Aşura Nedir, Ne Demek, Anlamı, Orucu, Geleneği

34

Âşûrâ, Çeşitli din ve mezheplerin önem verdiği, muharremin onuncu günü.

Âşûrâyı on sayısı ile ilgili olan aşr ve âşir veya develerin güdülmesiyle ilgili ışr kökünden türemiş Arapça bir keli­me kabul edenler olduğu gibi, bu dilde “fâûlâ” vezninin bulunmadığını ileri sü­rerek İbrânîce’den geldiğini söyleyenler de vardır. Fakat âlimlerin çoğu bu görü­şe katılmamakta, kelimenin Arapça asıl­lı olduğunu benimsemektedirler.

Âşûrânın menşei hakkında kaynakla­rın belirttiği görüşleri iki noktada top­lamak mümkündür.
1. Âşûrâ, Hz. Mûsâ ve kavminin, Firavun’un zulmünden kur­tulduğu ve yahudilerin oruç tutmakla mükellef olduğu bir gündür. Daha çok müsteşriklerin benimsediği bu görüşe göre müslümanların mübarek bir gün olarak kabul edip oruç tuttukları âşû­râ yahudi geleneğine dayanmaktadır.

2. Aşûra, Hz. Nuh’tan itibaren bütün Sâmî dinlerde mevcut olan ve Câhiliye devri Araplar’ı arasında da Hz. İbrahim’den be­ri önemli görülüp oruç tutulan bir gün­dür. Bu görüş, Hz. Aişe ile Abdullah b. Ömer’in rivayetlerine dayanır. Âişe’nin rivayeti şöyledir: “Âşûrâ Kureyş’in Câhiliye devrinde oruç tuttuğu bir gündü. Resülullah da buna riayet ediyordu. Me­dine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmişti. Fakat ramazan orucu farz kılınınca ken­disi âşûrâ gününde oruç tutmayı bırak­mış, bundan sonra müslümanlardan di­leyen bu günde oruç tutmuş, dileyen tut­mamıştır” (Buhârî, “Şavm”, 69; Müsned, VI, 29-301. Abdullah b. Ömer’in aynı ko­nudaki rivaveti de şöyledir: “Âşûrâ Câ-hiliye devri insanlarının oruç tuttuğu bir gündü. Fakat ramazan orucu farz kılının­ca Resûlullah’a âşûrâ konusu sorulmuş, o da, ‘Âşûrâ Allah’ın günlerinden bir gündür, dileyen bu günde oruç tutsun, dileyen tutmasın’ buyurmuştur” (Müs­ned, il, 57, 143). Ashap arasında ilimle­riyle temayüz etmiş bu iki şahabının ri­vayetlerinden, âşûrânın Câhiliye devri Araplar’ınca önemli sayıldığı açıkça an­laşılmaktadır. Hz. Âişe’nin âşûrâ günün­de Kabe örtülerinin değiştirildiğini an­latan diğer bir rivayeti de bunu destek­lemektedir {Müsned, VI, 244). Araplar’ın, âşûrâ günü doğduğu rivayet edilen ve Kabe’yi inşa eden ataları Hz. İbrahim’in hâtırasına hürmeten bu günü yaşatmış olmaları uzak bir ihtimal değildir. Hz. Mûsâ ile İsrâiloğulları’nın Fİravun’un elin­den âşürâ günü kurtulduğunu ve Hz. Nuh’un gemisinin Cûdî dağına aynı gün oturduğunu söyleyen yahudiieri Hz. Peygamber’in tekzip etmemesi, hatta, “Biz Musa’ya sizden daha lâyıkız” diyerek bu günde oruç tutulmasını emretmesi (tok. Buhârî, “Şavm”, 69; Müsned, II, 359-360), âşûrânın Nuh’tan itibaren semavî din­lerde önemli bir yer işgal ettiğine işaret etmektedir.

Âşûrânın menşeiyle ilgili bu iki yorum dışında bazı tarih, hadis ve fıkıh kitap­larında yer alan haberler, bu günü Hz. Âdem’in tövbesinin kabul edildiği, Hz. Yûnus’un balığın karnından çıkarıldığı, Hz. Mûsâ ve îsâ’nın doğduğu, Hz. Süley­man’a mülkün verildiği, Hz. Davud’un tövbesinin kabul edildiği, Hz. Peygam­berin geçmiş ve gelecek bütün günah­larının affedileceğine dair kendisine Al­lah tarafından teminat verildiği ve Mek­ke’den Medineye hicret ettiği.gün ola­rak tavsif ederler (Diyarbekri, İ, 360). Ne var ki bunları ilmen doğrulama imkânı olmadığı gibi bir kısmının yanlışlığı da ortadadır. Meselâ Hz. Peygamber’in Me­dine’ye hicreti 10 Muharrem’de değil 12 Rebîülevvel’de gerçekleşmiştir. Bunun dı­şındaki rivayetlerin ise İsrâiliyat’a da­yandığı kabul edilmektedir.

Hz. Nûh zamanından beri bütün Sâmî dinlerde makbul sayılan âşürâ gününde oruç tutmak yahudilere farz kılınmıştı. Onlar, yedinci ayları olan Tişrin’in onun­cu gününe rastlayan âşûrâyı bayram te­lakki ederek birtakım merasimler icra eder ve bir yıllık günahlardan temizlen­mek üzere oruç tutarlardı (Levililer, 16/ 30-34, 23/27). Câhiliye devrinde Kureyş’in de tuttuğu âşûrâ orucunu Hz. Peygam­ber bi’setten önce tutmuş, sonra bir ara terketmişse de Medine’ye hicret edin­ce Hz. Musa’nın şeriatına uyarak rama­zan orucu farz kılınıncaya kadar bir veya iki sefer o da bu orucu tutmuş ve müs-lümanlara da tutmalarını emretmiştir. Hatta bu konuda henüz bir emir bulun­mamakla birlikte Resülullah münâdîler çıkararak âşûrâ orucunu halka duyur­muş, geceleyin oruca niyet etmeyenle­rin günün yarısında haberdar olsalar da­hi o andan itibaren oruca başlamalarını emretmiş (Buhârî, “Şavm”, 69), ancak ra­mazan orucunun farz kılınmasıyla bu orucu isteğe bırakmıştır. Ramazan oru­cunun farziyetinden önce yirmi dört sa­at devam eden âşûrâ orucunun bu ta­rihten itibaren müstehap olduğunda it­tifak eden âlimler, Hz. Peygamber’in bu konudaki emrinin ramazan orucundan önceki dönem için vücûb ifade edip et­meyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanîfe ile bazı Şâfiîier âşûrâ orucu­nun önceleri vacip olduğunu, fakat bu hükmün ramazan orucu ile neshedildiğini, Hanbelîler ve bir kısım Şâfiîier ise müstehap olduğunu kabul etmişlerdir.

Hz. Peygamber’in âşûrâ orucunu tut­mayı yahudilerden öğrendiğini, fakat aralarının bozulması üzerine bu orucu terkedip ramazanı farz kıldığını öne sü­ren müsteşrik Caetani (İslâm Tarihi, III, 207-208) İle VVensinck’in (El2 (Fr.|, I, 726) iddiaları son derece sübjektif ve hatta art niyetin bir ifadesidir. Zira, yukarıda da belirtildiği gibi, Araplar’m Câhiliye devrinde âşûrâ gününe Önem verip oruç tuttukları, Hz. Peygamber’in de bi’set­ten Önce bu oruca devam ettiği sahih rivayetlerle sabittir. Esasen Caetani’nin, bu haberin sadece Âişe rivayetiyle yalnız Buhârî’de bulunduğunu söylemesi araş­tırmalarının eksikliğini gösterir. Çünkü bu haber Hz. Âişe yanında Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Umeyr rivayetiyle de sabit olup bu rivayetler birkaç hadis kitabında mevcuttur (bk. Müslim, “Şıyâm”, 134; Tirmizî, “Şavm”, 50; el-Muuatta.’, “Şıyâm”, 33). Caetani’nin, orucu Al­lah’ın değil Hz. Peygamber’in farz kıldı­ğını öne sürmesi ise İslâm’a karşı kötü niyetli bir yaklaşımın tipik örneğidir. Her şeyden önce, ibadetlerin şekil ve zama­nının Allah tarafından tayin edildiği hu­susu, bütün semavî dinlerin kabul etti­ği bir gerçektir. Hz. Nûh, İbrahim, Mûsâ ve îsâ’nın dini üzere gönderilen (bk. el-Hac 22/78; eş-Şûrâ42/13) Hz. Muham-med’in sadece yahudilere has olmayan âşûrâ orucunu emretmesi tabii bir şey­dir. Böyle bir tavsiyeden yahudiieri taklit ettiği neticesini çıkarmak, semavî dinle­rin aynı kaynağa bağlı olduğunu kabul etmemektir. Kaldı ki Resûl-i Ekrem, ya­hudiieri taklit etmemek ve hurafeleri­nin İslâm bünyesine girmesine engel ol­mak için müminleri uyarmış ve sadece âşûrâ günü değil muharremin dokuz, on ve on birinci günlerinde oruç tutma­larını tavsiye etmiştir (Buhârî, “Şavm”, 69; Aynî, IX, 190). Âşûrâ orucunda, müslümanlann yılın on iki ayı içinde değişen kamerî takvimi, yahudilerin ise kendile­rine has şemsî-kameri karışımı ve sa­dece eyiül-ekim ayları içinde değişen bir takvimi kabul etmeleri, yahudiler kefa­ret orucu tutup bayram yaparken müslümanların geçmiş peygamberlerin sün­netine uyarak sadece oruç tutması gibi farklar, İslâm ve yahudi telakkilerini bir­birinden ayıran hususlardır.

Âşûrâda oruç tutmanın fazileti konu­sunda sahih hadislerin bulunmasına kar­şılık o gün yıkanmak, gözlere sürme çek­mek, süslenmek, kına yakmak, bayram­laşmak, hububat karışımı aş (aşure) pi­şirmek, sadaka vermek, mescidleri ziya­ret etmek, kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih bir rivayete rastlanma­mıştır. Hadis olduğu öne sürülen metin­lerin birçoğunun gerçekte hadis olmayıp Câhiliye âdetlerine ve yahudi gelenekle­rine dayanması kuvvetle muhtemeldir. Zira bu âdetleri Resûlullah’ın ve asha­bının yaptığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Meselâ, “Âşûrâ günü sürme.çe­ken helak olmaz”, “Âşûrâ günü gusle­den o yıl hasta olmaz” tarzındaki riva­yetler son devir kitaplarında yer almış ve İbn Teymiyye’nin ifadesine göre bu gibi hususlar Ehl-i beyte buğzeden Nâsibîler tarafından uydurulmuştur [Mec­mu ‘uFetâuâ, II, 302).

Âşûrâ’nın İslâm tarihinde siyasî bir yö­nü de vardır. Hz. Hüseyin’in 10 Muhar­rem 61’de (1 Ekim 680) Kerbelâ’da şe-hid edilmesinden sonra Şîa için bu tarih önem kazanmış ve Hz. Hüseyin’in intika­mını alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur. Şiîler’in her yıl dövüne­rek, kendilerine işkence yaparak tutma­ya başladıkları bu matem orucu Şiî-Fâtımî devletinin himayesinde devlet me-rasimleriyle icra edilmiş, daha sonra bu merasimler İran’da gelenek halini al­mıştır (bk. taziye). Esasen dinin yasak­ladığı bu nevi bir matem, Şiî inancın can­lı tutulmasında ve mezhep bütünlüğü­nün sağlanmasında önemli rol oynamış­tır. Âşûrâyı Şia’nın yas günü ilân etme­sine karşılık Emevîler Kerbelâ faciasını unutturmak için bir vesile sayarak o gü­nü âdeta bir bayram kabul etmişlerdi. Hatta Fatımî Devleti’nin yıkılmasından sonra şenlikler düzenlenmiş, tatlı yiye­cekler pişirilmiş ve bu konudaki bid’at­ların haklı gösterilmesi maksadıyla çe­şitli hadisler uydurulmuştur.

Müslüman Türkler’in dinî halk gele­neğinde önemli bir yer tutan âşûrâ, ay­nı zamanda, muharremin onuncu günü başlamak üzere daha sonraki günlerde de özel merasimlerle pişirilip dağıtılan tatlıya (aşure) ad olmuştur. Çok eskiden beri devam eden aşure aşı Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilirdi. Helva­cıların nezâretindeki aşçılar ve kiler ağa­ları tarafından hazırlanan aşure, muhar­remin onundan itibaren “aşure testisi” adı verilen özel kaplarla saray daireleri­ne ve halka birkaç gün süreyle dağıtılır­dı. Anadolu’da zengin aileler ve esnaf teşkilâtları tarafından pişirilen aşure se­bilciler, duagûlar ve halkın iştirak ettiği merasimlerle dağıtılır, bazı bölgelerde aşure dağıtımından sonra kurban kesi­lirdi. Günümüzde de âşûrâ orucu tut­mak ve aşure tatlısı pişirmek bütün can­lılığıyla devam etmektedir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi