Andrei Platonov – Can

Can

“kalp, gecikmeye tahammül edemez, sanki hiçbir şeye inancı yokmuşçasına hasta olurdu.”
“Sizin için insan olmak sadece bir alışkanlıktır, benim için ise, bir tatil ve zevk…”

Nazar Çağatayev Moskova Ekonomi Enstitüsü’nün avlusundan içeri girdi.
Yıllarca bu avluda yürüyüp durmuştu.
…ama bundan hiç de pişman değildi.
Avludaki bütün gereksiz şeylerin etrafında dolaştı, onlara eliyle dokundu; bir nedenden ötürü, bu şeylerin onu hatırlamasını ve sevmesini diledi içinden. Ama bu dileğinin gerfçekleşeceğine inanmadı.(s. 15)

…dışarı çıkarken dolabının karanlığına üzüntüyle baktı; dolap yakında onu unutacak, giysilerinin ve vücudunun kokusu bu tahta kutudan sonsuza dek uçup gidecekti. (s. 16)

Çağatayev ve yeni tanıştığı Vera, yeni doğan günün aydınlattığı Moskova sokaklarında gezindiler. (s. 19)

(Vera) – Gördüğün gibi hamileyim, dedi.
(Çağatayev) – Önemi yok, diye cevap verdi. (s. 21)

Sanki insanın birini sevmesi kalbe ağır geliyordu da, önemsiz şeylerle ilgilenmek bu ağırlığı bir nebze olsun hafifletiyordu. (s. 22)

(Çağatayev) “annemi düşünüyordum, ben küçükken bana nasıl güldüğünü… insanlar artık öyle gülmüyor…” (s. 27)

(Çağatayev) “onları tanıyorum, ben orada doğdum”
“o kabilenin adı ne biliyor musun?”
“can” (s. 36)

“şimdi tekrar onlara git. Bu kayıp insanları bul”
“tamam” dedi Çağatayev “ama ne verebilirim ki onlara? Sosyalizm mi?”
“Başka ne olabilir ki” dedi sekreter. (s. 37)

Kumda bir tepeciğin üzerinde, insan gibi oturmuş, ön ayaklarını dinlendiren bir deve gördü. (s. 40)

“Yakında benden kaçarsın. Burada tek başıma öleceğim. Daha gençsin, için kıpır kıpır, burada yorulursun. (…) “burada hatıralardan, pişmanlıktan ölürsün. İranlılar buranın cehennemin dibi olduğunu söylerlerdi…” (s. 45)

“O kadar fakiriz ki senin ve benim hiçbir şeyimiz yok, düşündüm ve gördüm ki bir tek sana olan sevgim var.”
“ben de, sende kalanları severim o zaman,”
Çağatayev kendi kendine fısıldadı, gülümsedi ve son derece yoksul olsalar bile, memleketinde, iki insanın mutlu olabildiğine tanık olmaktan memnun uykuya daldı. (s. 66)

Sabah, Gülçatayi, ne oğluna, ne de onun beraberinde getirdiği kıza ilgi gösterdi. Ruhunda kalan güç, sadece oğlunu Aidim ile birlikte otların üzerinde yatarken tanımaya yetmişti; şimdi artık yeniden kendi başına, kendi hayatını yaşamaya başlamıştı. (s. 67)

İnsanların kalplerinin, önce açlıktan hasta düştüğünü, zihinlerinin sağır olduğunu ve artık onları mutlu edebilecek hiçbir şeyin kalmadığını söyledi. (s. 69)

“onlar ölülerini kendileri gömebilirler; bunun için sana ihtiyaçları yok.”
“hayır eminim ki gömmezler. (…) Ölüleri yaşayanlar gömmeli, fakat burada yaşayan hiç kimse yok; hayatta olanlar, uykuda geçiriyorlar ömürlerini. Sen onlar için mutluluk yaratamazsın, kendi kederlerinin bile farkında değiller, üzülemiyorlar bile artık, çünkü çoktan tükenmişler.” (s. 70)

“Neden ölmek istediniz?” diye sormuştu Çağatayev
“Ruhlarımız tükendi yaşamaktan,” demişti Sufyan. Kemikleri kurumuş ve eğilip bükülmüş, sinirleri sıkışmıştı; artık yalnızca, boylu boyunca uzanıp, yağmurun onları ıslatmasını, rüzgarın kurutmasını, solucanların yiyip bitirmesini diliyorlardı. (s. 88)

Gülçatayi, oğlu için en küçük bir üzüntü bile duymuyordu, unutmuştu onu. İki büklüm bir şekilde, değerli bir şey bulabileceğini düşündüğü zaman, elleriyle kuma dokunarak diğerlerinin arkasından yürümüştü. Molla Çerkezkov, Gülçatayi’nin elbisesine tutunarak yürüyor ve sürekli yaşadığını aklında tutmaya çalışıyordu. (s. 97)

Çağatayev be sefer başarabilmek için kendini yerden kaldırmaya çalıştı, fakat tıpkı kabilesindeki insanlar gibi, vücudundaki bütün yorgun kemikler birbirine sürtünüyordu. Sürtünme seslerini duyunca, vücuduna ve kemiklerine acıdı; annesi, bir zamanlar, onları, o yoksullukta, kendi etinden kemiğinden bir araya getirmişti, hem de aşk ya da tutku, haz ya da eğlence yüzünden değil, sadece en temel ihtiyaç yüzünden. Kendini yabancı bir malmış gibi hissetti, onu yok yere heba etmeye çalışan zavallı insanların sahip oldukları en son şeymiş gibi ve bu his onu öfkeden deliye döndürdü. (s. 112/113)

Hem bilim, hem de sağduyu, tek bir temel amaçta birleşiyordu; insanın kalbinde çarpan, işleyen ve özgür olması için yardım edilmezse, orada boğulabilecek olan ruhu, ışığa çıkarmak. (s. 128)

Onlara, yaşamaları için bu kadar yardım etmişti… (s. 135)

Çeviren: Didar Zeynep Batumlu
Sel, 2007