ANTİK ÇAĞ FELSEFESİ

383

 

ANTİK ÇAĞ FELSEFESİ

 

Antik Çağ Felsefesi
denildiğinde yaklaşık M.Ö. VUI’den M.S.V. yüzyıla kadar geçen 13 asırlık bir
dönemde ortaya çıkıp gelişen felsefi düşünce ve akımlar söz konusu edilir. Bu
13 asırlık zaman dilimi fclsci’i düşüncenin ortaya çıkışı, oluşumu ve gelişimi
bakımından yakın­lıklar, benzerlikler, etkiler taşıdığı gibi, çatış­maları,
aynı konu ve sorunların farklı, hatta karşıt açıklama ve yorumlarını da içerir.
Ayrı­ca felsefi konu ve sorunların tek tek filozofla­ra göre açıklanıp
yorumlandığı, birer felsefi ekol ve felsefi akımlar boyutu kazandığı da bir
gerçektir.

Felsefe tarihinin bu
başlangıç dönemi “antik felsefe” şeklinde tanımlanmasına karşılık, bu
felsefe içinde eski Yunan felsefesi ve aynı za­manda bilimi ve Roma felsefesi
ele alınır. Fa­kat Roma felsefesi, Yunan felsefesinin ele alıp tartıştığı konu
ve sorunlara temelde bağlı kalmış, hatta ondan biraz daha sönük kalmış,
dolayısıyla bu konu ve sorunlara köklü yakla­şımlar getirememiştir.

Bu bakımdan on üç
asırlık zaman diliminin kendi içinde, felsefi konu ve sorunların ortaya konulup
tartışılmasına göre, tasnif edilmesi mümkündür. Kuşkusuz Antik Çağ Felsefesi,
değişik açılardan tasnif edilebilir. Sözgelimi genel olarak tarihi akışa göre
şöyle bir tasnif yapılabilir:

1- Sokrates
öncesi filozoflar döne­mi. Sokrates’e kadar uzanan dönemde yaşa­yan bütün
filozoflar buraya dahil edilir.

2- Kla­sik
felsefe dönemi: Bu dönemde Sokrates, Pla­ton ve Aristoteles gibi sistem kurmuş
büyük fi­lozoflar yer almakladır;

3-
Hellcnistik dönem: Aristoteles’in ölümünden (M.Ö. 322) Hz.İ-sa’nın doğuşuna
kadar geçen dönem;

4- Ro­ma
dönemi: Hz. İsa’nın doğumundan V. yüzyı­la kadarki dönem.

Bu tarihi bakımdan
yapılan ayrım için felse­fenin ele aldığı konulan şu şekilde belirlemek
mümkündür:

Birinci dönem tabiat
felsefesi şeklinde nite-

lendirilmiş olup bu
dönemde ele alınan temel sorun, evrenin esasının ve doğanın ne olduğu ve nasıl
meydana geldiği, varlıkların nereden ve nasıl meydana çıktıkları sorunudur.

İkinci dönemde
Sofistler ve özellikle Sokra­tes ile birlikle insan sorununa yöneliş başlar.
“İnsan nedir?” sorusu çerçevesinde sorunlar üretilir ve tartışılır.
Ayrıca bilgi ve ahlak alan­ları veya sorunları bağımsız konular olarak or­taya
çıkarlar. Yani felsefenin inceleme alanı doğadan insana yönelirken, insan,
insanın ha­yatı, mutluluğu, ahlak, erdem gibi konular tar­tışılır. Ancak bu
dönemde Platon ve Aristote­les, insan sorununun yanında tabiatın incelen­mesine
de eğilirler, yani bir sistem oluşturma­ya çalışırlar.

Üçüncü dönemde
Stoacılık, Epikürcülük ve Şüphecilik (septisizm) akımlarıyla felsefenin
“ahlaklı ya da erdemli hayat nedir?”, “İnsan na­sıl mutlu
olabilir?”, “İnsanın mutluluğu nere­dedir” soruları ortaya
konulur.

