ANTROPOLOJİNİN DİĞER İNSAN VE TOPLUM BİLİMLERİ İÇİNDEKİ YERİ

ANTROPOLOJİNİN DİĞER İNSAN VE TOPLUM BİLİMLERİ İÇİNDEKİ YERİ

Irk: Morfolojik farklılıklara dayanarak insanların sınıflandırılması sonucunda ortaya çıkan biyolojik gruplar, bu ölçütlere göre insan türünün alt değişkeleridir.
 

Antropoloji, özellikle çalışma alanının dünya ölçeğindeki genişliği (evrenselliği), bütüncülüğü, karşılaştırmacı doğası, kültürel göreciliği nedeniyle ve alan çalışma­sı yöntemi çerçevesinde uyguladığı tekniklerle diğer sosyal bilimlerden farklılaş­mıştır. Sosyal bilimler, esas olarak, 19. yüzyılın başlarından itibaren gelişen ve fel­sefenin içinden çıkarak bağımsız disiplinler ve uzmanlık alanları halinde özelleşen bilimlerdir. Bu özelleşme içinde bugünkü klasik sosyal bilimler (sosyoloji, iktisat, psikoloji, siyaset bilimi ve tarih), esas olarak modernleşmiş Batı toplumunu mey­dana getiren kurumların incelendiği alanlar olarak ayrışırken, antropoloji Batı’nın
karşıtının ya da Batı dışında kalanın, yani modern olmayanın ya da o zamanların deyimiyle ilkelin incelenmesine yönelmiştir. Ünlü Amerikalı sosyal kuramcı Imma- nuel Wallerstein uzmanlaşan toplumsal bilimlerin akademik farklılaşması içinde, antropolojinin Batı’nın karşıtını (alana çıkarak) araştırmaya yöneldiğini; diğer sos­yal bilimler içinse temel verileri tarihin (arşivin) sağladığını belirtir. Şu halde, tarih temel olmak kaydıyla, iktisat, siyaset bilimi ve sosyoloji Batı dünyasında kolektif insan etkinliğinin karşılık geldiği üç ayrı düzlemi ya da alanı, tarihsel veriyi esas alarak, çalışma konusu haline getirmiştir. Birinci alan ekonomi alanıdır ve iktisat bilimi piyasanın bir işlevi olarak bu alanı ele alır. İkinci alan devlet alanıdır ve si­yaset bilimi bu alanı siyasal süreç ve kurumların bir işlevi olara görme eğiliminde­dir. Üçüncü alan toplum ya da kültür alanıdır ve sosyoloji bu alanı çeşitli alt ku­rumlar üzerinden ele alır. Sosyal bilimlerin ortaya çıkış paradigmasına göre bu alanlar Batı’daki tarihsel gelişimin (değişimin) yani tarihin bir sonucudur ve bugün kararlılık kazanarak toplumu meydana getiren olmazsa olmaz alanlar olarak haya­tı bütünleştirmektedir. Ancak bu ilerlemeci paradigmaya göre Batı’daki toplumsal ve kültürel hayatı bu bütünlüğü içinde kavramak, tarihsel gelişmenin sonucunda ortaya çıkan karmaşıklık yüzünden mümkün değildir ve bu yüzden bu hayat sözü edilen bu işlevsel alanlara bölünerek incelenmek zorundadır. Zira bu alanlar işlev­sel bir bütünlük halinde toplumsal hayatın parçalarıdır. Antropoloji ise diğer (Ba­tı’nın dışında kalan) dünyaya yönelmiş bir disiplin olarak, hem tarihin hem diğer sosyal bilimlerin Batı’yı incelerken parçalara ayırdıkları olguların (işlevlerin) tümü­nü birarada görmek ve incelemek durumundadır. Zira yine aynı paradigmaya gö­re, Batı dışında kalan, tarihsel süreç içinde benzer bir karmaşıklığa uğramadığı için, bütün toplumsal ve kültürel işleyişlerin birarada görülebileceği ve incelenebi­leceği basit bütünlükler halindedir. Dolayısıyla antropologlara bırakılan alan otan­tik, el değmemiş, hatta vahşi yerlilerin bulunduğu bir yerdir. Bu yer, aynı zamanda tarihin olmadığı ya da tarihsel dinamiklerin işlemediği bir yer olarak tanımlanmış­tır. Zira 19. yüzyılın ilerlemeci şemasında tarih, yazının icadından başlayıp o günün modern Batı dünyasına uzanan bir gelişme hikâyesi olarak kurgulanmaktaydı ve Batı dışında kalan bu tarihsel ilerlemenin dışında kalmış, ona katılamamış, dola­yısıyla durağan ve bu halleriyle Batı’nın aksi olarak görülmekteydi. Bu yüzden ilk antropoloji tarihsel olguyu inkâr etmek eğilimdeydi; Cohn’un (1990) ifadesiyle on­ların alanı tarihin ve zamanın dışındaki bir yerlerdeydi. Antropologlar uzunca bir zaman, böyle değişmemiş kültürleri bulup incelemek ve tanıtmakla uğraşmışlardı. Özellikle alan çalışmasının konusu, antropologların aralarında çalıştığı insanların, etnografik bir sunuş içinde ve kültür kavramı çerçevesinde kurulan değişmemişli- ği olmaktaydı. Dolayısıyle sosyal ve kültürel antropolojinin alan çalışmaları, tarihi­nin büyük bir bölümünde ister istemez sömürgeci kuruluş içinde yapılmış ve ant­ropoloji zımnen sömürgeleştirilmiş halkların araştırıldığı bir alan olarak kabul edil­miştir. Bu çerçevede antropoloji, çalışma alanının özellikleri gereği, yukarıdaki bü­tün alanları (işlevleri) biraraya getiren bütüncü bir kültür kuramına yönelmiştir. Ayrıca antropolojinin başlangıçta tanımladığı kültür kavramının içeriği, ancak bu gibi küçük ölçekli, hatta yalıtılmış topluluklarda görülebilecek bir içerik olmak ba­kımından işlevseldi de. Bu nedenle antropoloji, oluşum yıllarında, tarihsel bakışa ve karmaşık üretim-sınıf ilişkilerine yönelmemiş ve bunları içermemiştir. Zaman içinde bu bakış açısı, antropoloji için bir avantaj haline gelmiştir. Zira bütünü gör­mek ve bunun için teknikler geliştirmek, 20. yüzyılda gündeme giren yorumlama- cı ve anlamacı sosyal bilim yöntemlerinin de temeli olmuştur. Batılı sosyal bilim paradigması, ister istemez pozitivist bir yöntemi benimsemişti. Onlar toplumsal bü­
tünlüğü işlevlere bölüyor ve bu parçalar üzerinde, daha çok niceliksel tekniklerle çalışarak, neden-sonuç ilişkileri kuruyorlardı. Oysa daha 18. yüzyılda insan görün­güsüne bakışta farklı bir yaklaşım gelişmeye başlamıştı. İtalyan filozofu Vico (1668­1744), Yeni Bilim başlıklı eserinde, medeni toplum dünyasının tamamen insan eliyle yaratılmış olduğunu ve insanın kendi yarattığı bu dünyayı bilmek ve tanımak isteyeceğini söyleyerek, sosyal bilimler için bir hareket noktası sağlamıştı. Bu ha­reket noktasına göre, beşerî dünya ile fiziksel dünya arasında fark vardı. Dolayısıy­la fiziksel dünyayı bilmek ve tanımak için geliştirilecek yöntem ve tekniklerle be­şerî dünyayı bilmek ve tanımak için geliştirilecek yöntem ve teknikler, ister iste­mez birbirinden farklı olacaktı. Alman filozofu Herder (1744-1803) bu vurguyu ge­liştirdi. Herder, insanın türsel ortaklığına karşın, onun yarattığı kültürlerin kendine özgülüğünü vurguladı ve tarihin içinde ayrı ayrı ve kendi dinamiği içinde inşa olan kültürlerin farklı insanlar yarattığını temellendirdi. Dolayısıyla bu insanların için­de yaşadığı kültürün, o kültürü yaratan tarihin ve çevrenin bilgisi olmadan o insa­nı anlamak da imkânsızdı. Bu nedenle, fiziksel dünyaya ilişkin bilimlerin aksine, bütün kültürlere uygulanabilecek tek bir yöntem ve hepsi hakkında ortak bir şey söyleyebilecek bir bilimsel anlatı mümkün değildi. Bu görüş Alman filozof Wil- helm Dilthey’ın (1833-1911) bilim felsefesi içinde açıklık kazandı. Dilthey, bilimle­ri yöntemsel bakımdan ikiye ayırmış ve tin bilimleri-fen bilimleri ayrımını metodo­lojik açıdan temellendirmiştir. Dilthey’ın tin bilimleri diye sınıflandırdığı bilimler, kültür bilimleri olarak da adlandırılmıştır. Dilthey’a göre kültür bilimleri alanında çalışanlar, zorunlu olarak insan yaratıları üzerinde çalışacaktır. İnsan yaratılarını gözlemlemek ise, inceleyenin aslında zorunlu olarak kendisinin de katıldığı ve kendisinin içinde yer aldığı süreçleri gözlemlemek anlamına gelmektedir. Dolayı­sıyla tin ya da kültür bilimleri betimleyici ya da açıklayıcı olamazlar. Zihnin içine girdiği bir sürecin gözlemlenmesi, o zihnin o sürece nasıl baktığını, onu nasıl gö­rüp anlamlandırdığını bilebilmekle mümkündür. Bu nedenle Dilthey, neden-sonuç ilişkilerinin gözlemine dayanan genel açıklama ya da betimleme yerine, beşerî fa­aliyeti anlamayı esas alan bir yöntem önerir. Anlama, Dilthey’a göre toplumsal ve kültürel yaratılara sempatik (içeriden) yaklaşma ve sezgiyle kavrama gibi zor me­todolojik süreçleri içerir. Anlamak için o yaratı alanının özel tarihini bilmek ve öz­nenin zihninden bakabilmek gerekir. Hem özel tarihe ve her özne için ayrı tarih- selliklere yaptığı vurgu hem de metodolojik olarak merkeze anlama etkinliğini koymasıyla Dilthey’cı yöntem, diğer sosyal bilimlerin uzağına düşer. Zira diğer sosyal bilimler, hem genel açıklamaya (kurama hatta yasalara) yönelen hem de ilerlemeci ve tek hatlı tarih görüşünü esas alan bir metodolojik geleneği benimse­miştir. Ancak aksine Dilthey’cı yöntem hemen antropolojinin çalışma tarzıyla uz- laşmış ve antropolojiye içerilmiştir. Bu içerilmeyi temsil eden en önemli isim Ame­rikan antropolojisinin kurucusu sayabileceğimiz Franz Boas’tır. Boas (1858-1942), tıpkı Dilthey gibi, bilme etkinliğinin kültürden kaynaklandığını, bu yüzden evrim­cilerin karşılaştırma yaklaşımının geçersiz olduğunu öne sürmekteydi. Boas ve öğ­rencileri özellikle Amerikan yerlilerinin kapatıldığı rezervasyon kamplarında, onla­rın kültürel hayatının yitip gittiğini düşünerek uzun süren alan araştırmaları ger­çekleştirmişler ve bu araştırmalarını katılarak gözlem tekniği ile sürdürmüşlerdir. Böylelikle tekil kültürlerin anlaşılması için geçerli teknik de belirginleşmiş oldu. Bu, araştırmacının anlamak istediği topluma katılarak gerçekleştirdiği gözlem tek­niğiydi. Bu teknikle çalışmak ve anlamacı bakış açısı, antropolojiyi diğer sosyal bilimlerin yöntem ve tekniklerinden iyice ayrıştırdı.

Oysa antropoloji dışındaki diğer sosyal bilimler, kaynağını Dilthey’dan alan bu geleneğe değil, pozitivizmin kurucusu Auguste Comte’un (1798-1857), fen bilimle­rinin fiziksel dünyayı açıklamak ve onu dönüştürmek konusundaki başarısından il­hamla, aynı yöntemin, yani pozitivizmin beşerî dünyaya da uygulanabileceğini ve bu yolla beşerî-toplumsal dünyanın da açıklanıp dönüştürülebileceğini öne sürdü­ğü pozitivist geleneğe dayanmışlardır.

Öte yandan antropoloji, Batı dışı dünyaya odaklanmış bir disiplin olarak, di­ğer sosyal bilimlerin esas araştırma alanı olan Batılı toplumu çok aşan bir coğraf­yaya yaygın bir bilim haline geldi. Dolayısıyla antropoloji kültürel çeşitliliği kav­ramak bakımından çok avantajlı bir konuma sahip oldu ve yukarıda açıkladığımız ilkeleri geliştirdi.

Bunun yanısıra antropoloji, insanı bütün olarak ele alma yaklaşımıyla, insanın biyolojik yanını ve biyolojik evrimini de göz önünde tutan bir insan anlayışı geliş­tirmiştir. İnsanın biyolojik açıdan incelenmesi ve biyolojik evriminin araştırılması, yukarıdaki anlamacı yöntemin aksine, antropolojinin bu alanlarda doğa tarihi yöntemiyle çalışmasını zorunlu kılmıştır. Doğa tarihi yöntemi, tam anlamıyla pozi- tivist bir yönelimin eseridir. Bu yöntem, doğadaki en güvenilir ve geçerli bilgi kay­nağının bizatihi doğanın kendisi olduğunu kabul ettikten sonra, doğadan nesnel gözlem yoluyla bilgi toplayarak bu bilgiyi sınıflandırmayı ve oradan genellemele­re varmayı öngören bir yöntemdir. Varılan bu genel nitelikler ve ilişkiler, incele­nen konuya ilişkin bir bilimsel yasayla, yani o konu hakkında zaman ve mekân ba­kımından genel-geçerliği olan bir önermeyle taçlanır.

Yorumlamacılık: Her türden yazılı ve sözlü metnin, tarihsel olayların, doğadaki süreçlerin ve bütün yaşam deneyimlerinin en iyi nasıl anlaşılabileceğine dair anlamacı girişim; olan ve olmuş herşeyin izleyenin gözünden, onun yorumuyla görülebilmesini amaçlayan yöntemsel arayıştır.

Antropoloji bu tarihsel konumlanışma bağlı olarak bir yanıyla sosyolojiye, bir yanıyla biyolojiye ve bir yanıyla tarihe dayanan; hem bütüncü yaklaşımı gereği sosyal bilimlerin tamamıyla alışveriş içinde bulunan hem de sosyal bilimlerle biyo­loji arasında köprü kuran bir bilim olarak tanımlanabilir. Buna bağlı olarak antro­poloji, bir yandan pozitif bilimlerin pozitivist yöntemlerini (doğa tarihi yöntemini) kullanan nomotetik bir bilimsel eğilim içindeyken; öte yandan kültüre anlamacı yaklaşımın zorunlu bir sonucu olarak her kültürü içeriden, özgül kuruluşu ve ken­dine özgülüğü açısından anlamaya yarayacak idyografik bir bilimsel inşa girişimi­ni de birarada barındırabilen özel bir bilimsel konuma sahiptir.