AHİLİK

207

 

AHİLİK

 

Ahilik, terim olarak
füıüvvet prensip ve esas­ları dahilinde, V./XI. yüzyılda Türkistan ve İran’dan
Anadolu’ya kadar uzanan bölgeler­de, özellikle ticaret ve sanayi merkezlerinde,
daha çok esnaf ve sanatkarları bünyesinde top­layan, onlara destek olan bir
teşikatııı adıdır.

Ahi kelimesinin kökü
hususunda kesin bir bilgi mevcut değildir. Kökünün arapça “karde­şim”
demek olan o/h” veya türkçe “cömert” an­lamına gelen akı
kelimesi olduğu söylenir. Anadolu dışında fütüvvet prensiplerine bağlı olan
kişilere civanmert, ayyaş, felâ (çoğulu _/(/-yân) gibi isimler verilmiştir. Bu
isimlerin ha­zan ahî ile eşanlamlı oldukları kabul edilmiş­tir.

Fetihler ve daha başka
nedenlerle, doğudan batıya doğru olan Müslüman-Türk göçleri es­nasında çeşitli
esnaf ve sanatkâr grupların eko­nomik sarsıntıya maruz kalmadan varlıklarını
sürdürebilmeleri, gelişmeleri, sosyal, iktisadî ve ahlâkî yapılarını
koruyabilmeleri ahilik sa­yesinde mümkün olmuştur. Moğol istilasın­dan sonra
meydana gelen kargaşa döneminde olsun, beylikler döneminde siyasî otoritenin
zayıfladığı zamanlarda olsun, ahiliğin çeşitli meslek kollarına mensup kişileri
bünyesine alacak şekilde organize olması, Anadolu’nun çeşitli kasaba ve
köylerinde, gerek siyasi-ikti-sadi, gerek dinî-askerî problemleri çözmek,
teşkilata mensup olsun olmasın bütün halkın huzur ve ahengini sağlamak,
çapulculuğu, ön­lemek can ve mal güvenliğini sağlamak, ticarî güvenliği
sağlamak, kaliteli ve ucuz mal temi­nini garanti etmek gibi iktisadî, idarî ve
sosyal vazifeler ifa etmesine imkân vermiştir.

Alıîfik teşkilatı,
başlangıç itibariyle Hz. Muhammed zamanına kadar uzanan, Fütüvvet ör­gütlenmesine
dayanır. Abbasî halifesi Nasır Lidinillah’ın (575/1180-622/1225) yeniden
teşkilatlandırması sonucu, bütün İslâm miİlet-leri arasında, yaygınlık kazanan
fütüvvet men­supları Anadolu’da ahiler adı altında örgütlen­diler. Daha sonra,
Nasır, “Füıüvvetnâmc” adı verilen tüzüklerle bu kurumun esas ve
kaidele­rini yeniden düzenledi. Şiî müslümanları da bu organizasyona dahil
etmek amacıyla 12 İmam’ı da Fütüvvet silsilesine katlı ve bunu sünııi
mutasavvıflara kabul ettirdi. Nasır bu­nun ardından, zamanındaki İslâm
devletleri başkanlarına fermanlar yazıp kendilerinden fülüvvct şalvarı
giymelerini ve şed (kuşak) bağlamalarını isledi. Bir çok devlet başkanı bu
isteğe uydu. Selçuklu hükümdarı I. Gıyasettin Keyhüsrcv de bunlardandı. I.
Gıyasettin hocası Mecdüddİn İshak’ı (Sadreddin Kone-vî’nin babası) elçi olarak
Bağdat’a göndermiş; Mecdüddİn dönüşünde Muhyiddin b. Arabî ve Evhadüddİn Hamit
Kirmânî, Ebu Cafer Yczdanyârî ve Ahî Evran Şeyh Nasuriddin Mahmut gibi bir çok
mürşit ve alimi Anado­lu’ya gelirmiş ve dinî-tasavvufî irşadda bulun­malarına
imkân sağlamıştır. Ktsa zamanda Anadolu’nun pek çok yerinde Evhadüddinve
halifelerinin tekke ve zaviyeleri kuruldu. Mü­ritlerin halktan maddi menfaat
taleb etmeleri yasaklandı ve halka yardımda bulunmak, cö­mert davranmak temel
prensip olarak kabul edildi. Bu, Türkmenleri iş ve meslek sahibi ol­maya
zorlayan bir unsurdu. Onların fütüvvet esasları dahilinde tekke ve zaviyelerde
şeyh-mürit bağlan, iş yerlerinde usta-çırak bağları İle bağlanıp bir kuruluş
oluşturmaları Anado­lu ahiliğinin esasını ve çekirdeğini oluşturdu.
l.Keykavus’un fütüvvel şalvarı giymesi bu teş­kilatı güçlendirdiği gibi, onu
merkezi otorite­nin bir parçası haline getirdi. Halifenin danış­manı
Şihabiiddİn Suhrcverdİ’nin daha sonra I. Alaeddin (616/1219-634/1236) zamanında
elçi olarak Konya’ya gelmesi, bu gelişmeyi da­ha da arttırdı. Söz konusu durum,
XIII. yüzyıl ortalarından XIV.yüzyıla kadar devlet otorite­sinde görülen
zayıflama karşısında ahî teşkila­tının, şehir hayatında gerektiğinde siyasi rol
oynamasına, esnaf birliklerine sızarak onlar­dan destek alması ve onları canlandırmasına,
Alp’lerle ilişki kurarak Moğol istilasına karşı Selçuklu devleti yanında
mücadeleye girişme­lerine, Anadolu’da büyük devlet adamlarının, müderrislerin,
kadıların, şeyhlerin ve tacirle­rin ahilerle sıkı münasebet kurmalarına ve
ahî-tîğin en ücra köşelere kadar yayılmasına vesile olmuştur. Seyahatname
yazarı İbn Batuta, XIV. yüzyıl ortalarında, Sultan Orhan zama­nında Anadolu’nun
pek çok kasaba ve köyle­rinde ahî teşkilat ve zaviyelerine rastladığını,
oralarda misafiryabancılan ağırladıklarını, İh­tiyaçlarını giderdiklerini,
zorbaları ve kötülük yapanları yok etliklerini ifade eder. (Bu açı­dan da
Baü’daki şövalyelik kurumuna benzer bir rol oynamıştır.) Nitekim ahilerin
Osmanlı devletinin kuruluşunda da büyük hizmetleri olmuştur. Merkezi otoritenin
zayıfladığı dö­nemde askerî ve siyâsî gücünü göstererek yer yer (örneğin
Ankara’da) devlet vazifesini üst­lendiklerini, ardından şehri I. Murad’a devret­tiklerini,
Osmanlılar savaşta iken bozguncula­ra karşı güvenliği sağladıklarını Bursa’yı
Düz­mece Mustafa’nın hücumundan kurtardıkları­nı biliyoruz. Gerçekten de
Osmanlılar, daha bağından beri ahileri sadık bir yardımcı olarak görmüşlerdir.
Çok zengin ve nüfuzlu bir ahî şeyhi olan Şeyh Edebâlî kızını Osman Gazi’ye
verecek kadar onunla yakın ilişki içine girmiş, Orhan Gazi bir ahilik unvanı
olan “ihtiyarüd-din” lakabını kullanan, şed kuşanıp kuşatan bir ahî,
I. Murad şed kuşanmış ve zamanında­ki teşkilâtın başkanı olmuştur. Ahîler ve
der­vişler savaşlarda da padişahların en büyük ve güçlü yardımcıları olduğundan
kendilerine ev­latlık vakıflar verilerek teşvik edilmişlerdir.

Osmanlı devleti tam
anlamıyle kurulduktan sonra ahîlik esnaf birlikleri ve köy gelenekleri halinde
devam etmiştir. Şöyle bir teşkilatlan­ma biçimi vardır:

1) Yiğitlik
(teşkilata yeni gi­ren yiğitler),

2) Ahîlik
(altı bölüktürler, ilk bö­lüğe ashab-ı tarîk (yol arkadaşları) denirdi,

3-6)
Nakipler,

7) Halife,

8) Şeyh (Ahî
şeyhi ve bundan evvelkilerin başkanı),

9)
Şeyhü’1-me-şâyih (şeyhler şeyhi; çeşitli teşkilatları birbirle­rine bağlayan
önemli bir unsurdu).

Osmanh esnaf
birliklerinin manevî merkezi Kırşehir’di. Debbağların ve bütün esnafın piri
sayılan Ahî Evren’in halifeleri, asırlar boyun­ca Anadolu ve Rumeli esnaf
teşkilatlarının birlik ve beraberliğini sağlamışlardır. Bunlara Ahî Baba denir
ve her şehirde vekilleri bulu­nurdu. Bursa gibi bazı şehirlerdeki ahî baba
vekilliklerini tarikat şeyhleri yapıyordu. Ahî baba vekilleri şehir esnaf
birliklerinin temsilci­leri tarafından seçilir, kendilerine Kırşehir’de­ki Ahî
Baha’dan İcazetname ve devletten be­rat verilirdi. Bunlar, her yıl veya bir kaç
yılda bir bütün ülkeyi dolaşır, gittikleri yerlerde kal­falık, ustalık
imtihanları yapar, peştemal kuşa­tırlardı. Çarşı pazarlarda fiat kontrolü yapar­lar,
kalitesiz mal üretenlere meslekten çıkar­maya kadar cezalar verirlerdi.

Görevleri, sonraları
Sercz gibi bazı bölgeler­de kâhya mütevelliliği gibi esnaf görevlerine
dönüştürülen ahiliğin XIX. asır sonuna kadar varlığını sürdürdüğübilinmektedir.
Günümüz­de bu gelenek bazı köylerde, özellikle Çankı­rı’da yârân sohbetleri
tarzında devam etmek­tedir.

İzzet ER

Bk. Fütüvvet; Lonca.