Dördüncü dönem olan
Roma döneminde ise daha önceki dönemde veya dönemlerde İlerİ sürülmüş sorunların
anlaşılmaya çalışıl­ması ve bunların tartışılması en önemli felsefi
araştırmalar olarak ortaya çıkar. Ayrıca gide­rek daha belirleyici olarak
felsefeyle Hıristi­yanlık esaslarının uzlaştırılmaya çalışıldığı gö­rülür.

Felsefi düşüncenin
gelişimi bakımından bel­li başlı temel ayrımlara bakmak Anıik Çağ fel­sefesinin
incelediği konuları, alanları, bunla­rın incelenme yöntemlerinin ortaya
çıkartılma­sı içindir. Antik felsefenin başlangıç yeri olan ve bu nedenle
İyonya felsefesi olarak da adlan­dırılan evrede, felsefenin incelediği temel
alan, “kosmos”, daha dar anlamında doğadır. Fakat bu dönemde kosmos
veya doğanın çeşit­li yönlerden araştırılarak bütünlüğe ulaşılma­sından çok,
sözkonusu bütünlüğü açıklayacağı sanılan tek bir neden üzerinde durulduğu gö­rülmektedir.
Başka söyleyişle, kosmos’un ken­dinde var olduğu kabul edilen düzen, uyum ve
güzelliğin bütünlüğü meydana getiren asıl maddeyle aynı mahiyette olduğu
varsayıldığın-dan bunun ne olduğu araştırıldı. Antik felsefe­nin ilk felsefi
okulu olan Milct Okulu’nun üç filozofundan Thales, bu ana maddenin, yani
arkhenin su olduğunu ileri sürdü. Thalcs’c gö­re su nasıl varlıkta canlılığa
neden oluyorsa, aynı şekilde nitelik değis.imleriyle kosmoslaki varlık
türlerinin çoğalmasını da sağlıyor olma­lıydı. Kosmos’un ana maddesi su canlı
olduğu­na ve bütün varlıklarda değişik nitelikte su bu­lunduğuna göre her şey
canlıdır. Bu bakım­dan Thales’İn felsefesi canlıcılık (Hylesoizm) olarak da
adlandırılır. Su aynı zamanda son­suzdur ve yeryüzü bir levha gibi bu sonsuz su­yun,
yani “Okyanus”un üzerinde durmaktadır. Depremler suyun dal gala
nmasıyla oluşmakta­dır. Öle yandan bir bilim adamı da olan Tha­les matematik,
astronomi, coğrafya vb. bilim alanlarında da araştırmalar yapmıştır. Onun, M.Ö.
585 yılındaki güneş tutulmasını önceden haber verdiğini Herodol bildirmekledir.

Milet Okulu’nun öteki
iki filozofundan Anaksimandros’a göre ana madde bilinmeyen ve sınırsız olması
gereken şeydir ki, buna “a peiron” denir. Anaksimandros, canlı
hayatın evrimini hatırlatır şekilde, hayatın önce deniz­lerde başladığını, daha
sonra karaya çıkıldığı­nı ve denizde yaşarken sahip olunan yapının karada
dönüşüme uğradığını belirtir. “Apei-ron”dakizıt nitelikler varlığın
oluş ve yok olu­şunu hazırlar. Ayrıca Anaksimandros’un ilk kez yeryüzündeki
kara parçalarının haritasını yaptığı bilinmekledir.

Milet Okulu’nun diğer
filozofu Anaksime-nes arkhe olarak “hava”yi ileri sürdü. Kosmos ile
insan bedeni arasında bir karşılaştırma ya­pan Anaksimenes, insan bedeninin
yaşaması­nı bu havaya dayandırır. O, ruhun varlığına da işaret etmiş ancak
bunun maddi olduğunu be­lirtmiştir.

Milet Okulu kosmos’un
ana maddesinin ne olduğunu araştırırken bu ana madden in varlık­la
“oluşu” nasıl hazırladığı konusunu karanlık bırakmıştı. Oluş sorunu
başta Herakleitos ol­mak üzere Elea Okulu fitozoflarıyla Pythago-rascilar
tarafından değişik görüşler ileri sürül­mek suretiyle tartışılmıştır.
Herakleitos kos­mos’un ana maddesini “aleş” olarak nitelendi­rirken,
aynı zamanda kosmostaki hareket, de­ğişim ve oluşu da buna dayanarak açıklama
yo-

luna gitti. Ona göre
Kosmos’ta sürekli bir oluş sözkonusudur. Herşey akmaktadır, her nesne
durmaksızın hareket etmekte ve değiş­mektedir. Fakat bu sürekli oluşu
düzenleyen ve asla değişmeyen şey İse Logos (akıl, yasa, il-ke)lur.

Buna karşılık Elea
Okulu Kosmos’ta ve Var-lık’ta hiçbir hareketin, değişimin ve oluşun sözkonusu
edilemeyceğİnİ ileri sürmüştür. Okulun kurucusu olan Parmcnidcs sadece
“Bir” olan “Varlık”ın varolduğunu, bu nedenle bu varlıkta
hareketin, değişimin ve oluşun söz­konusu edilmesinin mantık bakımından kabul
edilemez bir çelişkiyi doğuracağını belirtir. Öğrencisi Zenon, bu
“Bir” varlık önermesini temel alarak hareketin, değişimin ve oluşun,
Hcraklcitos’un savunduğu gibi, kabul edileme­yeceğini, çeşitli örnekler ile
tartıştı. Varlıkta hareket veya değişimin bulunduğunu kabul et­mek var olanın
yok olacağını kabul etmek ya da yok olandan varlığın çıkacağını varsaymak
anlamına geldiğini, bunun ise mantığın çeliş­mezlik ilkesine aykırı olacağını
belirterek red­detti.

Elea Okulu’nun Varlık
anlayışı Kscnofanes tarafından Tek Tanrı inancının açıklanmasın­da temel
alındı. Daha doğrusu Kscnofanes’İn Tek Tanrı kavramı, Elea Okulu’nun
“Bir” Var­lık kavramına dönüştü. Parmenides’in varlık kavramı ve
mantığı temel alan düşünce yönte­mi sonraki filozoflar, hatta Yeni Çağ
filozofla­rı üzerinde de etkili oldu. (Örneğin Platon, Spinozavb.)

Pythagoras ve
Pythagorasçılar ise Kosmo-sun ve Kosmostaki düzen ve uyumun kavra­nıp
açıklanmasında sayıları temel aldılar. On­lara göre her sayının bir değeri
olması gere­kir; bu da nesnelerin mahiyetinin açıklanma­sında anahtar rolü
oynar. Ayrıca Pytlıagorasçı-lar ilk gizli felsefe topluluğunu oluşturmuş ve ruh
göçü (tenasüh) inanışı temeline dayanan bu gizli topluluk bazı ilkeler kabul
ederek ara­larında uygulamıştır. Pythagorasçılar gizli dü­şünceleriyle ve dışa
kapalı örgütlenme biçim-leriyle sonraki yüzyıllarda da varlıklarını sür­dürdüler
ve düşünce tarihinde belli oranda et­kili oldular.

M.Ö.V. yüzyılda
Yunanlıların Persler tara­fından yenilgiye uğratılmaları ve İyonya kent­lerinin
işgal edilmesi üzerine burada yaşayan halk ile birlikte filozof ve sanatçıların
Batıya,ö-zellikle Güney İtalya ve Sicilya kentleriyle ku­zeyde Afrika ve
Makedonya’ya göç ettikleri görüldü. Bunun sonucu olarak felsefe ve bi­lim
İyonya’dan bu bölgelere taşındı. Gerçek­ten bu tarihten sonra Atina bir kültür
kimliği­ne kavuşacak, ayru şekilde Güney italya’da ba­zı kentler de düşünce ve
bilim alanında geliş­melere sahne olacaktır.

