Ali Şeriati Hayatı Eserleri Fikirleri

8

HAYATI
Gerçekte, onun asıl sorunu, hayatm kendisi değil; sadece onu nasıl, ne uğruna yaşayacağı sorusu idi. Bu yüzden, daha çocukluğundan itibaren, yalnız hayatını nasıl biçimlendireceğini, nasıl bir anlamla renklendireceğini düşünmekle kalmamış, atalarından devraldığı emanetin yükünü, yoğun bir biçimde hep omuzlarında hissetmiştir. Hep, bu emaneti bir an önce yerine teslim etmek istemiş, -son mektubunda da belirttiği gibi- bir anını bile boşa geçirmekten korkmuştur:
Allah’ın inayetiyle, öyle bir yola koyuldum ki, ömrümün bir anını bile kişisel mutluluğum için harcayamam. Madem ki Allah’ın .yardımı benim zayıflıklarımı telafi ediyor ve madem ki bu ömür bir gün nasıl olsa bitecektir, öyleyse ömrümü bn uğurda harcamamdan daha büyük mutluluk ne olabilir?
(Şeriati’nin, babasına yazdığı . /’son mektuptan.) .
Bütün ömrünce, yalnız kendi atalarından devral-” dığı emanet yükünü değil; tarih boyunca hep ezilmiş-^ ler, hor görülmüşler, mahzun edilmişler tarafından taşman, Hz. Adem’in varisi Hz. Hüseyin tarafından gün gibi aşikar kılınan, Hz. Zeynep tarafından Şam’a, Ye– zid’in önüne kadar taşman, her ^in biraz daha ağırlaşarak Allah yolunda savaşanlann omuzlanna çöken yükü de taşıdı:
.Kan deryasına dönmüş çölde, yalnızlık, sürgün, yenilgi, umutsuzluk ve acının sureti görünecekti. Kıpkızıl şehadet ummanından başını yükseltti, sessiz ve yalnız, öylece durdu.
(Hz. Adem’in Varisi Hz. Hüseyin, S. 16-17)

O, veraset’in, İslam’ın felsefi ve imani bir temeli olduğuna ve İslam’ın bu yolla, değişik zamanlarda, değişik yerlerde olmuş, olan ve olacak olaylar ve tecelliler arasında, maksatlı bir süreklilik kurmak istediğine inanıyordu. Bütün bu tecelliler, bu süreklilik sayesinde birbirine bağlanıyor, mantıki bir illiyet çer-çevesinde ortaya çıkıp sona eriyor, birbirini izliyor, birbirini etkiliyor ve böylece herbiri, -Hz. Adem’le başlayıp, çelişki ve cedel sisteminin sona ermesine kadar sürecek olan- tek bir zincirin bir halkasını oluşturuyor. Bu mantıki sürekliliğe, bu kaçınılmaz diziye tarih diyoruz.- Tarihin, bir an bile aklından çıkarmadığı bu ağır emanet yükü ona atalarından, yakın geçmişinden devredilmişti ve onun bütün hayatını aydınlatıyordu. Hayatı çölde başlamış; sonunda kapsamlı bir tarihi ve toplumsal ülküye, genç kuşaklara yol gösteren bir mesaja ve çağımızın çok ihtiyaç duyduğu ortaya ulaşmıştı. Bilerek ve isteyerek, çağımızın acısını kendisi gibi duyup acı çekenlerin mukadder yolunu izledi ve sonunda tarihin şehitleri ve şahitleri arasıp.a katıldı.

Allah’m inayeti özü saf olanadır ‘ Rastgele taş-topraktan inci, mercan olur mu?
Önde gelen pek çok ilim ve din büyüğü gibi Şe- riati’nin de kırsal kesimde yetişmiş olması bir tesadüf değildir. Hatta o, büyük şehirlerin fitne-fesat dolu havasını beğenmeyip Deşti Kebir çölünün yalnızlığını seçen ve yaşadıkları dönemin ünde gelen din alimlerinden olan atalarıyla iftihar ederdi:
Seksen beş yıl kadar önce, daha Anayasa Devrimi gerçekleşmeden, dedem, dayısı Al- lame Behmenabadi’nin, yanında ilahiyat, felsefe ve hukuk öğrenimi görmüş. Hakim Esrar’la sık sık felsefe tartışmaları yaparlarmış. Mezinan y^tonlarında ıssız ve ücra bir köy olan Behmenabad’ta yaşadığı halde ünü Tahran, Meşhed, İsfahan, Buhara ve Necef’- teki aydın çevrelerde duyulmuş. Özellikle Tahran’da bir dahi diye tanınıyormuş. Bunun üzerine Nasreddin Şah kendisini Tah- ran’a davet etmiş. Orada, Sipahsalar medresesinde felsefe dereleri vermiş. Fakat ruhunda kaynayan uzlet duygusu yüzünden tekrar Behmenabad’a çekilmiş. Bunu da, istese mevki ve iktidar elde edebileceği, insanları yönetebileceği bir yaşta, olgunluk çağında yapmış. Bütün bunlardan, bilerek ve isteyerek yüz çevirmiş.
Şeriati, atalarınm yaşadığı hayattan çok yararlanmıştır. Özellikle, «hayatın çirkefe battığı, insan olarak kalmanın çok güçleştiği, hergün cihad etmelin kaçınılmaz olduğu ve cihad edilemedıği bir dönemde insanlığını muhafaza etmeyi» onlardan öğrenmiştir.
Hakim hoca, babamın babasıydı. Bana onunla ilgili ne güzel hikayeler anlatırlardı. Ruhumun derinliklerindeki pek çok ; gizli duygunun kaynağını bu hikayelere bağlıyorum. Neredeyse, elli veya seksen sene önce onun şahsında kendimi görür gibiyim. Qna. öyle bir adam olduğu, öyle davrandığı için minnet duyuyorum.
Kevir, S. 9 dn.

Şeriati’nin amcası da, ünlü ilim adamı Edip Nişa- buri’nin parlak öğrencilerindendi. Fakat o da, dedelerinin geleneğine uyarak, hukuk, felsşfe, ve edebiyat öğrenimini tamamladıktan sonra Mezinan’a dönmüştür. Şeriati, atalarından kalan bütün insanı ve ilmi mirası kendine mal etmiştir. Onların maneviyatının kendinde yaşamaya devam ettiğini düşünmüş ve ona hep yolunu aydınlatan bir ışık gibi bakmıştır.

Herkesten çok babası, Şeriati’nin manevi eğitiminde birinci derecede önemli bir rol oynamıştır.
Babam geleneği bozdu ve eğitimini tam^n- ladıktan sonra köye dönmedi. Şehirde kaldı ve şehir hayatının çirkefine rağmen, ^mini, aşıhnı ve cihadını sürdüreb^mek için başarılı bir mücadele verdi. Ben, işte bu kalma karannın sonucu ve tek varisiyim… Layık olmadığım halde, bu son derecede ağır, ^aziz emaneti taşımaya çalışıyorum.
’ Kevir, S. 19
/
Meşhed’deki «İslâmî Hakikati Tanıtma Merkezcinin temelini atanlardan olan büyük eğitimci, müca- , hid Muhammed Taki Şeriati, kırk yıl boyunca, dini hakikati tanıtabümek için mantıki, ilmi yöntemlerle sürekli’ çaba göstermiştir. Özellikle modern eğitim ku- Fumlarından yetişen gençlerin materyalizmden, Batı’- ya kulluk etmekten, dine karşı düşmanca duygular beslemekten kurtulup, tekrar İslam ihancına dönebil- meleri için yapılan çalışmaların ön safında yer almıştır. «İslâmî öğretinin tanıtılmasında, öğretilmesinde ve incelenmesinde Kuran’ı temel olarak alma fikri ve son yıllarda yaygınlaşan tefsir akımı, büyük ölçüde onun eseridir.» (Şeriati, Bazı Sorgulara Cevap, S. 162)
Babasının Şeriati üzerindeki etkisine özellikle değindik; çünkü bu asil, vakur ve alim insanı tanıyan herkesin kolayca kabul edeceği üzere, bunokta, Şeriati’nin hayatının değişik boyutlarını anlamamızı da kolaylaştıracak niteliktedir. Aynca bu nokta, deha sahibi, olağanüstü zeki bir insanın, yetenekli bir öğretmen tarafından, uygun şartlarda eğitilmesi halinde, basmakalıp engelleri aşıp, çağının önüne geçebileceği, edilgen ve alıcı değil de; etkin ve verici olabileceği gerçeğine güzel bir örnektir. Ali Şeriati’nin babasını ve yaşadığı hayatın değişik (ilmi, dini, siyasî ve insanî) yönlerini iyi bilenler, onun sadakatini, sab:rzı- nı, çilesini, engin bilgisini de takdir ederler. Onu tanıyanlar, aynca, Kuran ve Sünnette Hilafet ve Velayet, Vahiy ve Risalet, Hz. Ali, Tebliğe Şehadet, Dinlerin Müjdelediği, Dinin Faydası ve Zorunluluğu, İslam İktisadı ve en önemlisi Yeni Tefsir isimli eserlerini de bilirler. Son olarak, onun, üniversitelerde ve hatta dini çevrelerde her tür yeteneği körelten unsurlara karşı sürdürdüğü kahramanca mücadele ve yaşadığımız fesat çağında İslâmî meselelerin incelenmesinde yeni yaklaşımların, doğru yöntemlerin seçilmesi konusunda oynadığı önemli rol de iyi bilinir.
Böyle bir çağda, pek az böyle baba ve pek az böyle bir evlat vardır.

Maneviyatımı ilk biçimlendiren babamdır. Bana düşünme ve insan olma sanatını ilk öğreten odur. Annem beni sütten keser kesmez, babam bana hürriyet, asalet, safvet, sebat, iffet ve iman duyguları vermeye başladı. Beni dostlarıyla, yani kitaplarıyla o tanıştırdı. Kitaplar, okula başladığım ilk günlerden itibaren en sadık arkadaşlarım oldu. Onun bütün hayatı ve ailesi demek olan kütüphanesinde büyüdüm. Büyüdükten sonra ancak yoğun çaba harcayarak öğrenebifeceğim şeyleri o bana çocukluğumda kolayca, kendiliğinden armağan etti. Babamın kütüphanesi şimdi -benim için paha biçilmez hatıralarla dolu bir dünyadır. Bütün kitaplarını -hatta ciltlerini bile- hatırlayabiliyorum. Benim için, mutlu!.. 5,.lu, güzel ama uzak geçmişimin top!- olan bu şirin odayı çok seviyoru
Bazı Sorulara C€. tfü
Şu da var ki, deha ve yetenek, bütün çevre engellerini aşar ve çağının önüne geçer. Çağma kendi dam- ■ gasını vurmak isteyen, içinde yaşadığı çevrenin kendisini tutsak etmesine izin vermıez. Yürürlükteki kurallar, onun için birer atlama taşından başka birşey değildir. Şeriati de, kendisini kuşatan geleneksel kalıpların, çevresindeki sınırlamaların farkındaydı ve opların ,tutsağı olmaktansa, kendi amaçlan doğrultusunda kullanmaya kararlıydı. Bunu başardı.
Daha öğrenciyken ders vermeye başlamıştı. Fikri yönden <‘ylesine gelişti ki, onun daha şimdiden çevresinin ve kuşağının dışına taştığını herkes görebiliyordu.
Yetenek, elverişli bir çevre. ve hepsinden öte, İslam’ın katıksız kaynaklarına duyduğu samimî inanç, düşüncede ve davranışta iffetle birleşince, üce gayesine ulaşmak için gerekli bütün, imkânla kavuş- IJtuş oluyordu. Eğitim gördüğü çevreyi kenuisi şöyle tanımlıyordu:
Hayatta ne büyük nimetlere kavuştum! On- lan tam anlamıyla değerlendirdiğimi söyleyemem. Hiç kimse hayattan benim kadar pay almamıştır. Kaderin kısa bir süre karşıma çıkardığı . olağanüstü, güzel, heyecan dolu, yaratıcı ruuhlar kişiliğimin derinlikleri-

ne kök saldılar. Şimdi bile, onian içimde duyuyor, onlarla birlikte, içiçe yaşıyo^rum.
Kevir, S. 83 C3J
Kendisine yol gösteren büyük insanlar gibi, bu hocalarından da, düşünmesini, cihad etmesini, gerçek tslâm’m değişik boyutlarını, gerçek sevgisini öğrendi; düşünce ve mücadele dünyasına atıldı, olgunluk ve sonsuzluk için mücadeleyi benimsedi. Fakat ilk çevresiyle, ailesiyle hiçbir zaman bağlarını kopartmadı; Deşti Kebir’i asla unutmadı. Ne zaman Me2tlnan’dan söz etmeye başlasa, yüzünü bir sevinç kaplardı.
Çocukluğunda ve ilk gençlik yıllannda, öğrenci olarak diğerlerinden pek farkı yoktur. Diğerleri gibi okula gitti, imtihanlara girdi, sınıf geçti, önce ilkokulu, sonra da ortaokulu bitirdi. Ayni zamanda Arapça’yı ve dinî ilimleri öğreniyordu. Liseyi bitirdikten sonra., öğretmenliği çok sevdiği için Yüksek Öğretmen Okulu’na girdi. O sıralar, Yüksek Öğretmen Okulu, şu veya bu nedenle üniversiteye girememiş gençleri şerefli öğretmenlik mesleğine hazırlayan saygıdeğer bir kuruluştu. Ani zamanda, tarih felsefesi üzerine yazdığı eserlerle de, yazarlığa başlamış oldu. Bir yandan da, Meşhed’deki İslâmî Hakikati Tanıtma. Merkezlinde konferanslar veriyordu.
Şeriati’nin kişiliğini biçimlendiren ve yönunü çizen, yurt içinde ve yurt dışında gördüğü resmî öğre-
r Kevir, s. 88. Şeriatı, babasından başka, kendisini etkileyenler arasında şunları da saymaktadır: Louis Massignon (Fransız şarkiyatçısı), M. Ali Farakî CÎran’lı bilim adamı ve politikacı), Jacques Berque (Fransız Arapça bilgini, sosyolog), ve Gurwitsch (Fransız sosyoloğu). Ne var ki bunlar, doğrudan doğruya, bildiğimiz anlamda hocala – rıydı.

nimden çok, -onun için hiç değişmeyen bir yol gösterici olan- İslâm’a duyduğu samimî inanç ve çocukluğunu yaşadığı çevreden edindiği öğrenme ve düşünme sevgisidir. Otuz yıl boyunca Meşhed’deki aydın müslümanlann canlı ve hareketli bir toplanma yeri olan İslâmî Hakikati Tanıtma Merkezi de önun kişiliğinin oluşmasına çok olumlu katkılarda bulunmuş-tur. Buna karşılık, o da, konferanslar vererek, sorulan cevaplandırarak, oturumlara başkanlık ederek bu merkezin çalışmalarına çok olumlu katkılarda bulunmuştur. Daha başlangıçtan itibaren, . entellektüel gelişmenin ve inancı kökleştirmenin aracı olarak gördüğü yazmaya ve konuşmaya büyük önem vermiş. çevresindekiler de, seçkin ve güçlü kalemiyle bu çalışmalarım sürdürmesi için kendisini sürekli teşvik etmişlerdir. Üniversiteye girmeden önce de, kitap çe-virebilecek derecede, iyi Fransızca ve Arapça biliyordu. O dönemde, Hz. Ebü Zerr üzerine Arapça’dan dua üzerine de Fransızca’dan çevirdiği iki kitap, o sıralarda düşüncesinin ve bakış açısının nasıl geniş bir alana yayıldığını çok güzel. göstermektedir. Ayrıca, bu çevirilere yazdığı önsözler de, bu dönemdeki îs- • lâmi düşüncesinin yönüne ve açıklığına güzel bir örnektir. Ona göre İslâm, değişik felsefe akımlarıyla, ka-pitalizm ve sosyalizm arasında (fakat her ikisinin dışında) herbirinin iyi yönlerine zaten sahib olan, kötü yönlerini de dışarda bırakan bir «orta yol»dur. Ne var ki, o sıralarda özellikle ilgisini çeken, Kuzey Afrika’dan Endonezya’ya kadar bütün İslam dünyasını saran ve bağrında yaygın, güçlü bir eylem imkânı barındıran anti – emperyalist, ideolojik akımlardır. Gerek Hz. Ebu Zerr’le ilgili kitap, gerekse Fransızca’dan çevirdiği küçük fa – kat değerli dua risalesi, onun dikkatini İslâm’ın katıksız ve lekesiz kaynaklanna çekmiştir. Hz. Peygamberin ve öteki din büyüklerinin hayatlannı toplumsal sorunlann ışığı altında yorumlaması da, bu çalışmaların sonucudur. Bütün bunlar, gençlik üzerinde inkar edilemeyecek derecede etkili olmuştur.
1956’da Meşhed’de Edebiyat Fakültesi açılmıştı. Şeriati de, bir yandan öğrenmeliğini ve diğer çalışmalarını sürdürmektedir. Yeni açılan fakülteye ilk kaydolanların başında o gelmektedir. Burada, hoca- lalarıyla yaptığı tartışmalar, düşünce çizgisini daha da geliştirip kökleştirir. Derslerde, öğrencilerin büyük çoğunluğu gibi sessiz ve edilgen kalmaktansa, etkin olmayı seçer. Bu yeni çalışma, düşünme, araştırma ve tartışma imkanından faydalanarak özellikle dinler tarihine, İslam tarihine ve tarih felsefesine yönelir. Özel-likle Toynbee’nin ..tarih felsefesini küşkuyla karşılar ve onu pek çok açıdan eleştirir.
Herşeyden önce, gerçeği ve adaleti savunmakta gösterdiği kararlılık ve halkın hayatını etkileyen di’ni, toplumsal ve siyasi olaylara karşı duyduğu ilgi, onun inanç ve düşüncesindeki bağımsızlığı göstermektedir. O sıralar (3), her tarafı kaplayan ölümcül sessizlik içinde bile o, toplumsal mücadele ve çelişkiden uzak durmamış, hakla batıl arasındaki savaşta bir an bile yan çizmemiştir. Konuşmaları, yazılan v^ eylemleri nedeniyle yetkililer, hakkında dosya düzenlediler. O, susmaya ve toplumda kurulan olumsuz dengeyi kabule hiçbir zaman yanaşmadı. Ayni anda iki cephede birden savaştı. Bir yandan, kendi çevrelerinde bir örümcek ağı ören, cami veya medresenin bir köşesine çekilip, toplum içindeki her tür entellektüel geliş-
(3) Musaddık’ın Ağustos 1953’te devrilmesini izleyen yıllar.
(İng. Ç.)

meye karşı olumsuz bir tavır takınan, kendilerini ve İslâm’ın parlak hakikatini karanlık bir perde arkasına gizleyen aşın gelenekçilere karşı; öte yandan da, ..yeni skolastisizm»i kendilerine sığınak yapan köksüz ve taklitçi aydınlara karşı kıyasıya savaştı. Her iki grup da, toplumla, halk yığınlarıyla bütün bağlarını kopartml.ştı. Hepsi, çağın her türlü kokuşmuşluğuna ve çürümüşlüğüne acizane boyun eğiyorlardı.