Ataerkillik Feminizm

Siyah feminizm

Siyah feminizmin kaynağı, orta sınıf beyaz aydınların dünyanın her yerindeki ve bütün tarihsel dönemlerdeki kadınların durumlarını açıklamakta kullandıkları önceki feminizm anlayışlarından duyulan hoşnutsuzluktur. Gerçeklikte siyah kadınların, özellikle -kölelik, kast sistemi ve ırkçılık gibi tarihsel ve toplumsal köklere sahip- Amerika

 

ve Üçüncü Dünya’daki siyah işçi sınıfı kadınların deneyimleri orta sınıf üniversitelerindeki beyaz kardeşlerinin deneyimlerden uzaktır. Baskı ve eşitsizlik siyah kadın için çoğu kez, ırk ve sınıf kadar toplum­sal cinsiyeti de yansıtan çok katmanlı ve çok yüzlü bir şeydir. Ayrıca bu boyutlar, feminizmi böldüğü ve ayrıştırdığı kadar, siyah feminist­leri beyaz feministlerin, yani bir parçası oldukları yol arkadaşlarının ırkçı güç yapısından kurtarmak için bir araya getirebilir. Siyah femi­nistler ‘feminist teoride ırkçı bir temayül’ belirlemişlerdir ve onlar için beyaz yönetimden kurtulmak kapitalizmin ataerkilliğinden kurtul­mak kadar önemlidir.

Post-modern feminizm

Daha yakın dönemde bazı feminist yazarlar Marksizm’e ve ataerkillik kavramına dayalı yapısal analizlerden uzaklaşmışlar ve post- modernizmi, Barrett ve Philips’in (1992) ‘teorinin tahtının sarsılması’ olarak tanımladıkları bir süreci benimsemişler, başlangıçta erkekler tarafından geliştirilen ve bu arada feminist konulara da uygulanan, her şeyi kapsamaya çalışan Marksizm gibi teorileri reddetmişlerdir. Ayrıca, çoğu modern feminist yaygın bir kabule, feminizmin amacı­nın cinsel bakımdan daha eşit bir toplum yaratmak olduğu düşünce­sine karşı çıkmışlardır. Daha ziyade onlar, daha olumlu, hatta iddialı bir yaklaşımı benimsemiş ve sadece kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıkları değil, aynı zamanda kadınsılığın daha üstün niteliklerini vurgulamaya çalışmışlardır. Post-modern araştırma çerçeveleri ve yaklaşımları, açıkça gündelik hayatlarında kadınların durumuyla ilgili daha kadınsı, daha duyarlı bir araştırma yaklaşımı geliştirme fırsatı sunmaktadır.

Post-modern feminizmde, kadınların konumunu bütün yönleriyle açıkladığını iddia eden toplum teorileri reddedilir. Hatta burada özel bir kadın fikrine karşı çıkılır. Gerçekte, her kadın diğerlerinden farklı­dır, onlar çok farklı hayatlar sürdürürler ve bu yüzden tek bir kalıp- yargının veya özel bir teorik çerçevenin sınırlarını aşarlar. Onlar – örneğin, aklını kullanmak ve adalet gibi düşünceler türünden- erkek yaklaşımlar ve kavramları reddederler; hatta onlar geleneksel femi­nist düşünceyi, erkeksi düşünceler tarafından kirletilmemiş olsa bile, bu düşünce biçimleri bulaştığı için reddederler. Onların gerçek post- modern tarzdaki ilgi odakları, dili ve erkeksi dil ve dünya görüşünü yapı-bozumuna uğratmaktır. Geçmişte erkeksi dil ve algılar sorgu­lanmaz ve normal olarak algılanırken, post-modern feministler bu dünya görüşünü, kafalardaki bu bilinçdışı temayül veya hegemonya­yı dönüştürmeye ve feminist perspektifleri tepeye oturtmaya çalışır­lar. Geleneksel olarak kadınları nitelemekte kullanılan ‘çirkin’ terimi daha ziyade erkek güzellik anlayışına dayanır -aynı şekilde, uzun, çekici, ince gibi terimler de. Kadınlar geleneksel olarak bu kalıp- yargıları onaylamışlar ve çoğu kez kendi sağlık ve huzurlarını bozmak pahasına onları taklit etmeye çalışmışlardır. Post-modern feministler erkek-temelli algılara karşı çıkarlar ve kadınları kendileri olmaya, erkeklerinkiyle çatışma içinde olsa bile kendi güzellik anlayışlarını belirlemeye ve desteklemeye -medya ve erkeğin ideal beden ölçüsü olan 38 bedene karşılık 44 beden olma hakkı ve bunun çekiciliği için mücadeleye etmeye- davet ederler.

Bu yazarlar daha da ileri gider ve tüm toplumsal ve hukuki kav­ramlarımızın erkekler tarafından tasarlandığını ve dilin tarafsız olma­yıp erkekler tarafından dünya görüşlerimizi kontrol için kullanıldığını iddia ederek, bütün bir hakikât anlayışına karşı çıkarlar. Kadınların – farklı kadınların- sesine kulak veren post-modernistler, kadınların bu ‘ideolojik deli gömleğinden’ kurtulup “gerçekte kadınların düşünce­lerini erkeklerinkinden farklı kendi sözcükleriyle ifade edebilecekleri feminist bir dil”, gerçek bir feminist dünya görüşü geliştirebilecekle­rine inanırlar. Bu düşüncelerin kaynağı Fransız düşünür ve post- yapısalcı Jacques Lacan ve Jacques Derrida’nın yaziları ve onların “dilin gerçekliği tanımlama ve yaratma gücü” teorileridir.

Helen Cixous (1981) gibi feminist yazarlar kadınların cinselliği sa­dece cinsel ilişki ve orgazm gibi erkek terimler içinde değil, aksine farklı kadın deneyimlerine ve cinsel haz veya zevk almaya göre de ifade etmeyi öğrenmeleri gerektiğini öne sürerler. Kadın cinselliği geleneksel olarak erkeklerin yararına bastırılmış, kadınların cinsel bakımdan kendine güven duymalarının ve cinselliklerini bilinçli ola­rak ortaya koymalarının sapkın ve uygunsuz olduğu inancıyla, be­denlerinin tüm görkemi ve güzelliği bir kenara itilmiştir. Bu kendine güven/iddialılık, ona göre, erkekleri mutlaka tehdit etmez; erkekler daha ziyade kendi kadınsı yanlarını keşfederek oldukça kazançlı çı­kabilirler. Helen Haste (1993) gibi yazarlar daha ileri gitmişler ve ras­yonelliğin, akıl aracılığıyla hakikât arayışının çok daha erkeksi bir yaklaşım olduğunu öne sürmüşlerdir. Sezgiye veya duygusal zekâya dayalı kadınsı yaklaşımlar reddedilir ve akıldışı ilân edilir; aslında ona göre, kadınsı perspektiflerin erkek perspektifler kadar katkıda bulu­nabileceği kabul edildiğinde gerçekte bundan dünya -erkekler kadar kadınlar da- çok şey kazanabilir. Gereken şey, tek bir perspektif değil, tarih ve toplum anlayışımızı geliştirecek bütün bakış açılarının teşvik edilmesidir. Nitekim yapısalcı yazarlar, kadınları kendi üzerlerindeki – sınıfsal veya ataerkil- baskı kaynaklarını belirlemeye ve erkekler ve kadınları daha eşit kılmak için bu engelleri ortadan kaldırmaya çalışır­larken, post-modern feministler bir ideolojik hegemonya kaynağı olarak dile odaklanmışlar ve kadınları erkeklerle eşit kılarak değil, aksine farklılıkları ve çeşitliliklerini överek, kadınları kendileri olmaya, erkek-temelli ideal veya tipik kadınlık kalıp-yargılardan kurtulmaya teşvik ederek özgürleştirmeye çalışmışlardır. Post-modern feminist­ler, bu nedenle, çok farklı -toplumsal yapılardan ziyade dile dayalı ve kadınların özgürleşmesi için tek yol bulunduğu düşüncesini redde­den- bir cinsel eşitlik ve cinsellik yaklaşımını benimsemişlerdir. Ka­dınlar da çok farklıdırlar; onların hem bireyler hem de ‘sınıflar’ olarak kendi yollarını bulmaları, sağlıklı, mutlu ve özgür olmaları gerekir.

Feminizmin siyasal gündemi, kadınlara erkeklerle eşit haklar sağ­lama çabaları sırasında, cinsiyetler arasındaki ve içindeki farklılık ve çeşitlilikler hakkındaki tartışmalar esnasında değişmiştir. Ataerkillik, bu nedenle, artık egemen bir tema veya savaş çığlığı olmasa da, toplumsal konumlarını anlamaya -ve bu konumlarını değiştirmeye- çalışırken kadınları birleştirmeye yardımcı olmuştur.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Ataerkillik kavramı feminist anlayış ve analizlerin merkezini oluştur­muştur. Bu kavram ev içinde olduğu kadar toplumun genelinde de erkeklerin egemenliklerine ve gücüne açıkça ışık tutar. Ataerkillik düşüncesi erkeğin otorite konumunun babalığın korunması gereğiy­le ilişkisini ortaya koyar ve böylece kadınların ikincil konumunun nasıl fiziksel ve duygusal güç ilişkileri kadar baskıya dayandığını da aydınlatır.

Ancak yukarıdaki kısa incelemeden de açıkça görülebileceği gibi, bu kavram aynı zamanda birçok farklı tanım ve teoriye ilham kaynağı olmuştur -bazı feministler ‘cinsiyet-toplumsal cinsiyet sistemi’, ‘cinsi­yetçi sistem’ ve basitçe ‘cinsiyetçilik’ gibi alternatif kavramlar önere­rek bu terimin ‘Feminist Bir Sözlükten çıkartılmasını talep etmişlerdir. Bu kavramın kullanımı 1970’lerin sonlarında feminizm içinde şiddetli tartışmalara yol açmıştır, çünkü onun birçok şey ortaya koymanın yanı sıra bazı şeyleri gözlerden gizlediği görülmüştür. Ataerkillik terimi, erkeğin egemen konumunun evrensel ve tek nedeni olduğu­nu (yani, ona sadece biyoloji veya kapitalizmin yol açtığını) ifade ettiği için, günümüzde ve eski toplumlarda yürürlükte olan kadına yönelik birçok baskı biçiminin görülmesini engellemiştir. Ayrıca bu­rada toplumsal cinsiyet kavramı sorgulanmaz ve onun aslında bir sosyal inşa olduğu kabul edilmez. Son olarak, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin farklı biçimler kazandığı ve kadınların bu tür ilişkilere karşı zaman zaman başarılı direnç sergileyen sürekli bir mücadele içinde oldukları da ortaya konulmamıştır. ‘Ataerkillik … kadınların meydan okumalarının karmaşık boyutlarına hiç yer vermeyen kaderci bir boyun eğiş önermektedir’ (Rovvbothan, 1979).

Ataerkilliği ortadan kaldırmak için önerilen pek çok çözümde, ay­nı şekilde, bu kavramın gücü ve etkisi göz ardı edilmekte, hatta daha ileri giden bazı aşırı feministler sadece biyolojiyi değil, erkekleri de ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Bu tartışmaların hızı kesilirken, 1980’ler ve 90’larda feminist araş­tırmalar teorik incelemelerden empirik araştırmalara yönelmiş, kadın­ların toplumsal konumlarına -sosyal sınıfları, ırkları, yaş, kültür ve cinsel yönelimlerine- bağlı yaygın ve yoğun çeşitlilikte deneyimlerini belirlemeye ve analiz etmeye çalışan bir Üçüncü Feminist Tartışma Dalgası ortaya çıkmıştır. Bütün kadınlar ataerkillikten aynı ölçüden etkilenmez ve kadınlar arasında farklılıklar erkekler ve kadınlar ara­sındaki farklılıklar kadar çeşitlidir. Ayrıca, bu farklılıklar, bu çeşitlilik hem kadınların bir ‘sosyal sınıf olarak makro deneyimleri hem de basitçe bir kadın olarak mikro deneyimleri düzeyinde övülmeli ve teşvik edilmelidir. Dolayısıyla ataerkillik daha az tartışmalı ve bir kez tanımlandığında, daha kullanışlı bir kavram haline gelmeye başlamış­tır. Sarah Fildes’e göre, artık bu terim daha yaygın kabul görmektedir; zira o, “her şeyden önce teorik açıklamalar geliştirmek için gerek duyduğumuz alanları aydınlatmakta ve adlandırmaktadır”.

Ataerkillik günümüzde bütün feminist analizlerin anahtar kavra­mıdır, fakat bu analizler giderek daha sofistike ve karmaşık bir nitelik kazanmaktadır. Sylvia VValby (1990), örneğin, altı temel boyut veya yapıyı bir araya getirerek, temel feminist perspektifleri daha dinamik ve daha güncel bir ataerkillik kavramı içinde ilişkilendirmeye çalışır: ücretli emek; ev içindeki ataerkil ilişkiler; ataerkil kültür; cinsellik; kadınlara karşı şiddet; devlet. Kadınlar bu altı alanın tümünde kaza- nımlara sahip olsalar da, ona göre, devlet kapitalist ve ırkçı olduğu kadar, ataerkildir. Ataerkillik değişebilir -özellikle evde daha az açık, daha az baskıcı, ancak oldukça yaygın olabilir- fakat o hâlâ erkeklerin en üst düzeyde baskın olmayı ve gücü kontrol etmeyi sürdürdükleri kamusal alan içinde güçlü ve karşılıklı ilişkili bir sistem olarak varlığını sürdürmektedir. VValby’e göre (1990), kadınlar evin özel alanından toplumda sayıları giderek artan kamusal alanlara geçerek özgürlükle­rini elde etmişlerdir. Fakat bu ona göre cinsel eşitsizlik ve sömürüyü azaltmamış, aksine yaymıştır -”kadınlar artık evle sınırlı değillerdir, aksine tüm topluma yayılmışlardır ve sömürülmektedirler”.

Sylvia VValby daha yeni bir çalışmasında (1997) kuşaklararası fark­lılıklara ışık tutar. Yaşlı kadınlar ataerkilliğin özel kısıtlamalarına muh­temelen daha fazla tâbilerdir, eve daha fazla bağımlı ve muhtemelen daha az özerkler ve işyerinden uzaklardır. Daha genç kadınlar daha yüksek vasıflıdır, onlar muhtemelen yüksek eğitimden geçmişlerdir, tam-gün işlerde çalışırlar ve malî açıdan bağımsızlardır. Onlar erkek­lere daha az bağımlıdırlar, yasalar tarafından daha iyi korunurlar, toplumsal açıdan daha görünür konumdadırlar ve cinsel açıdan ken­dilerinden eminlerdir. Fakat ona göre, bu özgürlük ve bağımsızlık, daha yüksek boşanma oranlarına ve bekâr annelere yol açmasına rağmen, ücretler ve üst mevkilerde eşitliği sağlayamamıştır. Ataerkil­lik hâlâ mevcuttur, sadece biçim değiştirmiştir; o farklı kadınları yaş­ları, sınıf veya ırklarına göre farklı biçimlerde etkilemektedir.

VValby’nin teorisi, kadınların hem kamusal hem de özel alanda ge­lişmeler sağlarlarken ataerkilliğin -daha az görünür ve daha az açık bir biçimde olsa da- gücünü her zaman sürdürdüğünü göstermek için, radikal yaklaşımlardan liberal yaklaşımlara kadar birçok farklı feminist perspektiften yararlanarak ataerkillik kavramını güncelleş­tirmeyi amaçlayan yeni bir girişimdir.

VValby’nin aksine, Anna Pollert Ataerkilliğin Sefaleti’nde (1996), ataerkillik kavramının, eşitsizlik, sömürü ve baskıyı artıran ve yaratan şeyin kapitalist toplumun kuşatıcı ve baskın yapısı olduğunu göz ardı ettiği için, analitik değerden yoksun olduğunu öne sürer. Ataerkillik, ona göre, eşitsizlikçi bir toplumun basitçe bir başka örneği, bir başka özelliği veya ikincil bir eşitsizliktir. O kendi başına hiçbir ‘fail’e, hiçbir dinamik veya itici güce sahip değildir. Daha ziyade o, kapitalizmin ırk, yaş veya diğer toplumsal ayrışmalara benzer biçimde ürettiği ve kapitalizm tarafından dikkati kendi sömürücü doğasından uzaklaş­tırmak ve halk kitlesi içinde ve halk kitleleri arasında ayrışmalar ya­ratmak için kullandığı bir faildir. Daha ziyade, ona göre, sınıf kapitalist toplumdaki egemen yapısal ayrışmadır ve “sınıfsal ilişkiler cinsel, ırksal ve diğer sosyal farklılaşma biçimlerine (ayrılmaktan ziyade) karışmışlardır”. İkili sistem teorileri, yani ataerkillik ve kapitalizmi birbirinden ayıran ve ataerkilliği bağımsız bir eşitsizlik sistemi olarak betimleyen teoriler, ona göre, esas noktayı gözden kaçıran, toplum­sal ve cinsel ayrışmanın gerçek kaynağının kapitalizm ve onun içkin bölücü sınıf sistemi olduğunu göremeyen yaklaşımlardır.

VValby’nin kamusal güç analizindekinin aksine, diğer yazarlar ka­dının özgürleşmesini geleneksel cinsel rollerden ve bir kadının nasıl olması gerektiği konusundaki kalıp-yargılardan özgürleşmeyi içeren özel ve kişisel bir sorun olarak görür, sadece eşit ücrete ve fırsat eşit­liğine odaklanmak yerine, aile tipleri ve kadın biçimleri çeşitliliğini olumlu karşılarlar. Susan Faludi (1992) gibi yazarlar, daha ileri gide­rek, feminizm ve kadın özgürlüğü hareketinin aşırılıklarına karşı muh­temel tepkiler konusunda uyarılarda bulunmuşlardır. Kadın evde ve işte daha özgürdür ancak daha mutlu değildir. Boşanmadan anorak- siyaya kadar, modern hayatın stres ve gerilimleri her zamankinden daha büyük görünmektedir; ve çoğu kadın kadar çoğu erkek de, feminizmi, cinsiyet-ilişkili rahatsızlıklar ve depresyonun gelişimiyle ilgili aşırı iddiaları nedeniyle suçlamaktadır ve Kadın Özgürlüğü Ha­reketi de aile hayatı içinde erkekler ve kadınların geleneksel rolleri ve sorumluluklarını zayıflatmakla suçlanmıştır.

Sosyoloji içinde, ataerkillik kavramı tamamen yeni bir paradigma, tamamen yeni bir sosyolojik sorunlar seti ve yeni bir analiz gündemi yaratmıştır. Marksizm gibi, ataerkillik de sosyolojik teori ve toplumsal pratikte devrim yaratan bir kavramdır, zira o güç yapısını aydınlatmış ve ‘aşağı sınıfa toplumsal yapıya pratikte olduğu kadar teorik olarak da itiraz edecek ve onu değiştirecek bir temel sunmuştur. Kadınlar bugün feminist düşünceler ve kampanyalar sayesinde daha özgür­lerdir. Fırsat eşitliği Batılı toplumlarda politikacılar ve işverenlerin bile onayladıkları itici bir güçtür. Batı’da kadınlar kendileri hakkında daha bilinçli ve kendine güvenen kadınsı ve dişi varlıklardır ve erkek ege­menliğini fiziksel, toplumsal ve ideolojik olarak kabul etmeye daha az hazırlardır. Bununla beraber, feminizmin Üçüncü Dünya’daki etkisi henüz ilk evrelerindedir, hâlâ ulusal ve küresel toplumsal, cinsel ve ırksal özgürlük ve eşitlik mücadelesinin bir parçasıdır.