Empedokles İyonya
felsefeleriyle Elea Oku-lu’nun görüşlerini birleştirerek Kosmos’un ana maddesi
ve nesnelerin hareket ve oluşları­nı açıklamaya yönelmiş, Kosmos’un ana mad­desi
olarak Thales’in “su”yunu, Anaksİme-nes’in “hava”sını,
Herakleİtos’un “ateş”ini ala­rak, dördüncü unsur olan toprağı da
kendisi ekleyip, dört unsur (anastr-i eıbaa) Öğretisini ileri sürmüştür. Her
varlığın veya nesnenin meydana gelmesi bu dört unsurun belli oran­larda
birleşmesiyle mümkün olmaktadır. Bu dört unsur Parmenides’in
“Varlık”ı gibi değiş­mezdir. Ancak Kozmostaki nesnelerin meyda­na
gelmesi için bu dört unsuru birleştirici baş­ka bir şeyin olması gerekir ki,
Empodekles bu­na sevgi ve nefret der. Kosmostakİ hareketi, değişmeyi ve oluşu
meydana getiren sevgi ve nefrettir. Fakat bu iki özellik dört unsurun dı­şında
değerlendirilmiştir. Empedokles bir yan­dan kendinden önceki görüşleri belli
bir sis­tem içinde birleştirip açıklamaya çalışırken, kendinden sonraki
görüşleri de etkilemiştir.

Nitekim Atomcu görüşün
oluşmasında Em-pedokles’in felsefesi bir hareket noktası işlevi görecek,
Anaksagoras dört unsur yerine sade­ce tek bi madde, “spermate”, yani
zerrecik kav­ramını, sevgi ve nefret yerine de “Nous” kavra­mını
koyacaktır. Zerreciklere, nesneyi meyda­na getirmek üzere ilk hareketi veren
Nous’tur ve daha sonra zerreciklerin denetimini sürdü­rür. Bu zerrecikler,
kendi yapılarındaki özel­likler gereği bir araya gelerek nesneleri oluştu­rurlar
ki, birleşen zerreciklerin amacı, meyda­na getirdikleri nesneler olmaktadır.
Yani Em­pedokles dört unsurun bir araya gelmesini raslantıya bağlarken,
Anaksagoras zerreciklerin hareketini belli bir amaca yönelmiş olarak açıklıyor,
öyleyse evrende bir amaçlılık (tele-olojik) ilkesi hakimdir.

Empedokles ve
Anaksagoras’ın henüz pek açık olmasa da maddeyi temel alan açıklama­larını
Leukippos, özellikle de Demokritos ge­liştirip ilk atom teorisini ileri
sürmüşlerdir. Demokritos’a göre kosmos’un ve varlığın te­meli parçalanamayan en
küçük şey, yani “ato-ma”dır. Atomların nicelik özellikleri bir araya
gelerek nesnelerin meydana gelmesini sağla­maktadır. Sürekli hareket halinde
olan atom­ların hareketlerini gerçekleştirdikleri bir orta­ma İhtiyaçları
vardır ki, bu “boş mekan”dır. Boş mekan madde değildir, varlığı
yoktur, ama atomun hareketi İçin gereklidir. Atomla­rın hareketleri sahip
oldukları nicel özellikler dolayısıyla zorunlu ve mekaniktir. Böylece De­mokritos
maddeyi temel alan atom teorisini bir sistem halinde ortaya koyar ve madde ayrı­mını
da felsefeye yerleştirir. İnsanın bedeni gi­bi ruhu da atomların birleşmesinin
bir sonucu­dur. Uyku gibi ölüm de atomların bu hareket­lerine bağlıdır.

Sofistler İle Antik
Çağ felsefesi yeni bir dö­neme adım atar. Sofistler kendilerine kadar gelen
düşünceleri bir eleştiri süzgecinden geçi­rirler. Buna göre insan, Kosmos’un
ana mad­desinin ne olduğunu araştırmadan önce, böy­le bir araştırmaya yönelen
öznenin yetenek ve gücüne bakmalıdır. Üstelik aynı konuya he­men birbiriyle hiç
benzerlik göstermeyen ce­vaplar verilmiştir. O halde Kosmos’un tümel bilgisini,
yani tümel gerçekliği elde etmek mümkün olmamalıdır. Hatta tümel bir gerçek­liğin
bulunup bulunmadığını bile bilmiyoruz, bilemeyiz. Çünkü insan sınırlı bir
varlıktır, ye­tenekleri ve gücü de sınırlıdır. Kaldı ki, bilgi kaynağımız olan
duyumlarımız değişen şartla­ra göre değişen bilgiler vermektedir. Bu ba­kımdan sofistler
tümel gerçekliğin peşinde koşmak yerine, yararlı ve pratik bilgiler ile
ye-tinilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

Sofistlerin ünlü
temsilcisi Protagoras, “insan herşeyin ölçüsüdür” diyerek hakikatin
birey olarak insana göre doğru olduğunu, izafi bir anlam ifade edeceğini ileri
sürdü. Buna bağlı olarak herhangi bir konuda kesin bir yargıda bulunmamızın
sözkonusu olamayacağını, bil­ginin de yarara dayandığını belirtir. Tanrıların
ne var oldukları, ne de olmadıkları hususunda kesin bir ispatın mümkün
olamayacağını söy­ler. Gorgias ise Protagoras’dan daha ileri gide­rek hiçbir
şeyin var olmadığını; var olsa bile bi­linemeyeceğini; bilinse de bilginin
başkaları­na aktarılamayacağını savunarak, şüphecilik ve agnostisizme kapı
açar.

Sofistler ayrıca toplum,
hukuk, siyaset, ada­let, ahlak gibi konulara karşın da eleştiriler yö­neltmişler
ve bunların tartışılmasını sağlamış-lardır.Prodİkos dinin insanlarca pratik
ihtiyaç­ları karşılamak amacıyla “ortaya konmuş oldu­ğunu”; Krİtİas,
din ve ahlak kurallarının zeki ve kurnaz yöneticilerin kendi buyruklarına İta­at
edilmeyi sağlamak için oluşturulduğunu; Thrasymakhos hukuk ve adalet denilen
şeyin toplumda güçlü ve egemen olan kimselerin güç ve egemenliklerini korumak
ve sürdür­mek için konulduğunu; buna karşılık Kallikles toplumdaki güçsüzlerin
kendilerini korumak İçin hukuk, adalet, ahlak gibi kural ve değerle­ri
oluşturduklarını ileri sürdüler. Böylece So­fistler “doğal olan” ve
“İnsanlar tarafından ko­nulmuş olan”, yani “doğal olmayan”
ayrımını getirdiler ki, böylece doğal hukuk-pozİtif hu­kuk ayrımının temelini
attılar.

Sofistlerin felsefede
açtıkları çığır, Antik Çağ Felsefesinin yeni yönünü de belirlemiş ol­du. Artık
insan ve insana İlişkin sorunlar felse­fenin tartışma alanının temel konuları
haline geldi. Nitekim insan, toplum, yönetim, din, ah­lak gibi konularda
Sofistlerin yıkıcı olarak ni­telenen etkilerini ortadan kaldırmayı da amaç­layan
Sokrates, Sofistlere karşı çıkar. Sofistle­rin İnsanın temel alan incelemeleri
Sokrates tarafından da paylaşılmakla birlikte, tümel bir hakikatin olmadığı,
insana göre hakikatin ve bilginin değiştiği gibi sonucu itibariyle yıkıcı olan
görüşleri reddeden Sokrates, bütün in­sanların ortak ve tümel yetilere, yani
akıla sa-hib olduklarını, dolayısıyla bilginin, ahlak ve iman gibi temel
değerlerin tümel kavramların­da, insanların tümümün özelliklerini yansıtan

yönler bulunduğunu
ileri sürdü. Bunu ispatla­mak İçin de Sokrates kendine özgü “Mayötik”
(Doğurtma) yöntemini uyguladı. Ancak Sok-rates’in üzerinde ısrarla ve önemle durduğu
konu ahlak alanı oldu. Ona göre her insanda aynı olan akıl gözönünde
tutulduğunda ahlaki kuralların ve davranışların da aynı olduğu yar­gısına
varmak mümkündür. Yani ahlakın ama­cı olan iyi, bütün insanlarda akıl gibi
ortaktır, iyinin kaynağı akıl olduğuna göre, insan iyi ve kötünün ne olduğunu
bilebilir. Ancak bunun İçin düşüncenin yöntemli bir biçimde yürütül­mesi
gerekir. Bu yapıldığında iyilik, kötülük, erdem gibi ahlaki değerlerin
insanlara ya da toplumlara göre değişmediği anlaşılır. Çünkü bunlar, kaynağı
akıl olmaları dolayısıyla insan­da gizli olarak bulunmaktadır. Önemli olan
yöntemli düşünmek suretiyle bunu insanın ru­hunda ortaya çıkartabilmektir.
İnsan ahlaklı, yani erdemli olabilmek için bilgili olmak duru­mundadır. Erdem
ise mutluluğu sağlayan tek değerdir, dolayısıyla mutlu olmak da ancak bil­giyle
mümkün olabilir. Onun için Sokrates ah­lakına “Eudaimonist”, yani
mutluluk ahlakı da denilir ki, hemen bütün Antik Çağ filozofları mutluluğu bu
bağlamda ele almışlardır. Sokra­tes, yaşadığı dönemde, özellikle gençler üze­rinde
ve sonraki felsefe okulları üzerinde etki­li oldu. Nitekim Sokrates’ten sonra
Sokratesçi Okullar olarak bilinen akımlar, yani Antisthe-nes’in Kinikler Okulu,
Aristippos’un Kyrene Okulu, Eukleides’inMegara Okulu ortaya çık­tı.

