Annemarie Schimmel – Ben Rüzgârım Sen Ateş

Annemarie Schimmel –
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî
– Büyük Mutasavvıfın Hayatı ve Eserleri – Ben
Rüzgârım Sen Ateş

1273 yılı aralık ayının ilk günlerinde…

Toprak aç (s. 7)

17 Aralıkta Mevlânâ, ebedî Şems’ine kavuşmak üzere güneşin
batışıyla gözlerini yumdu.

“Mevlânâ bütün pozitif dinlerin dış formlarından çok daha
kutsal olan, en ulvî dinî vecdin kanatları üzerinde, öteki lirik şairler gibi,
-Hafız da dahil- sadece ayın ve güneşin fevkine yükselmekle kalmayıp zaman ve
mekânın, yaradılışın, kaza ve kaderin, bezm-i ezel ahd’inin ve hesap gününün
üzerinden kanatlanarak ebediliğe varır. Burada o, ebedi kul olarak Mutlak
Varlık’a mülaki olur ve ebedi âşık olarak da yine sonsuz aşk’da vahdet-i vücûd
bulur…” (Joseph von Hammer)

Rûmî adı, Avrupa’da ve yakın zamanda da Amerika’da mistik
vecdin şifresi haline gelmiştir. (s. 8)

İran şairi Câmî 15. Yüzyılda onun hakkında şöyle diyordu:

Men çi gûyem vasf-ı
ân âlicenap,

 Nist peygamber velî dared kitap.”
(Peygamber değildi, lâkin kitabı vardı.)

Mesnevi, 26000 beyittir.

Divan-ı Kebir 36000 beyittir.

Mevlânâ Belh şehrinde dünyaya geldi.

Mevlânâ’nın babası Sultân-ül-ulemâ Bahâeddin Veled, burada
hatırı sayılır bir din âlimi olarak faaliyet icra ediyordu.

Mevlânâ Celâleddin’in doğum günü olarak 30 Eylül 1207 kabul
edilir. (s. 9)

Bahâeddin Veled, dînî problemlerin her çeşit felsefi
tartışmasına karşı samimi bir soğukluk duyuyordu. Bu konuda oğlu da onu takip
etti.

Hârezmşah, 1218 yılında yeterli dikkati göstermeyerek Cengin
Han’ın gönderdiği birkaç Moğol tüccarını katletti. Bu durum Moğolların öfkesini
üzerine çekmeğe yetti ve felaketi davet etti.

Bahâeddin Veled, bu tehdit edici tehlikeyi önceden görmüş
olmalı ki, ailesi ve taraftarlarıyla birlikte şehri en geç 1219 yılında terk
etti ve Horasan’dan geçerek İran’ın doğusuna göç etti (Moğollar şehri yakıp yıkacak diye kaçtılar yani! Bu göç için daha
sağlam bir gerekçe olmalı, Mevlânâ’yı da sulandırma gayreti içinde olan Büyük
İnsanlık İdeali, özellikle bu nedenle ısrar ediyor olmalı bu hikâyede
).
Belh şehri 1220 yılında Moğollar tarafından yakılıp yıkıldığında, Mevlânâ’nın
ailesi çoktan Ortadoğu’da idi. Yolculuk esnasında da Nişâbur’daki büyük sûfî
şair Feridüddin Attar ziyaret edilir. (s. 10)

İslam tasavvufu, bugünkü Afganistan ve Doğu İran’da katı bir
zahitlik (kaba sofuluk) olarak doğdu. Sûfî adı zâhitlerin giydiği yün elbiseye
işaret eder.

Sûfî hareketi Hallac ile birinci zirveye ulaşır. (s. 11)

9. Yüzyılın sonlarına doğru İran’da yeni Fars dilinde
müstakil bir şiir doğdu; tasavvufi yazılar için Farsça ilk defa burada kullanıldı:
Herat’lı koruyucu melek Abdullah Ansarî (ö. 1089), zarif dualarını bu dilde
yazdı.

Gazne’de yarım yüzyıl sonra, tasavvufun ilk öğretici manzum
eserini yazan bir şair yaşıyordu: Semâî (ö. 1131) (s. 12)

Yirminci yılların başında (1220’yi kastediyor) aile, İç Anadolu’ya Rum’a vâsıl oldu.

(Aile) Karaman’da konaklar. Burada Mevlânâ Celâleddin’in
annesi vefat eder. Genç Celâleddin de burada evlenir; Gevher Hâtun da kendisi
gibi Doğu’dan gelen bir mültecidir. (s. 13)

…ilk oğlu 1226 yılında dünyaya gelir. Sultan Veled’e
dedesinin adı verilir.

Karaman’dan yol, kuzey batıda kalan Konya’ya, Selçukluların
başşehrine üç gün sürer (100 km.) Sultânü’l Ulemâ Bahâeddin Veled, 1228 yılında
işte bu şehirdeki sayısız medreselerden birine ilahiyat dersi vermek üzere tayin
edilir. (s. 14)

Eşek kulaklı Midas efsanesi halkta hâlâ canlı yaşar. Kralın
sırdaşının o korkunç sırrı fısıldadığı kamışın, daha sonra bu sırrı ney olarak
bütün dünyaya açıkladığı düşünülürse; Mevlânâ’nın, tasavvufun temel eseri olan
Mesnevi’sindeki giriş şiirinin bir kökünün de burada yatmakta olduğu anlaşılır.
(s. 15)

Bahâeddin Veled

Ocak 1231 tarihinde vefat eder. Oğlu Mevlânâ Celâleddin,
babasının postuna oturdu ve vaaz ve açıklamalarına devam etti. Fetva, zikir
işine kuvvet verdi, şeriat bayrağını yükseltti…

Bu zamana kadar Mevlânâ Celâleddin, çoğunlukla zahiri
ilimlerle uğraşmış görünüyor.

Bahâeddin Veled’in ölümünün üzerinden bir yıl geçtikten
sonra, onun eski öğrencilerinden Tirmizi Burhaneddin Muhakkıki mülteci olarak
Konya’ya geldi. Onun vasıtasıyla Mevlânâ, babasının derin eserlerine vakıf
oldu. (s. 16)

1244 Ekiminde Tebrizli Şemseddin, Konya’ya vardı. (s. 18)

Şemseddin, uzun zaman dolaşıp kendine mürid aramıştır.

Kendisinin tören kaidelerine uymayan Kalenderî bir derviş
olduğu rivayet edilmektedir. Mevlânâ Rûmî’nin daha sonraları kalenderî
dervişleri az bulunan bir iksir ve ateşte yaşayan semender olarak övmesi, bu
varsayımı kuvvetlendirir. (s. 19)

Şemseddin’in gençliğinde Allah’a şöyle dua ettiği rivayet
ediliyor: “yarattıklarının arasında benim dostluğuma dayanabilecek bir kişi
bile yok mu?”

Yaklaşık iki yıllık sıkı ikili sohbetlerden sonra Şems,
üzücü bir şeyler olmadan şehri terk etmenin daha uygun olacağını hissetmeye
başalar.

Vâkıa Rûmî’nin tesellisi mümkün değildi. Kesinlikle Farsça şiir
yazmayan Rûmî, kendini tamamen semâya ve şiire verdi. (s. 20)

“Sabır dünyayı kucaklayan Kafdağı da olsa,

Ayrılığı güneşinde kar gibi erirdi!” (s. 21)

“Sadece susayanlar suyu aramaz-

Su da susuzları arar durur!”

Mevlânâ, şimdi de dostunu yakınında tutabilmek ümidiyle
Şems’i evlatlığı Kimya ile evlendirdi. Şems, Kimya Hatun’u pek sevdi. Yeni
evlilere Mevlânâ’nın evinde küçük bir bölüm ayrıldı. Mevlânâ’nın ikinci
Alaaddin, onu burada rahatsız etmiş olmalı; görünürde önemsiz bir olay
Alaaddin’in, uzun zamandan beri babasının dostuna karşı gizlediği nefret
duygularını tahrik etti. Kimya Hatun, 1248’de sonbaharın sonlarına doğru vefat
etti. Çok geçmeden Şems de bir daha dönmemek üzere ortadan kayboldu.

Eflakî’nin rivayetine göre Şems, gerçekten öldürülmüştür.
Öyle görünüyor ki o gece dışarı çağırıldı ve bıçaklanarak öldürüldükten sonra
şimdi halen mevcut olan bir kuyuya atıldı.

Onun canına kastedenler arasında Mevlânâ’nın küçük oğlu da
vardı. (s. 22)

“…bedensiz ve ruhsuz ikimiz bir nuruz.

Sen hem ona hem de bana bak:

Ben oyum, o da benim, ey yaratıcı!”

Burada âşıkla mâşuk tamamıyla aynileşirler, Mevlânâ ve Şems
edebi vuslata ererler. (s. 23)

“Köyde yurt edinmek, aklı mezara gömmektir” (demek ki bu iyi bir şey…)

Mevlânâ, sanatla şekillenmiş bir hayat üslûbuna çok daha
önem veriyordu. Böylece de o, yöre halkının haddini bilmeyen ölçüsüz derviş
guruplarına hayran oldukları veya onun çağdaşı Hacı Bektaş-ı Veli’nin yoluna
gittikleri bir dönemde, kentlilerin önderi ve mürşidi olmuştu. (s. 32/33)

Mevlânâ Celaleddin’in tasavvufi ilhamından mahrum olduğu
hiçbir an yoktur. Hüdavendigâr’ın hayatında üç defa büyük tasavvufi aşk süreci
vuku bulur; Şems’le olan aşkın göklere çıkan ateşinden hemen sonra bir
berraklık dönemi gelir ki, bu dönemde Selahaddin Zerkubi ile ilişkileri devam
etmektedir.

Hayatının son on yılının yarısında Mevlânâ, zamanını
muhabbet ve sevgiyle genç dostu Hüsameddin’e ayıran bir hoca olur. Zira
sufilerin ifade ettiğine göre, “kavis alçaldıkça” sufi en yüksek mertebeye
ulaşır. (s. 38)

Mesnevi sırf kaybolan Şemseddin’in medhiyesi için
düşünülmüştü; bu yüzden de Mevlânâ, genç dostu Hüsameddin’e Ziya-ul Hakk
lakabını verir. Zira ziya, güneşin bir şuasıdır, yani güneştendir. (s. 39)

Varlığın her basamağında kendini feda etmek tekâmülün ön
şartıdır. (s. 44)

(Mevlânâ Celaleddin Rûmî) cenaze törenine bütün dinlerin
temsilcileri kendi dininin ibâdet şekline uygun olarak katıldılar. Ve
Hüdavendigâr’ı şöyle övdüler: “o bizim İsa’mızdı, o bizim Musa’mızdı.”
Saatlerce vecd içinde semâ devam etti.

Hüsameddin, müridlerin idaresini üzerine aldı. (s. 45)

(Sultan Veled) postnişlik makamını babasının üçüncü dostuna
vermiştir. Hüsameddin 1283 yılında vefat ettiğinde, yani kendi ifadesiyle,
kendisi “yetim” kaldığında müridlerin idaresini üzerine almak durumunda kalır.
Daha sonra bu müridleri organize ederek hakiki bir tarikat vücuda getirir ve
semâ’ı düzenler. (s. 46)

Şair Olarak Mevlânâ
Celaleddin Rûmî

…Üslûbu, tasavvuf şiirini şekillendiren iki büyük selefinin,
Senâî ve Attar’ın, etkisi altındadır. (s. 47)

Allah dostlarının şiiri, Kur’an’ın sırlarını açıklamaktan
başka bir şey değildir. Zira onlar kendilerinde yok olur da Allah’la var
olurlar. (s. 48)

Senin sözün olmadan canın kulağı yoktur,

Senin kulağın olmadan canın dili yoktur! (s. 52)

Nasıl ki topraktan yapma testiler alırken, testilerin
çıkardıkları sesten kırık mı yoksa eksik mi oldukları anlaşılırsa; insanların
ses ve sözleri dinlenerek onların karakterleri tanınır. Fikirleri beyan
edilmedikçe, inanan ve inanmayan kavga etmeden bir arada otururlar, zira
düşünceler, havadaki kuşlar ve yabani ceylanlar gibidir. Fakat kelimeler her
şeyi ele verir. (s. 56)

“Söz söylemek, o pencereyi kapatmaktır;

Söz söylemek onu gizlemenin ta kendisidir.

Gönlün yüzüne karşı bülbülce nâralar at!

Onlara gülün kokusunu duyurma; oyala onları.” (s. 57)

…menekşe çiçekler arasında gerçek sufidir. Gülün “Muhammed
teri” olduğu, onun miraca yükselirken döktüğü terinden doğduğu hususundaki
gelenek, Rûmî’nin mâlûmudur. Fakat aynı zamanda gül, Peygamberin bir hadis-i
şerifi mucibince, ilahi cemalin tecellisinin çiçeğidir. (s. 65)

…acaba biz kader terzisinin hayatın gümlerini kırptığının
farkında mıyız? (s. 66)

Güneş ve Örtü –
Rûmî’nin Allah ve Dünya Görüşü

Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin eserleri insana, şah damarından
daha yakın olan Allah’a yaklaşmak ve O’nu sürekli yeni mecazlarla tasvir etmek,
ulviyet ve azametini renkli sembollerle yansıtmak üzere girişilen daimi bir
gayret olarak telakki edilebilir.

-tıpkı Ortaçağ tasavvuf düşüncesinde olduğu gibi- Allah’tan
başka hiçbir şey yoktur şeklinde yorumlanan kelime-i şehadet, yani Lâ ilâhe
illallah ifadesi, onun da ilahiyat anlayışının temelini teşkil eder. 

Ben gizli bir hazine idim ve bilinmek istedim; o yüzden
âlemi yarattım. (s. 69)

…her yaprak, her kuş, her taş kendi varlığı ve varoluş
biçimiyle Zât-ı Kibriyâ’ya sükût içinde hamd-ü senâ ederler. (s. 71)

Bütün yaratıkların var olmasına sebep olan kün (Ol!) emrinin
iki harfi kâf ve nun, hazinenin kapısının kilidi mesabesindedirler; bu kapının
arkasında sonsuz mucize saklıdır. (s. 73)

Allah, bir lahza bile dinlenmediği için –ne gaflet yaklaşır
O’na, ne kendinden geçme ve ne de oyku- Allah’ın sıfatlarıyla donatılmaya
çağrılan inanan insan da durup dinlenmeden ve sabırla çalışmalıdır.

…eserin mükemmel olabilmesi için sabır kaçınılmaz… (s. 74)

…şekilsiz kalabalıklardan yüce bir peygamberin doğabilmesi
için, milyonlarca ilkel varlığın kurban edilmesi gerekmiştir. (s. 75)

Yarasacık, güneşe düşman değildir;

Bu örtü altında o, kendinin düşmanıdır. (s. 79)

Her yokluk var olma imkânına sahiptir; her gece bağrında bir
gün taşır… (s. 80)

Neye göre hareket etmelidir insan, Allah iradesi mi yoksa
emri mi esas alınmalıdır? Bu konudaki İslam mutasavvıflarının ötedenberi
sürdürdükleri eski ikilem Mevlânâ tarafından, Allah’ın rahmetine güven esas
alınarak çözülür (zira Allah buyurmuştur ki, ben kulumun düşünceleriyle
birlikteyim, yani birisi Allah’tan hayırlısını isteyip ümit ederse, Allah da
ona rahmetini esrigemez).

Allah, rahmetinin hazinelerini sunmak için günahkârlara
ihtiyaç duyar. (s. 83)

İnsan kendi öfkesini yendiği vakit Allah’ın gazabından da
kurtulur. (s. 87)

…ebediyyet sabahı söktüğünde, kıyamet günü Allah, rüyaları
tabir edecektir. (s. 96)

Örümcek misali dertlerden bir ağ örme kendine!

Tezgâhının enine-boyuna ördüğün iplikler değersizdir.

Git, bu sıkıntıları sana verene geri ver!

Derdini ve elemini dağıtana bak sen.

Konuşmazsan, senin sözün onun sözü olur;

Şayet sen dokumazsan, dokuyan O olur.  (s. 100)

…insan ki, bezm-i ezelde Allah’ın halifesi olarak yaratıldı,
göklerin ve yerin taşıyamadığı hür irade kendisine emanet edildi. Oysa o pek
zalim ve çok cahil olduğunu ortaya koydu. (s. 101)

…adlarını bilmek, söz konusu şeylere sahip olmak mânâsına
gelir. (s. 102)

(insan) kaybolan vatanına giden yolu ancak gözyaşları ve
tövbe ile bulabilir.

…melekler değişmeyen bilgileri, hayvanlar ise
bilgisizlikleri yüzünden felah buldukları halde, insan iyi ile kötü arasında
mücadele eder ve nereye gittiğini bilmez. (s. 103)

Bazı kimseler bir şeyin başına, bazıları da sonuna bakarlar.
Sonuna bakanlar aziz ve büyük insanlardır. Çünkü onların gözleri akıbette ve
ahirettedir. Başına bakanlar ise, Allah’a daha yakındırlar. Onlar: “Sonuna
bakmamıza ne lüzum var? Mademki baştan buğday ekmişler, sonunda arpa
bitmeyecektir. Arpa ekmişlerse buğday çıkmayacaktır.” derler.

Bir kavim daha vardır ki bunlar Tanrı’ya daha yakın ve daha
seçkin olurlar ve ne başa ve ne de sona bakarlar. Baş, son bunların akıllarına
gelmez. Onlar Tanrı’da fenâ bulmuşlardır.

Bir kavim daha vardır ki dünyaya garkolmuştur ve son derece
gafil olduklarından ne başına ne de sonuna bakarlar. Cehennem ateşinin
yemidirler. (s. 105)

…kadim kaynaklar fetâ’dan “asil delikanlı”dan bahsederler.
Fakat dindarlar için en saf olarak o, Peygamberin yeğeni ve damadı Hz. Ali’de
tecelli eder. Lâ fetâ illâ Ali (Ali’den başka yiğit yoktur).

Diogenes’in fenerle aradığı adam işte budur. (s. 106)

Aziz ve yüce olan Tanrı, Peygamber’e çok ince bir yol
gösterdi. O yol nedir? Kadınların kaprislerine, kötülüklerine tahammül etmek ve
onların söyledikleri imkânı olmayan şeyleri, dinlemek ve ona karşı sert
davranmak suretiyle kendini iyileştirmek ve düzeltmek için evlenmektir. (s.
108)

Allah’ın ezelde: “Kötülüğe karşı kötülük, iyiliğe karşı da
iyilik olmalıdır.” diye verdiği hüküm asla değişmez. Çünkü yüce Allah Hakîmdir.
Sen kötülük et, iyilik bulursun nasıl der? Bir kimse buğday ekip, arpa biçemez
ve arpa ekip buğday toplayamaz. (s. 110)

Mevlânâ Celâleddin Rûmî o kanaattedir ki Allah, insanları
niyetlerine göre değil daha çok amellerine göre değerlendirecektir. Dahası,
Allah insana kabiliyetlerine göre vermez, bilakis her şeyden önce hareket
edebilme ve reaksiyon gösterme kabiliyeti bahşeder.

Çocuk sopayla öğrenmeye kabiliyetli değilse, hoca hiçbir
zaman bir çocuk dövmez; hissiz bir taşla uğraşmak elbette imkânsız olurdu. (s.
112)

Mevlânâ, nefsi sayısız sembollerle tasvir etmiştir: o,
Mûsa’nın çağrılarına kulak vermek istemeyen Firavun’a benzer, o gizlice beden
mabedine sokulan ve saçmalıklar yapan kara bir Hintli gibidir… (s. 116)

Mevlânâ’ya göre akıl her şeyin pürüzsüz devam etmesini
sağlayan sultanın vezirine benzer; o rapor veren bir hukukçu olarak da, veyahut
da kalbi tertemiz tutan bir polis müdürü, veya gece şehri bekleyen bir gece
bekçisi olarak telakki edilebilir. Ne var ki padişahın bizzat kendisi içeri
girdiğinde polis ne yapabilir? İlahî aşkın güneşi duyguların gecesini
aydınlattığında gece bekçisine ne ihtiyaç kalır? (s. 118)

Esas şu, aklın seni padişahın kapısına getirinceye kadar
iyidir. Aranır ve istenir. Fakat kapıya geldiğin zaman, aklı salıver. Çünkü o
artık senin için zararlıdır, yolunu keser, ona ulaşınca kendini bırak.

…kabâ yahut cübbe biçtirmek için biçilmiş bir kumaş
istersin. Akıl seni terzinin önüne kadar götürür ve buraya götürünceye kadar
senin için faydalıdır. Fakat onu hemen bırakman ve terzinin karşısında da kendi
tasarruf ve bilgini terk etmen lazımdır. (s. 119)

Mesela bir öğretmen bir öğrenciye yazı yazmasını öğretirken,
tek tek harfleri bitirip sıra satıra gelince, önce çocuk bir satır yazıp
öğretmene gösterir. Bunun hepsi öğretmenin gözünde yanlıştır. Fakat o yine:
“hepsi güzel, iyi yazmışsın; aferin, aferin! Yalnız bu bir tek harfi biraz
çirkin yazmışsın; böyle olacak. Ha! Şu harfi de iyi yazamamışsın” der ve çocuğu
incitmeden, incelikle böylece o satırın birkaç harfini kötülemek suretiyle
yazısını düzeltir. Şöyle yapmalı, diye gösterir. Geri kalanı beğenir ve bu
aferinle onun zayıf tarafını kuvvetlendirir. İşte bu şekilde yavaş yavaş
öğretir ve ona yardım eder. (s. 123)

(Lâ ilâhe illâ Allah) İslam tasavvufunun çekirdeğini bu
kelime-i tevhidin devamlı olarak daha içten derunileştirilmesi teşkil eder. (s.
124)

“…sûretsiz sevgilinin yüzünü bir görürseniz ev sahibi de
sizsiniz, ev de sizsiniz, Kâbe’de siz.” (s. 125)

Bâz â, bâz â – Gel, yine gel, tevbeni yüzbin kere bozmuş
olsan da gel!

Tevbe insanın dünyadan, tüm sevgililerini öldüren bu dişleri
dökülmüş yaşlı fahişeden yüz çevirmesi demektir.

Nefsi terbiye eden vasıtaların başında açlık gelir (o yüzden
Mevlânâ, oruca büyük önem verir)

…ney yalnız içi boşken nağmeler söyleyebilir. (s. 132)

Varlığı nerede arayalım? Varlığı terk etmede! (s. 138)

Yalnız belalara sabırla katlandığımız takdirde ruh tekâmül
eder.

…hayatın ön şartı kırılmaktır: Değerli yağı içinde saklayan
çekirdeğin kurtulması için fındık 
kabuğunun kırılması şarttır, incinin kurtulması için midyenin
parçalanması lazım. (s. 139)

O kadar çok dua ettim ki büsbütün dua oldum:

Beni her gören benden bir dua ister. (s. 149)

Eğer bütün yeri Tanrı’ya saygı göstermekte başına koysan,
tıpkı başını bir defa yere koymuş olman gibidir. (s. 152)

Ancak imandan kaynaklandığında namazın bir değeri vardır.
Mevlânâ’nın vurguladığı üzere, iman insan için namazdan daha önemlidir, zira o,
bütün amellerin köküdür.

Fâtiha kalbe eştir ve beş vakit namazın merkezidir; kalp de
ancak kendi faaliyetinden sonra tesir icra edebilen beş duyunun merkezidir.

Tanrı’mız, “secde et de yaklaş” dedi…

Bedenlerimizin secde etmesi, canlarımızın Tanrı’ya
yaklaşmasına sebeptir. (s. 153)

Allah Kur’an’da: “Beni çağırınız ki icabet edeyim” demiyor
mu? Bu şekilde dua, bütün sıkıntılı durumların anahtarı olur; insanın kendini
ümitsizliğin derin kuyusundan çekip aldığı bir iptir dua. Dahası: Dert; insanın
kendini yeniden Allah’a kılavuzladığı en güzel vasıtadır.

Dert, Tanrı’yı gizlice çağırmana sebep olduğundan bütün
dünya malından iyidir. (s. 156)

…sözün eğri, niyetin doğru olursa,

O söz eğriliği, Tanrı’ya makbuldür.

Ameller niyetlere göre değerlendirileceklerdir. (s. 158)

Sadece aşk, sadece aşk – başka da bir işimiz yoktur.

Mevlânâ, haklı olarak şiirinin mihverini ve merkezini böyle
tasvir eder. (s. 166)

…Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen
aşk daha aydındır. (s. 169)

Sevilen kimse güzeldir. Bunun aksi olamaz. (s. 178)

Gece âşık ve hırsız için çok uzun ve geniştir. Gündüz kesret
ve putperestlik iken, gece kelime-i şahadetin gizli odasıdır. O nedenle âşık
geceyi uyku ile geçirmemelidir.

Ay her gece yıldızları sayanı öper. (s. 186)

Gözyaşında bulutlar, tahammülde bir dağ gibi,

Sürekli kendini ortaya atan su gibi,

Tevazu ve ehveniyette yolun tozu gibi. (s. 192)

Her şey maşuktur, âşık bir perdedir. (s. 196)

Türkçeleştiren: Senail Özkan
Ötüken Yayınları, 2. Baskı, 2000