Aksiyonalist Teori

Aksiyonalizm (actionnalisme), toplumun, “tarihsel özne” (sujet historique) olarak gördüğü aktörlerin “sosyal eylem”leriyle şekillenen bir sistem olduğu düşüncesinden yola çıkan bir teoridir. Sosyal eylemlerin normatif karakterini ön plana çıkaran, yani sosyal eylemleri değer yüklü faaliyetler olarak gören aksiyonalizm dikkatini, sosyal değişme süreci -özellikle de endüstri toplumunun endüstri ötesi topluma evrilme süreci- üzerinde yoğunlaştırır. 1970’li yıllardan itibaren daha çok Fransız sosyologu Alain Touraine ve arkadaşlarının çalışmalarıyla şekillenmiştir.*
Aksiyonalizmin ana konusu sosyal değişmenin motoru olarak gördüğü toplumsal hareketlerdir. Bu hareketlerin, sosyolojinin mevcut yöntem ve teknikleriyle yeterince anlaşılamadığını düşünen Touraine, sosyolojik müdahale metodu (méthode de l’intervention sociologique) adını verdiği toplumsal hareketlerin analizine yönelik özel bir yöntem geliştirmiştir.
Mühendisler ve İdeoloji, Öncü Devrimcilerden Yenilikçi Seçkinlere  adlı doktora çalışmasını Fransa’da Touraine’nin danışmanlığında yapmış olan Nilüfer Göle, “katılmacı sosyolojik yöntem” adını verdiği müdahale metodunun ne olduğunu, amacını ve onu diğer bazı metot ve tekniklerden ayıran farklılıkları şöyle belirtir: “…Kantitatif bir anket, sosyolojik profili çizebilir; örneğin kadınların kaçta kaçı kendi isteğiyle örtünmekte, anne-baba, eğitim, gelir düzeyleri nedir vb. gibi sorulara sayısal cevaplar verebilir. Ancak hareketin siyasi ya da toplumsal anlamına ışık tutamaz. Bunun yanı sıra hareketin yayınladığı broşür, kitap vs. yazılı metinler üzerinde bir çalışma, hareketin ideolojisi hakkında bize bilgi vermekle birlikte, bu ideolojinin ardındaki toplumsal dinamikler konusunda yeterli ipuçlarını sağlamayacaktır. Katılmacı sosyolojik yöntem ise, “saha” çalışmasını, bilgi “toplamanın”, anket “uygulamanın” ötesinde, toplumsal aktörler ile sosyolog arasında devamlılığı olan ve derinlemesine sağlanan bir etkileşimden elde etmeyi amaçlamıştır. Toplumsal pratik ile toplumsal analizin, araştırma ile teorinin karşılaştığı bir yöntemdir. Amaçlanan, empirik bilgilerin tercihi yapılmış teorik modellere oturtulması değil, toplumsal pratiğin analitik bir mesafe ile yorumlanabilmesi, kavramsallaştırılabilmesi, teorize edilmesi… bilginin sosyolog ile toplumsal hareket arasında, analist ile aktörler arasındaki iletişim aracılığıyla üretilmesidir.”
Sosyolojik müdahalenin esasları üç maddede özetlenebilir:

     Öncelikle, kolektif eylemin aktif üyeleri arasından, hareketin temsil-cileri olarak kabul edilecek bir grup oluşturmak ve bu grubu, içinde yer aldıkları hareket üzerinde yoğunlaştırarak uzun uzadıya incele-mek;
     İkinci olarak, grubun üyelerini araştırmanın objeleri olarak değil, sosyal hareketin anlamının taşıyıcıları olarak görüp, içinde bulun-dukları siyasi oyunun ve ideolojinin baskılarından kurtulmalarını sağlayacak en yüksek bilinç düzeyine ulaştırmaya çalışmak;
     Son olarak, araştırılan eylemin anlamına ulaşmayı sağlayacak hipo-tezleri geliştirmek ve bunu yaparken, araştırmacıların aynı anda hem grupla özdeşleşmelerini hem de tarafsız gözlemci tavrını sür-dürmelerini temin ederek, sosyal hareketin en iyi temsilcileri haline getirmek.

Aksiyonalist teori, sosyal hareketleri müdahale metoduyla inceler-ken, bu hareketleri Avrupa sosyoloji geleneğini yansıtacak şekilde geniş bir tarihsel zemine yerleştirir. Yukarıda da ifade edildiği üzere asıl amaç, bir sosyal değişme teorisi geliştirerek endüstri toplumunun oluşma ve dönüşme süreçlerini anlamaktadır. Aksiyonalistlerin toplumsal hareketlerin analiziyle ulaştıkları sonuç, günümüz toplumunun yeni bir toplum modelinden söz etmeyi gerektirecek ölçüde endüstri toplumu adı verilen modelden uzaklaşmış olduğudur. Örneğin, endüstri toplumunda sosyal hareket ve mücadeleler iktisadi düzlemde cereyan ederken, günümüz toplumunda sağlıktan seks hayatına, enerji üretiminden eğitime kadar tüm sosyal alanlara yayılmış durumdadır. Çatışmanın tarafları da, bu yeni toplum modelinde sermaye sahipleri ile işçiler değil, enformasyon ve üretim cihazlarının yönetimini ellerinde bulunduranlar ile tüketici durumunda olan halk tabakalarıdır.
Endüstri toplumundan Touraine’in “programlanmış toplum” adını verdiği endüstri ötesi topluma geçiş birdenbire olmaz. Touraine bu dönüşümün evrelerini, endüstri toplumundan endüstri ötesi topluma geçişle sınırlandırmayarak geneller ve şu şekilde sıralar:

     Önceki döneme ait sosyal hareketlerde gerileme, bu hareketleri canlandırmaya çalışanların ilgi görmemesi.
     Mevcut toplum yapısının temellerini sarsacak derecede yaygın bir kültür krizi.
     Sosyal düzenin reddedilmesi ve yeni dengeler arayışı.
     Sosyal çatışma ve kargaşanın nedeni olarak liberal ve liberalist dev-let biçiminin suçlu görülerek eleştirilmesi.
     İktidarın merkeziliğinin reddedilerek, geçmiş topluluklara ve onla-rın hayat tecrübelerine doğru yönelme.
     Tehdit altındaki sosyal kategorilerin bu değişimleri benimseyerek kendi kimliklerini bulma arzuları.
     Yeni sosyal hareketlerin ortaya çıkması .

Touraine, bu evrelerin ilk üçü gerçekleştiğinde endüstri toplumun-dan iyice uzaklaşılmış olduğunu, son üç evre ortaya çıktığında ise, yeni bir toplum modelinin göründüğünü ileri sürer. Meselâ, endüstri sonrası toplumdaki sosyal hareketlerin öncekilerden farklı olarak, bir sınıfa ya da devlete dayanmadıkları; ayrıca, ihtilal yapmak gibi bir amaç da taşımadıkları görülmektedir. Aksine, kültüre atıfta bulunan özgürlük arayışları olarak ortaya çıktıkları ve kendilerini, modernliğin gereği olarak takdim ettikleri dikkati çekmektedir.
Görüldüğü gibi Touraine, sosyal hareketlerin mahiyet farklarından söz edilebilecek ölçüde değişim gösterdiği durumlarda, yeni bir toplum modelinin ortaya çıktığını düşünmektedir. Bu da O’nun, toplumu sosyal eylem ve bağıntılardan ibaret gören aksiyonalist sosyolojisinin tabii bir sonucudur. Nitekim aynı çerçevede, sosyal hareketlere de derin anlamlar yükler: “Bu hareketler esas itibarıyla, üretim, bilgi, etik kurallar gibi belli başlı kültürel kaynaklara uygulanan sosyal tahakküm ilişkilerini dönüştürmeyi amaçlayan eylemlerdir. Bu anlamda sosyal hareketler, toplumun ‘hasta’ addedilen bir ögesine -bir değere, bir norma, bir otorite ilişkisine veya toplumun bizatihi kendisine- yönelik kültürel bir sorgulamayı ve bu sorgulama neticesinde, sosyal ilişkileri yeniden tesis etmeyi içerir… Sosyal bir duruma cevap teşkil ettiği tarzındaki bir yaklaşım, sosyal hareketlerin tek tanımlayıcı ögesi olamaz. Tersine sosyal bir durum, sosyal hareketlerin yeni kültürel modellere yönelik mücadelesi ile bu mücadelenin, siyasi sistemde sebep olacağı bozulma arasındaki çatışmanın ortaya çıkardığı bir sonuçtur.”
Touraine, sosyal yapı değişmesini toplumsal hareketlerle açıklarken, endüstri toplumunun şekillenme süreci ve onu takip eden dönüşümlerin niçin dünyanın başka bir bölgesinde değil de Batı toplumlarında olduğunu “kültür modeli” ve “tarihsellik” kavramlarıyla açıklar. Ona göre bir toplum, sadece üretim gücünün durumu ile yeterince tanımlanamaz. Toplumun üretim faaliyetlerini belirleme kapasitesinin de incelenmesi gerekir. Üretim faaliyeti ile bu faaliyeti belirleme kapasitesi arasında, toplumdan topluma farklılık gösteren bir mesafe vardır. Bu mesafe ‘kültürel olarak’ tanımlanabilir. Başka bir ifade ile, Touraine, toplumun yaratıcılık gücünü, yani, kendi üzerindeki eylem kapasitesini, “kültür modeli” kavramıyla ifade etmektedir.
Touraine’e göre, sosyal üretim faaliyeti ile bu faaliyete etki etme kapasitesi arasındaki mesafenin az olduğu, yani yaratım gücünün yüksek olduğu toplumlarda “güçlü tarihsellik”, bu mesafenin fazla olduğu toplumlarda ise “zayıf tarihsellik” söz konusudur. Güçlü tarihselliği olan toplumlarda yapılan işin üretilen mal üzerindeki etkisi fazla olduğundan, toplumun yaratıcılığı, faaliyeti ile -yani somut olarak- görülebilir. Meselâ bilim, güçlü tarihselliği olan toplumlarda tabiat düzeninin dönüşmesini doğrudan sağlayan bir güç, bir yaratıcı faaliyet olarak tanındığı halde; zayıf tarihselliği olan toplumlarda faaliyet olarak değil, metasosyal bir düzen olarak soyut değerler biçiminde algılanır.
Kültür modeli, tarihselliğin ana unsuru olmakla birlikte, ondan farklı olarak toplumu tamamıyla kapsayan olguların bir bütünü, toplumun bizatihi kendisiyle olan ilişkilerinin ifadesidir. Örnek verilecek olursa, “tarihsellik hakim sınıf tarafından tamamıyla belirlenebilirken, kültür modelini hakim ideolojiye indirgemek mümkün değildir. İdeoloji, hususi aktörlere ait iken; kültür modeli, bütün bir toplumu içine alarak, sosyal ilişkiler alanının tanımlanmasına yardım eder. Aktörler birbirleriyle cepheleşseler de, birbirlerine karşı davranışları ve girdikleri çatışma aynı kültür modeli içinde cereyan eder.”