Sokrates’İn Öğrencisi
Platon, “idea” kavra­mından hareketle felsefi sistemini kurmaya yö­neldi.
Antik Çağın ilk sistematik filozofu ola­rak tanınan Platon, felsefesini idea
kavramı üzerine oturtmuş, tüm doğa ve İnsan dünyası­nı temellendirmek ve açıklamak
amacını taşı­yan bir sistem olarak felsefe tarihine geçmiş­tir. Platon
felsefesini dialoglar şeklinde ortaya koyarken kendi düşüncelerini hocası Sokra­tes’İn
ağzından açıklamıştır.

Platon’a göre gerçek
varlık, duyular ile algı­lanan duyulur dünya değil, idealar dünyasıdır. İdealar
dünyasında bulunan her ideanın duyu­lur dünyada bir gölgesi vardır. İşte
duyulur

dünyadaki maddi
nesneler birer gölge varlık­tır. Dünyadaki her görünen varlığın, yani göl­ge
varlığın idealar dünyasında aslı, gerçek ola­nı, ilk örneği (arketipi)
bulunmaktadır. İdea­lar ancak akılla kavranır, duyumlarla idealan algılanması
mümkün değildir. İdcaların akılla kavranmasında duyulur dünya bir
“İşaret” gö­revi görür. Bu bakımdan İdealar duyuların ta­nıttığı
değişme ve çokluk dünyasının değişme­yen ilkeleri, kaynaklan ve asılları olarak
ta­nımlanabilir. İdealar çokluğa karşı birliği, de­ğişme ve sonluluğa karşı da
değişmezliği ve ka­lıcılığı temsil ederler. Ayrıca İdealar maddi ve cismi
olmayıp ruhsal veya manevi varlıklardır, dolayısıyla zaman ve mekan ile
ilişkileri yok­tur. Kısacası idealar genel kavramlar ya da dü­şüncelerdir.
Görülen maddi varlıkların kayna­ğı, özü bu genel ya da tümel (külli) kavramlar­dır.
Yani, mesela gördüğümüz at’ın özü, zİhnİ-mizdeki at kavramı olmaktadır. Çünkü
at kav­ramı zihnimizde, dolayısıyla gerçektir, gördü­ğümüz at ise
duyumlarımızla algıladığımız bir nesnedir, dolayısıyla gölge varlıktır. Bunu da
ünlü mağara benzetmesiyle ifade etmiştir. İde­alar belli bir hiyerarşi
gözetirler, en üstte ve aynı zamanda cevher bakımından en saf ola­rak iyi
İdeası bulunmaktadır. Tüm bilgilerin ve varlıkların kaynağı olan iyi ideası
nesneleri de aydınlatan ışıktır. İdealar sonsuzdur.. İyi İdeası öteki idealan,
yani nesneleri yönetir. Yani iyi, daha doğrusu en yüce iyi ideası Tan-rı’yla
özdeş, hatta Tanrı’dır.

Platon’a göre ruh,
insan doğmadan önce var­dı, dolayısıyla idealar dünyasını tanır. Bilgi de zaten
ruhun bu duyulur dünyada, daha önce tanıdığı idealan hatırlamasından başka bir
şey değildir. Felsefenin görevi, bu hatırlamayı be­lirgin ve kesin bir duruma
getirerek doğru bil­gilerin elde edilmesini sağlamaktır. Sokra-tes’İn yöntemi
böylece Platon tarafından te-mellendirilmiş olmaktadır.

