Al-i Aba Nedir, Ali Aba Kimdir, Kimlerdir, Hakkında Bilgi

0
63

Âl-i abâ. Hz. Peygamberi ve yakın akrabasından belli kişileri ifade eden, daha çok Fars ve Türk edebiyatında kullanılan bir tabir.

Sünnî ve Şiî hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Hz. Peygamber Ümmü Seleme’nin evinde iken, “Ey Ehl-i beyti Allah kusurlarınızı giderip sizi ter­temiz yapmak ister” mealindeki âyet nazil olmuş, bunun üze­rine Peygamber Hz. Ali’yi, Fatma’yı, Ha­san ve Hüseyin’i abasının altına alarak, “Allahım, benim ehl-i beytim işte bun­lardır; bunların kusurlarını gider, kendi­lerini tertemiz yap!” diye dua etmiştir. Bunu gören Ümmü Seleme “Yâ Resûlellah! Ben de onlarla beraber miyim?” di­ye sormuş, Resülullah da, “Sen yerinde dur, sen zaten hayırla birliktesin” ceva­bını vermiştir. Konuyla ilgili rivayetlerde Taberinin bir rivayeti hariç umumiyetle kısâ kelimesi geçtiği ve buna bağlı olarak ehl-i kisâ demek icap ettiği halde ede­biyatta Âl-i abâ, Ehl-i abâ tabirleri meş­hur olmuştur. Hz. Peygamber’le birlikte abaya bürünenlerin sayısı beş olduğun­dan bunlar Hamse-i Âl-i abâ, Pençe-i Âl-i abâ diye de anılmışlardır. Şîa telakkisi­ne göre Âl-i abâ’ya dahil olan fertler ay­nı zamanda Ehl-i beyt’i teşkil etmekte­dir. Bunların tesbiti açısından konunun mübâhele olayı ile de ilgisi vardır. Hz. Peygamber, Necranlı hıristiyan heyetiy­le yaptığı münazara sırasında nazil olan âyetin gereğini ye­rine getirmek üzere, heyet üyelerine ya­lancı ve haksız olan tarafa beddua et­meyi teklif etmiş ve Necranlıların ka­bul etmekten çekindiği bu teklife en ya­kın akrabasıyia katılmaya hazırlanmış­tır. Bu yakın akraba Hasan, Hüseyin ve Fâtıma’dan ibarettir. Konuyla ilgili riva­yetlerin çoğunda bunların arasında Hz. Ali’nin ismi geçtiği halde, Taberi’nin Cerir-Mugîre Âmir yoluyla naklettiği riva­yette Ali zikredilmemektedir. Taberi’nin diğer bir rivayetinde kaydedildiğine göre, hadisin râvilerinden olan Cerîr, söz konusu olayda Hz, Ali’nin de Peygamber’in yakınları arasında yer aldığı hususunun herkesin paylaştığı bir kanaat olduğunu Muglre’ye hatırlatmış, o da şöyle cevap vermiştir: “Hadisi bana nakleden Şa’bî Ali’nin adını anmamıştır; Kazasker Mustafa izzet hattı ile Ali abâ isimleri bunun sebebi Emevîler’in Ali hakkında­ki menfi kanaatleri midir, yoksa nakle­dilen hadis metninde hakikaten Ali’nin adının geçmemiş olması mıdır, bilmi­yorum”.

Sünnî âlimler Âl-i abâ ile ilgili rivayet­leri umumiyetle sahih kabul etmekle be­raber Şiîler’in bu rivayetlerden çıkarmak istedikleri bazı sonuçlan reddetmişler­dir. Şiîler, Ehl-i beyt’in beş kişilik Al-i abâ’dan ibaret olduğuna inanırlar. Sün­nîler ise Peygamberin zevcelerinin, kız­larının, hatta Selmân-ı Fârisî’nin de Ehl-i beyt’e dahil olduğu kanaatindedir. Yine Şiiler Hz. Peygamber’in yapmış olduğu dua sayesinde Âl-i abâ’nın günahtan ko­runduğunu iddia ederler; halbuki Sün­nîler peygamberlerden başka hiç kim­senin masum olamayacağına inanırlar. Şiîler bu hadiseye dayanarak Hz. Ali’nin Peygamber’den sonra insanların en fa­ziletlisi ve halife olmaya en lâyık kimse olduğunu ileri sürerler. Sünnî âlimler ise genel olarak dört halifenin fazilet dere­celerinin hilâfete geliş sırasına göre dü­şünülmesinin gerektiğini savunurlar.

Şiflik’te Âl-i abâ’ya bu derece Önem verilmesi, konunun aşırı uçlar tarafından tehlikeli bir şekilde istismar edilmesine ve etrafında bazı bâtıl inançların vücu­da gelmesine yol açmıştır. Şiîler çok er­ken bir tarihte Âl-i abâ’yı kutsîleştirmiş, daha sonra bazı mutasavvıflar da aynı görüşü paylaşmıştır. Hatta bazı Bâtınî ve Hurûfîler Âl-i abâ’yı bir el şeklinde resmetmişler, bunun orijinal harfleriyle lafzının remzi olduğuna inanmış­lar ve “Nâm-ı Ahmed nüsha-i îcâda bismillâhtır. Pençe-i Âl-i abâ ayniyle bir Al­lah’tır” demişlerdir. El şeklindeki Hamse-i Âl-i abâ’ya dinî mahiyetteki bazı İran sancaklarında da rastlanmaktadır. Yezîd’i lanetlemek ve Âl-i abâ’yı tebcil etmek için bahis konusu zümrelerin mu-habbetnâme, selâmnâme ve destan adıy­la yazdıkları manzumelerde de sık sık Âl-i abâ tabirine rastlanır.

Ehl-i sünnet âlimleriyle şeriata bağlı­nı utasavvıflar, Âl-i abâ anlayışının Şiî zümreler arasında aldığı şekli tasvip et­memiş, hatta ona cephe almışlardır. Fa­kat bir kısım mutasavvıfların Şiîlik’ten kaynaklanan bu telakkinin etkisinde kal­dıkları da bilinen tarihî bir gerçektir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi