Aşık Çelebi Kimdir, Hayatı, Eserleri, Edebi Kişiliği

17

Âşık Çelebi, (Ö. 979/1572) Meşâirü’ş-şuarâ adlı,  tezkirenin yazarı ve şair.             .

926 (1520) yılında Prizren’de doğdu. Asıl adı Pır Mehmed’dir. Dedesinin ba­bası Mehmed Nattâ, XIV. yüzyılın sonun­da Emîr Sultan ile Bursa’ya gelerek yer­leşmiş bir seyyid ailesindendir. Meh­med Nattâ, Önce Ebû İshak zaviyesine şeyh ve mütevelli olmuş, ayrıca kendisi­ne nakîbüleşraf lık görevi de verilmiş­tir. Daha sonra bu göreve oğlu Zeynelâbidin tayin edilmiştir. Âşık Çelebi’nin ba­bası Seyyid Ali, Zeynelâbidin’in oğlu olup babası hayatta iken ona yardımcı olmuş, ölümünden sonra ise çeşitli yerlerde ka­dılıklarda bulunmuş ve Filibe kadısı iken vefat etmiştir (941/1534-35). Annesi, II. Bayezid’in kazaskerlerinden Müeyyedzâde’nin kızıdır.

Rumeli’de doğduğunu ve çocukluğu­nu bu çok sevdiği yerlerde geçirdiğini, hayatı hakkında geniş bilgiler edindiği­miz tezkiresinden öğrenmekteyiz. Tah­silini devrin önde gelen ilim adamların­dan SüriM, Taşköprizâde, Arapzâde Abdülbâki Efendi, EbüssuOd, Emîr Gîsû Efendi ve Muhyiddîn-i Fenâri’nin yanın­da tamamlayan Âşık Çelebi, dedesi Müeyyedzâde ve babasının arkadaşları sa­yesinde geniş bir çevre edindi. Böyle bir muhitte yetişmesinin sonucu olarak da tezkiresinde gerek sanat çevrelerini ge­rekse arkadaşlık ettiği kişileri çok renk­li ve ayrıntılı bir biçimde anlatmıştır.

Önce Bursa mahkemesinde kâtiplik vazifesi alan Âşık Çelebi, daha sonra Emîr Sultan vakfına mütevelli tayin edil­di (1541). Burada beş yıl görev yaptık­tan sonra Bursa vakıflarını teftiş eden Rûşenîzâde’nin kendisi hakkında iyi bir rapor vermemesi sonucu bu vazifeden azledildi ve İstanbul’a döndü (1546). Âşık Çelebi Bursa’da iken bir ara vebaya yakalanmışsa da bir süre sonra iyileşmiş­tir.

Bursa dönüşünde, eski hocası Emîr Gîsû sayesinde İstanbul’da mahkeme kâtibi olan Âşık Çelebi, daha sonra divan kâtipleri reisi Receb Çelebi’nin ölü­mü üzerine bu göreve aday gösterilmiş­se de başkalarının da bu işi ele geçir­mek için araya girmeleri yüzünden bu vazifeyi elde edememiştir. Bu olaydan sonra bir süre Ebüssuüd’a kâtiplik ya­pan Âşık Çelebi, hocası Muhyiddin’in öl­mesi sebebiyle zorlukla da olsa icazet­namesini aldı (1547), Mülâzım olabilme­si için kendisini yine eski hocası Emîr Gîsû destekledi ve kazasker Bostanzâde müracaatını kabul ederek onu mülâzım kaydetti. Böylece Âşık Çelebi ilk kadılık görevine Silivri’de başladı ve aynı yıl evlendi (1550). Daha sonra da kendisini Si­livri’den Priştine’ye naklettirdi. Priştine’-den Serfiçe’ye alınan Âşık Çelebi bek­lenmedik bir anda görevinden azledilin­ce hem maddî sıkıntı çekti, hem de tez­kiresi üzerindeki çalışmaları aksadı. Fa­kat bu sıkıntı uzun sürmemiş, birkaç ay sonra Narda’ya (bugünkü Arta) tayin edil­mişse de Narda’nın eski kadısı olan ve çeşitli yolsuzlukları yüzünden görevin­den alman Mûsâ Kadı’nın ve ona bu kö­tü işlerinde yardımcı olan Narda Voyvo­dası Ferruh Kethüdâ’nın entrikaları so­nucu yine azledildi, ancak çok kısa bir süre sonra Manavgat’a bağlı Alâiye’ye (Alanya) kadı olarak gönderildi. Narda hadisesinden dolayı çok üzülen Aşık Çe­lebi, tezkiresinde bu olayı uzun uzadıya anlatır ve “Zulm” kelimesini buna tarih düşürür (970/1562-63).

Âşık Çelebi Alâiye’de de çok kalmadı. Kanunî Sultan Süleyman’ın. “Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi” mıs­raı ile başlayan ünlü gazelini tahmis ederek padişaha sundu ve nüfuzlu dost­larının da araya girmesiyle Niğbolu ka­dılığını elde etti. Buradan da Rusçuk’a bağlı Çernovi kadılığına getirildi. Âşık Çelebi’nin buralarda çok mesut olduğu­nu. Tezkiresindeki “Tuna” redifli yirmi beş beyitlik manzumesinden öğrenmek­teyiz. Bir hadise üzerine 1566’da tekrar azledilen Âşık Çelebi, II. Selim’e Sigetvar dönüşünde bir gazelle bir ar­zuhal sundu, bunun neticesinde Karatova (Köstendil’de bir kaza, şimdi Bulgaris­tan’da) kadılığına tayin edildi, ancak 1569’da bu vazifeden de azledildi. Yalnız bu arada tezkiresini bitirdi ve II. Selim’e sundu (1568). Eserinde her şeyden bık­tığını yazan Âşık Çelebi, padişahtan ken­disi için sadece bir nakîbüleşraflık is­temiştir. Bu arada Arapça Zeylü’ş-Şakâ’ik’mı da tamamladı ve Sokullu Meh­med Paşa’ya sundu. Bütün bu çabaları­nın sonunda kendisine Üsküp kadılığı verildi. Ancak Âşık Çelebi Üsküp’te zâtülcenp hastalığına yakalandı ve 979 Şa­ban sonlarında kurtulama­yarak öldü. Evliya Çelebi, Âşık Çelebi’­nin mezar taşında Cİnânî tarafından ya­zılan, “Âşık sefer eyledi cihandan” tarih mısraının yazılı olduğunu kaydeder.

Nesirde olduğu kadar nazımda da ma­haret sahibi olan Âşık Çelebi’nin rindmeşrep. hoşsohbet, arkadaş canlısı, ve­fakâr ve zeki şahsiyetinin yanı sıra çok keskin bir gözlemci de olduğu, ünlü eseri Meşâirü’ş-şuarâ’da açıkça görülür. Mah­las olarak Âşık adını seçmesi ise onun güzellere düşkünlüğünü ve hayata bağ­lılığını göstermektedir. Türkçe’den baş­ka Arapça ve Farsça’yı da çok iyi bilen Âşık Çelebi asıl şöhretini, klasik edebi­yatımızın gerçekten en önemli ve güve­nilir kaynaklarından biri olan tezkiresiyle yapmıştır. Tezkiresinde kullandığı süslü nesir üslûbu da ayrıca eserin bir özelli­ğini teşkil etmektedir, Arkadaşlarını, eğ­lence yerlerini, hatta kişilerin özel haya­tı ile ilgili ayrıntıları öylesine güzel bir dille anlatır ki canlı tasvirleriyle okuyu­cuyu âdeta çizdiği tablonun içine çeker. Nesrine göre nazmı oldukça basittir.