimden arındırılması isteniyor ve böylece bu bölgedeki pazar­lar da ortadan kaldırılmış oluyordu. Attila’nın bu anlaşmada elde etmek istediği, eski pazarlar yerine Niş (Niassus) kentinde yeni ve ortak bir pazar kurulması idi. Böylece de Bizanslı tüccarların ticaret yapamayacakları alanlar Niş’e kadar uzanmış oluyor­du. Ticaret ve alışverişin denetim altında tutulmasına ne denli önem verildiğini ve bu politikanın ne denli ciddiyetle uygulandığını 448’de gönderilen elçilik heyetinin sözlerinden de anlıyoruz. Attila’yı öldüre­cek kişiye vermek üzere 50 altın getiren elçilere Bizans savaş tutsağı, Hun tutsağı ve at satın almalarının yasaklandığı bildirilmişti. Ticaret, Hun siyasi birliğini ticaret konusunda da söz sahibi kabul eden ve onlar adına ticaret yapmak isteyen, her dil ve ırktan kişiye açıktı. Ekonomide ticaretin teşviki ve denetimi kadar, ticaret yollan üzerinde söz sahibi olmak da rol oynuyordu. Rua ve Attila’nın, Hunlar’ı Tuna ve Tisa Irmağı kıyılarına kaydırma kararlarında, bu bölgeden geçen yolların da etkisi olmuştur. Zira Tisa Irmağı kıyılarından ve Morova Irmağı Vadisi’nden Bizans’a, Drava geçidinden İtalya’ya ve Tuna kıyılarından Ren Irmağı’na ve Galya’ya doğru giden bütün yollar hep buradan geçerdi.

Attila amcasından miras aldığı ekonomi politika­sını sürdürerek gelişmesini sağlamış ve bu çerçevede o dönemin “barbar”ları sayılan kırk beşi aşkın farklı dil ve soydan çeşitli kavimleri kendi siyasi birliği altında toplamayı ve bu birliğin devamını sağlamayı başar­mıştır. Attila’nın batı seferleri sonrasında bir de İran seferi düşündüğü söylenmektedir. Ancak, ölüm bu planları bozmuştur. Gelişmelerin de gösterdiği gibi, örgütlenme açısından çok köklü temellere dayanma­yan bu siyasi birliğin, her dönemin gereksinimini ayrı biçimde değerlendirebilen ve ordusunu başarılı sefer­lere götürebilen bir liderden yoksun kalmasıyla varlı­ğını sürdürememiş olması doğaldır.

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 9. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983