Atik Valide Sultan Külliyesi Nerede, Tarihi, Mimari, Özellikleri,

27

Atik Valide Sultan Külliyesi, İstanbul Üsküdar’da III. Murad’ın annesi Nurbânû Valide Sultan tarafından 1570-1579 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırılan külliye.

Külliye önceleri Valide Sultan adı ile ta­nınmış, III. Ahmed’in annesi Gülnûş Va­lide Sultan’ın (ö. 1715) Üsküdar İskele Meydanı’nda yeni bir külliye (bk. yeni valide külliyesi) inşa ettirmesi üzerine Eski Valide, Atik Valide veya Vâlide-i Atik adlarıyla anılmaya başlamıştır.

Mimar Sinan’ın tasarlamış olduğu ca­mi, medrese, tekke, sıbyan mektebi, dâ-rülhadis, dârülkurrâ, imaret (aşhane, tab-hane, kervansaray), dârüşşifa ve hamam­dan oluşan yapılar topluluğu Toptaşı semtinde ve bugün kendi adını taşıyan mahallede, kuzeyi Çavuşderesi vadisine doğru alçalan çevreye hâkim bir yamaç üzerine kademeli olarak yerleştirilmiş­tir. Külliyenin merkezini oluşturan cami-medrese grubu ortada yer almakta, caminin kuzeyinde şadırvan avlusu, av­lunun bitişiğinde de daha alçakta kalan medrese bulunmaktadır. Caminin güney yönünde zamania bir hazîre teşekkül etmiştir. Batı yönünde ve Kartal Baba caddesinin Öbür yakasında, birbirlerine bitişik olan fakat kendi içlerinde bağım­sız birimler oluşturan dârüikurrâ, dârül-hadis, dârüşşifa ile aşhane, tabhane ve kervansarayı içine alan imaret bulun­maktadır. Bunların işgal ettiği yapı ada­sını kuzeyde Helvacı Ali, güneyde ima­retin sokakları, batıda da Toptaşı cad­desi çevrelemektedir. Adanın doğu ka­nadına, Kartal Baba caddesine paralel uzanan dârülhadis ile bu yapının güney ucuna bitişen dârülkurrâ, arkada daha alçakta kalan batı kesimine de imaret ile dârüşşifa yerleştirilmiştir. Bu bina­ların kuzeybatısında Toptaşı caddesinin arkasında hamam, cami-medrese gru­bunun güneyinde ve Çinili Cami sokağı­nın öbür yakasında sıbyan mektebi, do­ğudaki Tekkeönü sokağının üzerinde ise tekke müstakil yapılar olarak yüksel­mektedir.

Cami, medrese, tekke, imaret ve dârüşşifanın duvarları kesme köfeki taşı ile örülmüş, sıbyan mektebi, dârülkur­râ, kervansaray ve hamamda ise bir sı­ra taş, bir sıra tuğla örgü tercih edilmiş­tir. Duvarların yanı sıra diğer taşıyıcılar­dan payeler de kesme köfeki taşı ile örülmüş, sütunlar ve başlıklar ise beyaz mermerden yapılmıştır. Üst yapıyı oluş­turan kubbe ve tonozlarda örgü malze­mesi olarak tuğla kullanılmış, üzerleri kurşunla kaplanmıştır. Pencereler, klasik Osmanlı üslûbundaki düzene uygun olarak iki sıra, caminin bazı duvarların­da ise üç sıra halinde tertip edilmiş, alt­takiler dikdörtgen açıklıklı beyaz mer­mer soveler ve lokmalı demir parmak­lıklarla, üsttekiler de sivri kemerli açık­lıklar ve çift cidarli revzenlerle teçhiz edilmiştir. Caminin son cemaat yeri revağında görülen mukarnaslı başlıklar dı­şında külliyedeki bütün sütun başlıkları baklavalı tiptedir. Kemerlerin ise tekke revağındaki kırık kaş kemerler hariç ta­mamı sivri kemerdir. Kapı sövelerinde, şadırvan haznelerinde ve daha bazı de­taylarda yapı malzemesi olarak beyaz mermer tercih edilmiştir.

