Analitik Felsefe: George Edward Moore

Analitik Felsefenin Başlangıcı

Dilsel
Felsefeye Sapış

Dil bizi yanıltabilir. Dolayısıyla
felsefenin birincil ilgi alanı dilin işleyişinin anlaşılması, hata ve yanılsamalardan
kendimizi koruyacak biçimde kullanımının sınırlandırılmasıdır.

Modern
mantık

Modern mantıkta önermeler, biçimsel bir dil
içerisinde temsil edilir. Biçimsel dil, sadece işaret dizilerinden oluşur.
Biçimsel bir dizge, söz konusu bu biçimsel dile işaret dizileri arasındaki
dönüştürme kurallarının eklenmesi ile elde edilir. Söz konusu işaretlerin ve işaret
dizilerinin, neye işaret ettikleri ya da ne anlama geldikleri dikkate alınmaz.
Bu itibarla gündelik dilden kaynaklanan muğlaklıklar, vurgu ya da tonlamaya bağlı
belirsizlikler, hemen tamamen aşılmış olur.

Belki de gündelik dil, barındırdığı
sorunlar nedeniyle biz farkında olmadan karşımıza birtakım felsefî sorunlar çıkarmaktadır.
Dilin kendisinden bu sorunları ayıkladığımızda, belki de bu felsefî sorunlardan
kurtulmamız da mümkün olacaktır.

George
Edward Moore
(1873 – 1958)

1898’de Tirinity College’da akademi üyesi
ünvanı aldı.1925 – 1939 yılları arasında, Cambridge Üniversitesi’nde zihin
felsefesi ve mantık profesörü olarak akademik çalışmalarını sürdürdü.

Gottlob Frege, Bertrand Russell ve Ludwig
Wittgenstein ile birlikte, adı analitik felsefe geleneğinin kurucuları arasında
yer alır.

Sağduyuya
Dayalı Felsefe

Moore’a göre, sağduyuya dayalı önermeler
(Tanrı ve Evren hakkındaki önermeler gibi), felsefeye başlamak için varsayılan
önermelerdir.

Moore’un mücadele ettiği ve karşı çıktığı
felsefe geleneği, söz konusu sağduyuya dayalı önermeleri sorgulayan bir tür
idealist felsefedir.

Dış
Dünyanın Varlığı Sorunu

Moore’un çözmeye çalıştığı sorun şu biçimde
ifade edilebilir: Dış dünyayla ilgili bilgimiz, duyumlara ve duyumsal
deneyimlere dayanır. Ancak duyusal deneyimler, algılayanın bilincinde ortaya çıkan
özel olaylardır. Buna karşılık bizim dış dünyayla ilgili bilgimiz, kamusal
olarak diğer algılayanlar için de mevcut olan nesnelere ilişkin bir bilgidir.
Dolayısıyla, duyusal deneyimin özelliği (kişiye özel olması) ile bu özel kanıta
dayalı olarak sahip olduğumuz bilginin kamusallığı  arasında bir boşluk (bir uçurum) bulunmaktadır.
Bu boşluk nasıl aşılacaktır?

Ahlâk
Felsefesi

Moore, Principa Ethica adlı eserinde, ahlâk
felsefesinde doğalcı yaklaşımlara karşı çıkar ve kendisinden sonra gelen
meta-etik tartışmalarında belirleyici olur.

Moore, felsefî kanıtlamaların, kendisinin
doğalcı yanılsama olarak adlandırdığı bir sorunla malul olduğunu ifade eder. Bu
sorunun kaynağında, bir terimin belli bir kanıtlama dâhilindeki kullanımının,
söz konusu terimin tanımı ile karıştırılması yatar. Örneğin, “iyi” için
örneklenen bir durumun “iyi” sözcüğüne dair bir tanım olmadığı halde tanımmış
gibi algılanması…

Bir özellik olarak “iyi”, Moore’a göre tanımlanamaz.
Sadece ne olduğu gösterilebilir ve bu gösterme üzerinden kavranılabilir.

Moore’un “iyi”nin tanımlanamaz olduğuna
dair kanıtlaması, genellikle açık soru kanıtlaması
olarak anılır.

Sonuç olarak “iyi”yi diğer sözcükleri
kullanarak tanımlayamayız.

Değer, “güzelliğin farkına varan bilinç”te
ortaya çıkar. Bu nedenle Moore, bir bütünün değerinin onu oluşturan parçaların
toplamından fazla olduğunu savunur. Moore’un değerlere yönelik bu görüşü, organik
bütün yaklaşımı olarak anılır.

Moore
Paradoksu

“Yağmur yağıyor ama ben yağmur yağdığına
inanmıyorum.”

Çağdaş Felsefe I

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Ayhan Çitil

Anadolu Üniversitesi Yayınları, Yayın Nu:
2446

Eskişehir, Nisan 2012