Ahlak felsefesi
bakımından Platon, Sokrates ve Sokratesçi okullarda olduğu gibi erdem ve
mutluluk kavramlarından hareket eder. Fakat onlar gibi tek bir insanın erdem ve
mutluluğu­nu hedef almaz. İnsan türünün erdemli ve mutlu olması İçin gerekli
şartları gözönünde tutarak araştırmaya girişir. Bu bakımdan ah­lak ile devlet
sistemleri ya da yönetim biçimle­ri arasında doğrudan bir ilişki kurar. Bu da
ideal devlette, yani erdemli devlette gerçekle­şebilir. İdeal devlette halk,
savaşçılar (koruyu­cular) ve yöneticiler arasında devletin gerçek­leşmesini
sağlayıcı bir görev dağılımı yapılır. Bu devlette mal, mülk, çocuk ve kadın
husu­sunda mülkiyetin ortak oluşu şeklinde bir gö­rüşün Platon tarafından ileri
sürüldüğü söylen-mişse de, bunun Platon’un felsefesinde ger­çek temellerinin
bulunmadığı anlaşılmıştır. Fakat ideal devletinde Platon, eşitlik ve özgür­lüğe
ağırlık vermeyerek totaliter bir devlet ta­nımı yapmış, adaletli ve erdemli
devleti bu yönde açıklamaya çalışmıştır.

Platon felsefesi,
özellikle felsefesinin dayan­dığı idca öğretisi sonraki dönemlerde oldukça
etkili olmuş, İskenderiye ve Plalinos aracılığıy­la bir yandan İslâm dünyasına,
öte yandan da Hıristiyan felsefesine nüfuz etmiştir. Platon felsefesi
Ycni-Platonculuk adı altında günü­müze kadar gelen yoğun bîr etkinin sürmesi­ne
kaynaklık etmiştir. Felsefesini açıklamak ve öğrencileriyle tartışmak İçin
“Akademia” adlı bir de okul kurmuştur. Platon’un
“Akade-mia”sına karşılık, Antik Çağın ikinci, ama bazı yönlerde
Platon’dan oldukça farklı, öğrencisi olma yanında felsefi bakımdan ona rakip
olan Aristoteles Lykeion (lise) adını taşıyan okulu­nu kurmuştur. Aristoteles
felsefesinde, Pla­ton’dan farklı olarak, madde ve form kavram­ları önemli yer
tutar. Platon’dan farklı olarak, duyularla algılanan ve tanınan nesneler dünya­sına
ağırlık verir. Aristoteles’e göre idealar, Platon’un savunduğu gibi nesnelerin
dışında, zaman ve mekandan soyutlanmış şeyler olma­yıp varlıkların içinde
bulunan, onlara içkin olan özler (cevher)dİr. Duyularla algıladığı­mız
varlıkların mahiyetinde benzer bir öz ve formvardır. Varlıkların çokluğuna
rağmen on­ların birliğini sağlayan ve temsil eden de bu öz ve formlardır. Form
maddeye biçim kazandı­rır. Varlıkların tek tek ortaya çıkmalarını sağ­lar. Ona
göre öz tek tek varlıklar olup, böyle­ce temelde bulunan gerçek, tek tek
özlerdir. Form ve madde bu özde, fert olarak varlıkta. somut olarak varolan
varlıkta kaynaşmış bir şekilde bulunmaktadır. Fakat form, maddesiz varolmaz,
madde de var olmak için forma ihti­yaç duyar. Öz, böylece, madde ve formun bir­leşmesi
değil, bu birleşmeyi ya da birliği gerek­li kılan şeydir. Bu bakımdan
Aristoteles kendi­sine kadar gelen tartışmalarda birlik ve çok­luk, değişmezlik
ve oluş, gerçektik ve görünüş sorunlarına yeni bir yorum ve çözüm getirir.