Cami. Külliyenin ana yapısı olan cami­nin bugünkü durumuna üç safhada ulaş­mış olduğu anlaşılmaktadır. ı. 1570-1579 yılları arasında inşa edilen ve kesinlikle Mimar Sinan’ın eseri olan ilk cami, bu­günkü caminin altıgen şemaya sahip or­ta bölümüdür. Bu durumda, kuzey yö­nünde son cemaat yeri ile ahşap çatılı ikinci bir revak daha bulunmakta ve bu dış revak, harimin kuzeydoğu ve kuzey­batı köşelerinde yer alan minarelerin güney sınırına kadar ilerleyerek son cemaat yerini üç yönden kuşatmakta idi. 2. Vakfın ilk mütevellisi Pîr Ali b. Mus­tafa’nın göreve getirildiği 1582 yılı baş­ları ile, halen cami kapısında yer alan ve yapıyı tarihlemede birçok araştırma­cıyı yanlışlığa sürüklemiş olan kitabe­nin konulduğu 1583 yılı arasında harim, batı ve doğuya doğru ikişer kubbeli bi­rer sahn eklenerek büyütülmüştür. Bu ameliye sonucunda cami harimi, Osman­lı mimarisinde ilk defa 1437-1447 tarih­li Edirne Üç Şerefelİ Camii’nde görülen ve Sinan tarafından 1555-1556 tarihli Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nde tekrar ele alınarak geliştirilen şemaya sahip ol­muş, minareler klasik Osmanlı üslûbu­na ters düşen bir tertiple yapı kitlesinin içinde kalmış ve ikinci revak harimin kuzey duvarı hizasında kesilerek birer kemeri yeni inşa edilen duvarların içine gömülmüştür. Sinan’ın 1580’lerde iyice yaşlandığı ve çeşitli inşaatlarda yardım­cıları olan mimarları görevlendirdiği göz Önüne alınırsa, bu ikinci safhada işin meselâ Dâvud Ağa’ya (ö. 1598) tevdi edil­miş olduğu düşünülebilir. Öte yandan, Üsküdar sakinleri arasında yaygın bir ri­vayetten, inşaatın ikinci safhasında çalı­şan mimarlardan birinin adı öğrenilebil-mektedir. Bu rivayete göre. külliyenin inşaatında görev alan Sinan’ın çırakla­rından bir mimar buradan götürdüğü malzeme ile Üsküdar’ın Hayreddin Ça­vuş (Debbağlar) mahallesinde kendi adı­na bir mescid -tekke inşa etmiş, mesele ortaya çıkınca da idam edilerek banisi olduğu yapının hazîresine gömülmüş­tür. Bu mimarın adı “Kurban” (halk dilin­de “Kurbağa”! lakaplı Nasuh’tur (ö. 1586). 3. II. Mahmud devrinde ve muhtemelen 1834 yılında, cami kitlesine saplanan şa­dırvan avlusu revağının iki birimi iptal ve harimin batı yönündeki pencere dü­zeni kısmen tâdil edilerek caminin gü­neybatı köşesine, müstakil girişi bulu­nan bir hünkâr dairesi ve mahfili ilâve edilmiştir. Ayrıca cami. sonuncusu 1956-1972 yıllan arasında VaKıflar Genel Mü­dürlüğü eliyle gerçekleştirilmiş olmak üzere birçok defa tamir edilmiştir.

Camiyi kuzey, doğu ve batı yönlerin­de çevreleyen şadırvan avlusuna, her bi­ri ayrı yöndeki dört kapıdan girilmekte­dir. Güneydeki kapı, kısmen hazîre ola­rak kullanılan, şadırvan avlusuyla aynı seviyedeki dış avluya açılmakta, medre­se avlusuna geçit veren kuzeydeki ile sokaklara açılan diğer ikisinde merdi­venler bulunmaktadır. Avlu duvarının dış yüzeyinde üçü batı girişinin, biri de do­ğu girişinin yanında olmak üzere top­lam dört adet sivri kemerli çeşme yer almaktadır. Güneydekinin dışında kalan girişlerin üzerine, muhtemelen bevvâb*-[arın ikametine mahsus, kaburgalı çap­raz tonozlara oturan, kare planlı ve kub­beli birer oda yerleştirilmiştir. Avluyu kuşatan revaklar, bu odalarla aynı bo­yutlarda ve pandantifli kubbelerle ör­tülü otuz sekiz birimden oluşmaktadır. Her birimde dikdörtgen açıklıklı ve sivri tahfif kemerli birer pencere yer almak­tadır. Avlunun ortasında yakın zaman­da [1986) tamir edilmiş olan çokgen hazneli şadırvan yüksef m ektedir.

Caminin giriş cephesindeki dış revak, köşelerde ve ortada yer alan dört paye ile on altı sütuna oturan, beyaz mermer ve somakiden örülmüş sivri kemerlerle dışarıya açılmaktadır. Ortadaki payelerin taçkapı ile aynı eksende bulunan açık­lığı basık bir kemerle geçilmiştir. Kur­şunla kaplı olan ahşap çatı ise kısa bir saçakla son bulmaktadır. Dış revağın içi­ne gömülmüş olan son cemaat yeri beş birimlidir. Yüksek tutulmuş olan orta-‘daki birim aynalı tonozla, diğerleri pan­dantifli kubbelerle örtülüdür. Tamamen beyaz mermerden yapılmış olan taçka­pı, kaval silmeli dış çerçevesi, basık ke­merli açıklığı, mukarnaslı ve sarkıtlı kav-sarası, köşelerde kum saatli sütunçe-leri, yanlarda yarım sekizger* planlı ve mukarnaslı hücreleriyle titiz bir işçiliğin yanı sıra klasik üslûbun bütün özelliklerini aksettirmektedir. Kemerin üzerin­de yer alan ve Valide Sultan’ın adı ile 991 (1583) tarihini veren manzum kita­be, ahşap bir levha üzerine ta’lik hatla yazılmıştır. Taçkapıya göre simetrik ola­rak sağda ve solda pencereler, birer kü­çük mihrap ile minare girişleri ve ayrıca doğu köşesinde de üst kat mahfillerine çıkan merdivenin girişi yer almaktadır.

Harimin ilk inşa döneminden kalan or­ta bölümü yaklaşık 13 m. çapında bir kubbe ile örtülüdür. Yapının gerek dış görünüşüne gerekse iç mekânına hâkim olan bu merkezî kubbe güneyde ve ku­zeyde ikişer duvar payesine, batıda ve doğuda birer kahverengi somaki sütuna oturan altı adet sivri kemerle taşınmak­tadır. Sütunlar küçük kemerlerle arka­larındaki payelere bağlanmışlardır. Mer­kezî kubbe ikisi batıda, ikisi doğuda, bi­ri de güneyde olmak üzere toplam beş yarım kubbe ile takviye edilmiş ve bü­tün bu örtü unsurları ile düşey satıhla­rın arasına küçük pandantifler yerleşti­rilmiştir. Harim kıble yönündeki iki du­var payesi arasında, bir yarım kubbe de­rinliği kadar ileriye doğru geniş tutul­muş, bu şekilde güney duvarının orta­sında mihrabı barındıran ve üstü bu yöndeki yarım kubbe ile örtülü olan bir çıkıntı elde edilmiştir. Doğudaki ve batı­daki sütunların arkasında yer alan pa­yeler ilk yapılışlarında duvar payesi ni­teliğinde iken harimin genişletilmesi sı­rasında, buradaki duvarların kaldırılma­sı üzerine orta payesi durumuna gelmişierdir. Bu payeler, güneydeki ve ku­zeydeki duvarlarla geri çekilen doğu ve batı duvarlarındaki payelere birer sivri kemerle bağlanmış ve her iki yönde ke­mer açıklıkları çapında ikişer kubbe inşa edilmiş, böylece harim ikişer kubbeli iki sahnla yanlara doğru genişletilmiştir.

Bursa kemercikleriyle donatılmış kor­kulukların sınırladığı mahfiller, harimi batı, doğu ve kuzey yönlerinde kuşat­maktadır. Müezzinlere mahsus olan ku­zey kanadında taçkapı hizasına gelen kesimin zemini yükseltilmiş ve yine ay­nı hizanın yukarısında duvar payeleri arasındaki girintiye iki mahfil daha yer­leştirilmiştir. Bunlardan alttaki taçkapı kitlesinin üzerine oturmakta, diğeri bu kitleye basan sivri kemerli bir revak ta­rafından taşınmaktadır. Mahfillerin gü­neybatı kesimi hünkâr tnahfiline dönüş­türülmüş ve sonradan yapılan ahşap çık­malarla genişletilmiştir. Beden duvarla­rında yetmiş üç, yarım kubbelerin etek­lerinde yirmi üç. merkezî kubbenin kas­nağında on sekiz tane olmak*üzere top­lam 114 pencereden ışık alan ve ayrıca başarılı nisbetlerle şekillendirilmiş bu­lunan harim son derece ferahtır. Kare planlı kaidelere, üçgen yüzeylerden olu­şan kürsülere, çokgen gövdelere ve pe­teklere sahip olan minareler XVIII. yüz­yılda, muhtemelen meşhur 1765 depre­minde, doğudaki kaidesine, batıdaki de şerefesinin altına kadar yıkılmış, daha sonraki tarihlerde şerefelerin altındaki yumurta dizisi ve ahşap külahın altın­daki girlandlar gibi o dönemde revaçta olan barok üslûba uygun detaylarla ye­niden inşa edilmişlerdir.

Hünkâr dairesi, dış avlu ve şadırvan avlusu yönünde tamamen direkler üze­rine oturan fevkani bir yapıdır. Kısmî zemin katta, Osmanlı baroğuna has bir­leşik kemerle donatılmış olan giriş, kü­çük bir taşiık ve üst kata çıkan ahşap bir merdiven yer almaktadır. Caminin güneybatı köşesindeki kubbeli birimin altına rastlayan hünkâr mahfili ile bağ­lantılı olan üst kat, padişah ve maiyeti­nin dinlenmelerine mahsus mekânlar­dan meydana gelmektedir. Bu mekân­ların, iç yüzleri bağdadî sıvalı duvarları, dikdörtgen açıklıklı ve pancurlu pence­releri, hafif içbükey saçakları ve her iki yönde ilerleyen çıkmaları hünkâr daire­sine eski bir İstanbul konağı görünümü kazandırmaktadır. Mahfilin harime ba­kan ve orta yerinde kavisli bir çıkma ya­pan doğu sınırında, baroğun bütün özel­liklerini sergileyen oymalı ve yaldızlı ah­şap hotozlarla taçlandırılmış kafesler sıralanmaktadır. Biri kuzey, diğeri gü­ney duvarında olmak üzere iki pano ha­linde düzenlenmiş resimler, Batılılaşma dönemi Türk resim sanatının dikkate değer örneklerindendir. Sultan II. Mahmud devrine tarihlenen bu resimlerde, dönemin baroktan ampire geçiş sırasın­daki mimari zevkini yansıtan hayalî sa­ray enteryörleri tasvir edilmiştir. Kor­donlarla tutturulmuş perde kıvrımları ile sınırlandırılmış olan kompozisyonun gü­ney duvarındaki kesiminde, sarayın bir penceresinden, tam olarak teşhis edile­meyen, ancak bazı detayları ile 1826 ta­rihli Tophane Nusretiye Camii’ni hatır­latan bir yapı seyredilmektedir. Mahfi­lin güney duvarında iki pencere arasına, perde ve kandil motifleriyle süslenmiş ufak bir mihrap yerleştirilmiştir. Bat duvarındaki pencerelerden birisi hünkâr dairesiyle bağlantıyı temin etmek üzere kapıya, diğeri de iptal edilerek kafes­lerle aynı malzeme ve üslûp özellikleri­ne sahip bir hotozun taçlandırdığı tezyi-nî bir nişe dönüştürülmüştür. Caminin kıble tarafındaki dış avlunun büyük bir kısmı hazîre olarak değerlendirilmiştir. Daha ziyade XVIII ve XIX. yüzyıllara ait dikkate değer mezar taşlarının bulun­duğu hazîrenin batı duvarında, pencere üstlerine konulmuş bazıları ölümü ha­tırlatan muhtelif âyetlerden oluşan ki­tabeler mevcuttur.

Sinan’ın hemen bütün eserlerinde ol­duğu gibi Atik Valide Camii’nde de nis-betlerin ahengi ile anlam kazanan cep­helerde süsleme yok denecek kadar az­dır. Buna karşılık iç mekânda oldukça zengin bir süsleme programının uygu­lanmış olduğu görülmektedir. Tezyinat unsurları içinde Öncelikle, caminin İnşa edildiği dönemde en parlak çağını ya­şayan İznik çiniciliğinin gerek kalite ve teknik, gerekse renk ve kompozisyon açısından çok başarılı örnekleri olan pa­noları zikretmek gerekir. Hepsi sıraltı tekniğinde imal edilmiş olan ve renkli kompozisyonlarında natüralist çiçek mo­tifleri ağır basan bu çiniler mihrap çı­kıntısında yoğunlaşmaktadır. Bu bölüm­deki pencerelerin üst hizasında yer alan ve mihrap tarafından iki eşit parçaya bölünen yazı kuşağında, lâcivert zemin üzerine beyazla ve celî- sülüsle kaleme alınmış Âyetü’l-kürsî bulunmaktadır. Ze­mininde yer yer rozetlerin, küçük çiçek­lerin, yaprakların ve geometrik geçme­lerin serpiştirilmiş olduğu yazı kuşağın­da bazı harflerin karınları fîrûze ve meş­hur mercan kırmızısı ile renklendirilmiş­tir. Güney duvarındaki pencerelerin iç, kuzey duvarındakilerin ise dış yüzlerin­de aynı özellikleri paylaşan yazı panola­rı mevcuttur. Camideki çini süsleme unsurları içinde en önemlileri, mihrap çı­kıntısının yan duvarlarında yer alan bir­birinin aynı iki büyük panodur. Bunlar­da, mercan kırmızısı zemin üzerine be­yaz rümîlerle süslü bir vazodan birbirle­rine bağlı iki şemse çıkmaktadır. Şem­selerin içine oldukça girift bir düzende, lâcivert zemin üzerine beyaz, mercan kırmızısı ve koyu yeşille renklendirilmiş lâleler, karanfiller, birtakım ufak çiçek­ler ve yapraklar yerleştirilmiştir. Geriye kalan sağ ve sol kesimlerde zarif kıv­rımlarla yükselen kahverengi dallar üze­rinde, ortalan mercan kırmızısı, yaprak­ları mavi bahar çiçekleri ile küçük yeşil yapraklar görülmektedir. Camideki süslemeli kısımlar arasında, sedef ve fildişi kakmalarla zenginleştirilmiş geometrik kompozisyonları ile kapı ve pencere ka­natları bütünüyle beyaz mermerden ya­pılmış klasik üslûba uygun nisbet ve de­tayları ile dikkati çeken mihrap ve özel­likle, şebekeli bölümleri yarı şeffaf sa­tıhlar oluşturacak kadar ince bir işçilik gösteren minber önem taşımaktadır. Kubbede, kemerlerin iç satıhlarında ve pandantiflerde yer alan ve rûmî, palmet, şakayık gibi klasik süsleme unsurlarını ihtiva eden kalem işleri ile koyu kırmızı zemin üzerine açık kırmızı boya ve yal­dızla yapılmış, tezhip denilebilecek ince­likte bir işçiliğe sahip olan mahfil tavan-larındaki tezyinat ve ayrıca renkli cam­larla işlenmiş alçı revzenler de zikredil­meye değer sanat çalışmalarıdır.

Medrese. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1963-1964 yıllarında onarıl­mış, ancak herhangi bir hizmete tahsis edilmediğinden kısa bir müddet sonra yoksul ailelerce işgal edilmiş ve halen mesken olarak kullanılmaktadır. Yamuk planlı medrese avlusu doğu, batı ve ku­zeyde revaklar ve hücreler, güneyde ise yüksekte kalan şadırvan avlusunun du­varı ile sınırlandırılmıştır. Medreseye nisbetle alçakta kalan Valide Kâhyası so­kağı boyunca uzanan kuzey duvarı, isti­nat duvarı niteliğinde olup payandalar­la takviye edilmiştir. Esas giriş batıda Kartal Baba caddesine açılmakta, ku­zeydeki merdivenli geçit de cami-medrese bağlantısını temin etmektedir. Av­lunun ortasında, sütunları ve üst yapısı ortadan kalkmış olan şadırvanın sekiz­gen haznesi göze çarpmaktadır. Revak, dikdörtgen planlı olan üçü aynalı tonoz­larla, kare planlı olan diğerleri ise pan-dantifli kubbelerle örtülü on dokuz bi­rimden oluşmaktadır. Dördü batıda, ikisi doğuda, on ikisi kuzeyde yer almak üze­re toplam on sekiz tane olan hücreler­den on beşinin talebeye, ikisinin muîd’lere, birinin de bevvâba tahsis edilmiş olduğu vakfiyede kayıtlıdır. Kare planlı olan bu mekânlar pandantifli kubbeler, revağa açılan birer kapı ve pencere, dı­şarıya bakan ikişer tepe penceresi, bi­rer ocak ve çok sayıda dolap nişleriyle donatılmışlardır. Kuzey kanadındaki hüc­re dizisinin ortasına, yaklaşık dört hüc­re büyüklüğünde olduğundan ve hücre­lerden biraz geriye çekilmiş bulundu­ğundan dolayı medrese kitlesinden dı­şarıya taşan kare planlı dershane yer­leştirilmiştir. Güney yönünde, dört kö­şe iki mermer sütuna oturan kemerler­den oluşan ikinci bir revak parçası bu­lunmaktadır. Ayrıca hücrelerden daha yüksek tutulmuş olduğu için yapının dış görünümüne hâkim olan dershane, ku­zeydeki sokağın öbür yakasında yer alan iki paye ile, medrese duvarına basan üç adet sivri kemerin taşıdığı çok basık bir tekne tonozun üstüne oturmaktadır. Böylece fevkanî bir mekân niteliği ka­zanmış olan deshane, altından geçen so­kağı tıkamadığı gibi çevreye özellik ka­zandıran bir mimari unsur oluşturmuş­tur. Ayrıca içine ufak bir çeşmenin kon­durulmuş olması bu tonozlu geçidi da­ha da cazip kılmaktadır. Dershanenin basık kemerli kapısı, güney duvarının ortasında basamaklarla çıkılan bir sa­hanlığın önünde yer almaktadır. Sekiz­gen kasnakla takviye edilmiş bir kub­benin örttüğü binanın güney duvarında iki, doğu ve batı duvarlarında birer çift pencere bulunmasına karşılık komşu meskenlere bakan kuzey duvar, muhte­melen mahremiyetin ve sessizliğin ko­runması gayesiyle sağır bırakılmıştır. Medresenin helaları doğu kanadının ar­kasındaki küçük ve müstakil bir avlu­nun etrafında sıralanmaktadır. Avlunun güneybatı köşesinde, girişin hemen ya­nında yer alan ve bağdadî sıvalı duvar­ları, caddeye doğru taşan çıkması ve ah­şap saçakları ile ufak bir köşk görünü­mü arzeden fevkanî yapının, külliyedeki sıbyan mektebinin XVIII. yüzyılda kütüp­haneye çevrilmesinden sonra aynı göre­vi üstlenmek üzere inşa edildiği tahmin edilebilir.

Tekke. Kaynaklarda Atik Valide Sultan, Eski Valide, Vâlide-i Atik. Karabaş Velî ve Karabaş Ali Efendi gibi adlarla anılan tekkenin bazı eserlerde görülen muğ­lak ya da yanlış ifadelerin aksine, baş­tan beri külliyenin mimari programı için­de yer aldığı ve tarikatların ilgasına ka­dar aslî görevini aralıksız sürdürdüğü, Nurbânü Valide Sultan vakfiyesinden, Va­kıflar Arşivi’ndeki kayıtlardan ve meşâ-yih listesinden kesin olarak anlaşılmak­tadır. Başından beri Halvetiyye’ye bağlı bulunan tekkenin postuna 1670’te bu tarikatın Karabaşiyye kolunu kurmuş olan, Karabaş Velî veya el-Atvel (en uzun) lakaplı Şeyh Hacı Ali Alâeddin Efendi (ö. 1685) geçmiş ve sürgüne gönderildiği 1679’a kadar burada irşad ile meş­gul olmuştur. Dolayısıyla tekkenin bu müddet zarfında yeni kurulan Karabaşiyye’nin âsitâne’si olduğu söylenebilir. Kendisinden sonra yerine sırasıyla Halvetiyye-Nûriyye’den Bülbülcüzâde Şeyh Fethi Abdülkerim Efendi (ö. 1694) ile oğlu Abdürrahim Münib Efendi (ö. 1713) geç­mişler, daha sonra tekke Halvetiyye-Şâ-bâniyye’ye intikal etmiş ve sonuna kadar da bu kola hizmet vermiştir. Kapa­tıldıktan sonra uzun süre metruk kalıp harap hale gelen yapı 1970’li yıllarda ta­mir edilerek İlim Yayma Cemiyeti’ne bağlı bir talebe yurdu haline getirilmiş olup bugün oldukça bakımlı durumdadır.

Yamuk planlı bir avlu ve bunu çevre­leyen kırık kaş kemerli ve ahşap çatılı revakların arkasında, dört yönde dizil­miş otuz beş adet kare planlı ve kubbe­li birim yer almaktadır. Bunlardan yapı­nın güneybatı köşesinde bulunan iki ta­nesi, eksenleri kaydırılmış bir giriş bö­lümü teşkil edecek şekilde düzenlenmiş, geriye kalan otuz üç tanesi ise şeyh ile dervişlerin ikametine tahsis edilmiştir. Nitekim vakfiyede de “hankah” ve “ri-baf adlarıyla anılan tekkede “bir şeyh ile otuz iki nefer fukara”nın ikamet et­mesi istenmektedir. Doğu kanadının or­tasındaki hücrelerin arasında kare plan­lı ve kubbeli tevhidhane kitlesi yer alır. Hücre kubbeleri pandantiflere, tevhid­hane kubbesi İse içeriden mukarnaslı konsollarla takviye edilmiş sivri tromp­lara, dışarıdan on ikigen kasnağa otur­maktadır. Tekkenin yegâne girişi, tepe­si mukarnaslı bir pâyecikle yumuşatıl­mış olan güneybatı köşesindedir. Basık kemerin üstünde yer alan ta’likle yazıl­mış tarihsiz kitabede görülen “Hazret-i Şa’bân-ı Velî” ibaresi, bu bölümün tek­kenin Şâbâniyye’ye intikal ettiği 1713 tarihinden sonra yapıldığını göstermek­tedir. Köşedekiler dışında kalan hücre­lerde, revaklara açılan kapılardan baş­ka avluya bakan birer dikdörtgen pen­cere ile birer dairevî tepe penceresi bu­lunmaktadır. Komşu hücrelerin pahlan-ması ile elde edilmiş verev dehlizlerden geçilen, avluya pencere açılması imkân­sız köşe hücrelerinde ise ışık ve hava ihtiyacı dışarıya açılan pencerelerle sağ­lanmıştır. Birçok dolap nişiyle donatıl­mış bulunan bu mekânlarda, tevhidha-neye komşu olan ikisi hariç, ocak bu­lunmamaktadır. Tevhidhane ile bağlan­tısı bulunan bu iki ocaklı mekândan, di­ğerlerinden daha büyük ve dikdörtgen planlı olan güneydekinin şeyh odası, ku-zeydekinin de kahve ocağı ya da mey­dan odası gibi kullanıldığı tahmin edile­bilir. Doğuda yapı kitlesinden dışarıya taşmış  olan  tevhidhanenin   hücrelerle aynı hizadaki duvarının ortasında basık kemerli giriş bulunmaktadır. Altısı alt­ta, sekizi üstte toplam on dört pence­reye sahip olan tevhidhanenin kuzey ve güney duvarlarının ortasında, kavsaraları mukarnaslı birer niş yer almakta­dır. Avlunun ortasındaki şadırvandan günümüze ancak sekizgen kaide ulaşa­bilmiştir.

Tekkenin mimarisinde dikkati çeken en önemli husus, medreseden farklı ola­rak cephelerin, konulması zaruri görü­len mahdut miktarda pencere dışında tamamen sağır bırakılması, buna karşı­lık avlu cephelerinin hareketli bir ifade­ye sahip kılınmasıdır. Yapının tasarımın­da, büyük bir ihtimalle tekke hayatının gereği olan içe dönüklük etkili olmuş­tur. Aynı ihtimal yine Sinan’ın eseri olan Kadırga’daki 1574 tarihli Sokullu Mehmed Paşa Küiliyesi’nin tekkesi için de geçerlidir ve her iki tekkenin de başın­dan beri, sistemini halvet” üzerine kur­muş, hatta adını bile ondan almış olan Halvetiyye tarikatına hizmet vermeleri bu ihtimali güçlendirmektedir.

Sıbyan Mektebi. Feridun Ağa adında bir hayır sahibi tarafından XVIII. yüzyıl­da kütüphaneye çevrilerek geçen yüzyı­lın sonlarına kadar bu maksatla kulla­nılan bina daha sonra terkedilerek ha­rap olmuştur. Günümüzde mesken ola­rak kullanılan yapı tamire muhtaç du­rumdadır. İçeriden pandantiflere oturan kasnaksız bir kubbe ile örtülü kare plan­lı bir mekândan ibaret olan sıbyan mek­tebinin girişi, aslında ahşap bir saçakla donatılmış olduğu anlaşılan doğu cep-hesindedir. Gerek bu cephede gerekse güney ve batı cephelerinde iki sıra halin­de düzenlenmiş pencereler yer almakta iken sokak boyunca uzanan kuzey cep­hesinin medresede olduğu gibi sağır bı­rakıldığı dikkati çekmektedir.

Dârülhadis, dârülkurrâ, imaret (aşhane, tabhane, kervansaray) ve dârüşşifa. Yekpa­re bir yapı adası oluşturan bu bölümler XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren asıl fonksiyonlarının dışında birtakım yeni fa­aliyetlere tahsis edilmişlerdir; imaret ile dârüşşifa sırasıyla Nizâm-ı Cedîd, Sek-bân-ı Cihâdiyye ve Asâkir-i Nizâmiyye askerlerinin kışlası (1800-1865), akıl hastahanesi (1865-1927) ve Tekel Yaprak Tütün Bakım Atölyesi (1935-19761 ol­muş; dârüşşifa 1977’de Üsküdar İmam Hatip Lisesi’ne devredilmiş, dârülhadis-dârülkurrâ grubu ise Cumhuriyet devrin­de yakın bir geçmişe kadar Toptaşı Ce­zaevi olarak kullanılmıştır. Bu arada söz konusu bölümler, özellikle 1834-1835’te mimari hüviyetlerini yozlaştıran çeşitli tadilâta da mâruz bırakılmışlardır.

Dârülhadis, pandantifli kubbeler ve ba­tıya açılan iki sıra pencereye sahip, do­ğu yönünde sakıflı bir revakla kuşatıl­mış kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir dizi hücreden ibarettir. Bu dizinin güney ucunda da cezaevinin hamamı olarak kullanıldığı bilinen, dârülhadis hücrelerinden daha büyük ve daha yük­sek tutulmuş, kare planlı ve kubbeli bir mekândan ibaret dârülkurrâ yer almak­tadır.

Kervansaraya batı, tabhaneye kuzey­doğu ve aşhaneye güneydoğudaki birim­leri tahsis edilmiş olan imaretin Toptaşı caddesi üzerinde bulunan cümle kapısı, [I. Mahmud devrinde ampir üslûbunda bir sayvanla donatılmış ve kemerinin üs­tüne adı geçen padişahın tuğrası yerleş­tirilmiştir. Girişin sağında, istifli sülüsle yazılmış manzum kitabesinden 987’de (1579) Hasan Çavuş tarafından yaptırıl­dığı anlaşılan kırık kaş kemerli bir çeş­me yer almaktadır. Cümle kapısından, ortada pandantifli bir kubbe ile doğu ve batı yönlerinde birer beşik tonozun örttüğü taşlığa, taşlığın orta bölümün­den de kuzey ve güney duvarlarındaki kapılarla kervansarayın eşit büyüklük­teki dikdörtgen planlı iki kanadına ge­çilmektedir. Dış duvarlarının alt kesimi dışında tamamen yenilenmiş olduğu an­laşılan kervansarayın her iki kanadında, birer iç avlu etrafına sıralanmış ikişer katlı muhdes mekânlar bulunmaktadır. Bu kanatların asıllarının, Sinan’ın Büyük Çekmece’deki 974 (1566-67) tarihli Sul­tan Süleyman Kervansarayı’nda olduğu gibi, üç sıra ayağa oturan kırma ahşap çatılarla örtülü oldukları anlaşılmaktadır.

Giriş taşlığının doğu yönündeki merdi­venli ve kubbeli geçitten ulaşılan ve tab­hane ile aşhanenin ortasında yer alan ortak avlu, pandantifli küçük kubbeler­le örtülü yirmi dokuz birimi ihtiva eden bir revakla kuşatılmıştır. Revağın arka­sında, doğu yanlarda dârülhadis hücre­lerinin altına isabet eden beşik tonozlu ikişer mekân ile ortada bu mekânlara çıkan bir merdiven mevcuttur. Aynı tür­de birer mekân da batı kanadında giri­şin yanlarında yer almakta, kuzey ve gü­ney yönlerinde ise tabhane ile aşhane­nin iç avlularına açılan birer kapı ve bu bölümlerin bazı birimlerine açılan kapı­larla pencereler sıralanmaktadır. Aynı ölçülere sahip olan aşhane ile tabhane, ortak avluya göre tamamen simetrik ta­sarlanmıştır. Her ikisi de “T” biçimi bi­rer avluya ve bunu kuşatan beşik tonozlu revaklara sahiptir. Revakların ge­risinde doğudaki dârülhadis hücreleri­nin altında, dördü beşik tonozlu, diğer­leri pandantifli kubbeli olmak üzere toplam on üçer birim sıralanmaktadır. Aşhanenin batısında yer alan havalan­dırma fenerleriyie donatılmış altı birim mutfaktır. Biri iki birimli ve üç ocaklı, diğeri dört birimli ve beş ocaklı olmak üzere iki bölüm halinde düzenlenmiş bulunan mutfağın doğusundaki iki bi­rimli bölüm yemekhane, diğerleri ise ki­ler ye ambar olarak tasarlanmıştır. Ker­vansarayın kanatlan ile tabhane ve aş­hane kitleleri arasında, ince uzun dik­dörtgen planlı birer avlu uzanmaktadır. Orta avluya kapı, “T” planlı avlulara be­şik tonozlu birer geçit ile bağlanan bu avlulardan kuzeydeki tabhane helaları­na tahsis edilmiş, ayrıca dışarıya açılan bir kapısı daha bulunan güneydeki ise erzak ve yakacağın cümle kapısından geçirilmeden aşhaneye naklediiebilmesi ve yemek dağıtımı için düşünülmüştür.

Bugün iki katlı, ahşap çatılı ve tabha­ne ile bağlantılı bir yapı halinde olan dâ-rüşşifanın aslında tek katlı ve kagir örtü-iü müstakil bir bina olduğu anlaşılmak­tadır. Kuzeyde Helvacı Ali sokağı üze­rindeki girişi tromplu kubbe ile örtülü bir birim takip etmekte ve buradan bir seki ile ikiye ayrılmış dikdörtgen plan­lı avluya geçilmektedir. Avluyu kuşatan sakıflı revağın arkasındaki mekânlardan güneybatı köşede yer alan tromplu kub­be ile örtülü birim dârüşşifanın mesci­didir. Güney kanadında ancak dârüşşi­fanın ihtiyacına cevap verecek şekilde asgari ölçülerde ele alınmış bir hamam, avlunun çevresinde ise ikisi dikdörtgen planlı ve beşik tonozlu, on ikisi kare planlı ve kubbeli on dört birim bulunmaktadır.

Hamam. Vakfiyede zikredilmeyen, an­cak Sinan’ın eserleriyle ilgili tezkireler­de yer alan hamam, geç devirde maran­gozhane olarak kullanılmış ve Vakıflar İdaresi tarafından son yıllarda tamir edi­lerek tekrar faaliyete geçirilmiştir. Ufak çapta bir çifte hamam olan yapı, doğu-batı doğrultusunda uzanan ayırım çizgi­sine göre simetrik olarak yerleştirilmiş soyunmalıklar, birer sofa ile halvetten oluşan soğukluklar ve sıcaklıklar ile bu bölümler boyunca devam eden su haz­nesinden oluşmaktadır. Bugün yerlerini bir sıra dükkâna terketmiş bulunan soyunmalıkların ahşap çatı ile örtülü ol­dukları tahmin edilmektedir. Soğukluk­lar pandantifli kubbeler ve aynalı tonoz­larla, sıcaklıklar tromplu kubbelerle, su haznesi ise beşik tonozla örtülüdür.

Diyanet İslam Ansiklopedisi