Andrey Platonov – Çevengur

Andrey
Platonov – Çevengur

Eski taşra şehirleri viran ormanlıklarla
bitişiktir.

Zahar Pavloviç yaz boyunca bildiği tüm
eşyaların ahşaplarını yaptı.

…yağmur, toprakta uyumuş…

Zahar Pavloviç, yersiz yurtsuzluğa bakmadı,
ölüler alımsızdır zira…

…balık düşünmez, o her şeyi bilir zaten…

Zahar Pavloviç düşüncelere dalmış,
kendisini yollara vurma istemiş, ama yerinde kalmıştı. Acı ve öksüzlük çok
dokunmuştu ona. Göğsünde beliriveren bilmediği bir vicdan yüzünden, hiç
dinlenmeden dünyayı dolaşmak, bütün köylerde acıya rastlamak ve yabancıların
tabutları başında ağlamak istemişti.

Onun yüreği de, inançları bittiği,
hayatları ömür tüketmeye dönüştüğü için Kiev’e giden köylülerin yüreklerine
benziyordu şimdi. (s. 14-15)

…bir kırlangıç (…) Zahar Pavloviç’i görünce
bacanın içine girmiş, karanlıktaki çocuklarına kanat germişti.

…çocuk ne kadar çok olursa ihtiyarlar o
kadar güven içinde ölürler.

Gençliğinde Zahar Pavloviç bir gün büyüyüp
akıllanacağını düşünürdü. Lakin yaşam süreğen bir şevk gibi hiç hesapsız ve
duraksamasız geçmişti. (s. 41)

“Şaşılacak şey, yakında öleceğim ama hâlâ
aynıyım.”

Zahar Pavloviç, ruhundaki tedirginlik
yüzünden gayretkeş ustalığını kaybediyordu. Sırf para kazanmak uğruna olunca
çivinin kafasına doğru şekilde vurmak bile zorlaşmıştı.

Başmakinist: emek para ihtiyacına hizmet
ettiğinde, işte o zaman dünyanın sonunun geleceğine inanıyordu.

Balıkçının oğlu (…) hayatta görüp duyduğu
her şeyin sahiden de öyle olduğunu sanıyordu. (s. 48)

Zahar Pavloviç’in sözlerine bakılırsa akıl
güvenilmez bir güçtü, makineler ise insanın yürek bilgisiyle icat edilmişti…

Bolşevik dediğin boş bir kalbe sahip olmalı
ki, içine her şeyi sığdırabilsin. (s. 63)

Bir şey istersin… her insanın aşağısında
koca bir emperyalizm vardır…

Çitin gerisinde tanıdık bir kız bakmaktaydı
Aleksandr’a (Aleksandr Davnov = Saşa): Sonya Mandrova. Tabut yapıldığı halde
Saşa’nın neden ölmediğini anlamamıştı.

“Ölmedin mi?” diye sordu.

“Hayır,” dedi ona Aleksandr. “Sen de mi
hayattasın?”

“Ben de hayattayım. Birlikte yaşayacağız
artık seninle. İyi misin şimdi?”

…bir canlının yüzünün bütünüyle
gülmeyeceğini az çok biliyordu: Bir şeysi illaki hüzünlü kalırdı, ya gözleri,
ya ağzı…

Nerede bir kitle varsa orada derhal bir
önder peydahlanır. Kitle önder aracılığıyla beyhude ümitlerini sigortalar,
önder ise kitleden gereksindiği şeyleri edinir. (s. 104)

(Kopyankin) atına saygı duyuyor, üçüncü
dereceden paha biçiyordu ona: Rosa Lüxemburg, devrim ve at.

Bir kitabın sıkıcılığı okurun
sıkıcılığından kaynaklanır.

Bilgisizliği kültürden çok seviyordu
Dvanov: Cahillik halen her tür bilginin yetişebileceği boş tarla ise, kültür
toprak tuzlarının bitkilerce emildiği ve artık hiçbir şeyin yetişmeyeceği ot
bürümüş tarla idi.

“Bütün kaygıları bir kenara bırakıp biz de
şöyle dünya çapında, harikulade bir şey yapsak ne iyi olur” dedi Dvanov üzgün
üzgün.

“Hemen yapamazsın” dedi Kopyonkin… (s. 142)

“Ne bakıyorsun?” dedi Gopner. “Uçaklar da
uçuyor, hâlbuki havadan ağır o lanet olasıcalar! Komünizm neden
örgütlenemezmiş?”

“Habire devrimi kenarlarından lahana gibi
kemiren o keçiyi nereye sokmuşlar peki?” diye sordu Dvanov’un babası (Zahar
Pavloviç).

“Ona objektif koşullar denir,” diye
açıkladı Aleksandr. “Babam günah keçisinden söz ediyor.” (s. 236)

Çepurnıy gelmiş ve sabırsızlığını ele veren
bir sesle derhal ve ebediyen Çenegur’dan kaybolmalarını buyurmuştu, çünkü
komünizmin bekleyecek vakti yoktu, yeni sınıf, konut ve ortak mülkiyet
beklentisi içinde boş boş durmaktaydı. Kapitalizmin artıkları Çepurnıy’ın
sözlerini dinlemişlerdi, ama sessizlik ve yağmur içinde oturmayı
sürdürüyorlardı. (s. 253)

S. 352-369 / Simon Serbinov ile başlayan
bölüm, Dostoyevski’nin üslubunu hatırlatıyor, bu satırlar çok güzel…

“Siz sıkılır mısınız peki hiç?” diye sordu
Serbinov veda ettiğine yanarak.

“Elbette, olur bazen. Ama sıkıntımın
nedenini bilirim ve eziyet çekmem.”

“Yarın buralardan gideceğimi söylemek
istemiştim size…”

“Evet, ne olmuş?” dedi Sofya Aleksandrovna,

(Serbinov, Çevengur’a gidiyor)

“Orada pek sevgili bir yoldaşım var.
Görecek olursanız selamımı söyleyiverin.”

“Kocam değildi (…) sevmiyordum da. Ama
onsuz kalınca içim daraldı.”

“Gidemedim…”

“Zorlanıyorum şimdi; acı, bir madde gibi
yaşıyor içimde.”

Serbinov, Çevengur’a doğru yürüdü.

Hangi yana baksa Çevengurluların gayretle
çalıştıklarını görüyordu.

“Yürütme komiteniz nerede?”

“Vardı ama artık yok – yürüteceğini
yürüttü.”

“Sofya Aleksandrovna’yı tanıyordunuz değil
mi?”

“Çevengur’a gelene kadar aklımdaydı, burada
unuttum onu.”

Çevengur’da insanlar birbirleri için fikir
gibiler (…) siz de onun fikrisiniz işte; ruhunun huzurunu sizden alıyor hâlâ,
sizinle içini ısıtıyor.”

“…sevindim hayatta olmasına, ben de onu
düşüneceğim.”

“Düşünün. Size göre bunun anlamı büyük ne
de olsa, düşünmek sahip olmak ya da sevmek demek…” (s. 392)

Kazaklar! / Çatışma ve ölümler

Şehirde yabancı bir odu var, insanlar da
hep öldü…

(Kopyonkin) “Arkanı dön Saş, görüyorsun ya
var olamıyorum…”

Dvanov döndü.

“Bakma bana bir daha, utanıyorum senin
yanında ölmekten…”

Saşa, at sırtında devam etti yoluna.

Çocukluğunda bildiği eski yolu anımsadı.

Dvanov (…) indi suya.

Bir zamanlar ölümü ancak merak eden
babasının gittiği yolu arayarak…

Çevengur

Türkçeleştiren: Günay Çetao Kızılırmak

Metis Yayınları

Mart 2010