Aristoteles’e göre
madde potansiyel halde bulunan şeydir, form ise bu maddeye biçim ka­zandırarak
onu fiil haline getirir. Sözgelimi yontulmamış bir mermer kütlesi, heykele
oranla kuvve halindedir, heykel formuna göre biçimlendiğinde fiil haline geçer.
İşte bütün varlıkların ortaya çıkması böyledir. Ancak var­lıktaki hareket,
değişme, oluş dışardan gelen bir etkiyle ya da mekanik bir tarzda değil, di­namik
bir şekilde olur, Formun, maddede ken­dini gerçekleştirmesi, harekettir.
Evrendeki oluş ta böyledir. Oluşun ortaya çıkmasında maddi neden, formel neden,
hareket ettirici neden ve erek neden olarak dört nedenin bu­lunduğunu ileri
sürer. Evren, form ve madde bakımından hiyerarşik bir yapı arzeder. Yani bir
alt derecede bulunan varlık, kendi üstün­deki derecede bulunan varlığın
maddesi, ken­di altındakinin ise formudur. En altta, bütü­nüyle formsuz “ilk
madde”, en üstte de saf ve­ya mutlak form vardır. Mutlak formun madde­ye
ihtiyacı yoktur, bu form maddeyi harekete geçiren şeydir. Platon’un ‘en yüce
İyi’sine ben­zer ki, bu Tanrı’dır. İşte hareketsiz olmasına rağmen bu mutlak
form, yani Tanrı, evrenin amacı olduğundan ve tek tek varlıklar O’ıııı özleyip
O’na yöneldiği için oluşmakta, hare­ket, değişme ve oluş meydana gelmektedir.
Yani evren ve doğa Tann’ya yönelmekte, ona yükselmek İstemektedir.

Aristoteles bilgi
teorisini de öz, madde ve form bağlamında tememlendirir. Buna bağlı olarak
mantığı (özellikte kıyası) ve tümevarım metodunu kurup geliştirmiştir. Tabiat
felsefe­si, madde ve ruh ilişkisi de madde ve form kav­ramlarına dayandırılarak
tcnıellendirilir. Öte yandan, Platon gibi İdeal devlet tasarımı yeri­ne,
varolan devlet ve yönetimi inceleyerek toplum ve devlet felsefesini açıklar. En
iyi devlet, vatandaşları, ahlaklı ve iyi yetişmiş kimseler olacak şekilde
eğiten devlettir. Bu bakımdan Aristoteles eğitimin devlet tarafından gerçek­leştirilmesini
önerir. Toplumun ahlaklı ve mutlu olması, yöneticilerin bu nitelikleri
taşı-malarıyla mümkündür. Erdemli yaşamanın amacı mutluluktur, bu da akla uygun
davran­makla sağlanır. Yani aşırılıklardan kaçınmak, ılımlı davranmak ve orta
yolu benimsemek, er­demli ve mutlu olmak için gereken temel ilke­lerdir.
Aristoteles’e göre sanat taklit etmektir. Sanatın amacı ahlakidir.

Aristoteles’ten sonra
Antik Çağ felsefesi ah­lak felsefesi alanında yoğunlaşmıştır. Bu dö­nemde
Epikürcülükve Stoacılık Önemli yer tu­tarlar. Stoacıların ahlak felsefesindeki
yorum­ları Hıristiyanlığın sonraki yorumları ve Yeni Çağda Rönesans filozofları
ve yazarları üze­rinde etkili oldu. Keza Epikürcülük de, özel­likle Roma
felsefesinde ve Yeni Çağda ilgi uyandırmıştır. Ayrıca Aristoteles sonrası felse­fede
bilgi teorisi bakımından Pyrrhon ve öğ­rencisi Timon’un şüpheciliği de
Önemlidir.

Roma imparatorluğu
döneminde Antik Çağ felsefesi hemen bütün akımları ve filozoflarıy-la tanınmaya
çalışıldı, fakat pek orjinal görüş­ler ortaya sürütemedi. Roma döneminde felse­fe
çalışmaları daha çok politika, retorik ve ah­lak alanında yoğunlaşmıştır.

İsmail KILLIOĞLU

Bk. Ahlak;
Aristoculuk; Atomculuk; Elea Oku­lu; Epikürcülük; Felsefe; İyonya Okulu; Koz­mos;
Pİsagorculuk; Plalonculttk; Plotinusçu-luk; Sofistler; Stoacılık. [1]

 



[1] Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları:
1/50-55.