ADLİ PSİKOLOJİDE TEMEL KONULAR

Adli psikolojinin bir araştırma alanı olduğu kadar, bir uygulama alanı olduğu da¬ha önce açıklanmıştı. Bir sonraki bölümde ele alacağımız Türkiye’de adli psikolog¬ların çalışma alanlarına zemin teşkil etmesi açısından bu bölümde ruh sağlığı ve suç ilişkisi, suça itilen gençler, aile içi şiddet ve çocuk istismarı, suç işleyen birey¬lerin psikososyal rehabilitasyonu konuları değerlendirilecektir.
Ruh Sağlığı ve Suç İlişkisi
Psikiyatrik bozukluk sahibi kişilerin işlediği ağır şiddet içeren suçlar popüler medyanın, sinema ve edebiyatın bolca kullandığı bir konu olmasına rağmen, gerçekte şiddet suçu işleyenler arasında ciddi psikiyatrik bozuklulara sahip olanların oranı düşüktür. Ancak eğer ağır psikiyatrik bozukluklara sahip kişiler şiddet suçu işlerlerse bu suçlar genellikle vahşice ve kamuoyunu heyecanlandı¬racak nitelikte olabilmektedir ki bu durum da medyanın seçici dikkatini bu olaylar üzerine çekmektedir. Ayrıca “ağır akıl hastaları” suç işlediklerinde genel¬de kaçacak, saklanacak, delilleri ortadan kaldıracak yetiye de sahip değildirler. Bundan dolayı yakalananlar arasında bu tip bozukluklara sahip kişiler ağırlıkta olabilir. Son olarak medyada “akıl hastası” temsili genelde ne yapacağı belli ol-mayan ve şiddete yatkın birisi olarak gösterilmektedir. Bu durum da toplumun, aslında akıl hastalıkları arasında pek azına özgü olabilecek bu özellikleri yaygın zannetmelerine neden olmaktadır. Bu zan da akıl hastalarının tehlikeli olduğu inancını destekler.
Hukuki metinlerde “mental sağlık ve yeterlilik” olarak geçen durumları, psiko¬loji, psikiyatrik bozukluklar ve zekâ gerilikleri ile yaygın gelişimsel bozukluklar olarak adlandırmaktadır. Bu tip tanılara sahip olan kişiler hakkında açıklanması gereken iki husus vardır. Birincisi akıl hastalıkları ve zekâ geriliklerine sahip kişi¬lerin “normal” nüfusa kıyasla tehlikeli olup olmadıklarıdır. Diğer konu ise akıl hastalıkları veya zekâ geriliğine sahip kişilerin eğer suç işlerlerse bu suçtan ne ka¬dar sorumlu tutulabilecekleri, yine hukuksal ifadesiyle ceza ehliyetine sahip olup olmadıklarıdır.
Araştırmalara göre psikotik bozukluklar denen gerçekle temasın çok zayıfladığı ağır psikiyatrik durumlar dışında herhangi bir psikiyatrik bozukluğa sahip olan ki¬şiler doğru ve yanlışı ayırt edebilmektedirler (Hollin, 2002; Howitt, 2006). Suç işle¬yenler arasında bu tip hastalıklara sahip olanların oranı hakkındaki araştırmalardan gelen bilgileri değerlendirirken söz konusu kişilerin “yakalanmış” failler olduğu  
akılda tutulmalıdır. Yukarıda bahsettiğimiz şekilde akıl hastaları suç işlediklerinde bu suçlar genelde süratle aydınlatılmaktadır. Dolayısıyla kaçanlar ve yakalanmayan¬lar hakkında bilgiye sahip bulunmamaktayız (Howitt, 2006). Genel olarak suç fail¬leri arasında ağır psikiyatrik bozukluklar ve zekâ geriliklerine sahip olanların oranı }Tiksek değilse de psikiyatrik bozukluklar teşhis kategorileri arasında bulunan alkol ve madde bağımlılığı için aynı durum geçerli değildir. Alkol ve madde bağımlılığı genel olarak suç işleyen grup arasında oldukça yaygındır. Bir diğer istisna, doğru ve yanlışı ayırt etmeyle ilgili bir sıkıntı yaşamayan ancak suç işleme ve şiddet dav¬ranışlarına özellikle yatkın olan antisosyal kişilik bozukluğuna sahip kişilerin suç iş¬leyen grup arasında oranlarının yüksek olduğu bilinmektedir (Hollin, 2002; Howitt, 2006; Bartol ve Bartol, 2008). Suç işlemiş ve psikiyatrik tanıya sahip olanlar arasın¬da bu saydığımız iki grup dışında kalanlar arasında en sık şizofreni paranoid tip, psikotik özellikli duygudurum bozukluklarını görmekteyiz. Yine de altı çizilmesi gereken çok önemli bir husus suç mağdurları arasında ağır akıl hastalıkları ve zekâ geriliklerine sahip kişilerin oranının hasta olmayan gruba göre oldukça piksek ol¬duğudur (Keene & Rodrigez, 200ق; Howitt, 2006; Bartol ve Bartol, 2008). Yani ağır akıl hastaları tehlikeli olmaktan çok tehlikedeler diye düşünmek mümkündür. Ze¬kâ geriliklerinde ise sıklıkla dürtüsellikle ilişkili şiddet suçları ile başkalarının telki¬ni ile işlenen suçlar ve basit cinsel suçlara sık rastlanır.
Ceza ehliyeti hukukta bir kişinin işlediği suçtan dolayı sorumlu tutulabilmesi du¬rumudur. Bunun için kişinin işlediği suçun anlam ve sonuçlarının farkında olma¬sı ve eylemlerini yönlendirme yeteneğinin yerinde olması gerekir. Gerçekle bağlan¬tısı bozulmuş ağır bir psikiyatrik hastanın veya ağır zekâ engelli birisinin ceza ehli¬yetine sahip olduğu düşünülebilir mi? Bu kişilerin çoğu suç eylemi esnasında sahip oldukları bozuklukla ilişkili bir belirtinin etkisi altındadırlar (hezeyanlar, halüsinas- yonlar, vb.). Eğer kişinin gerçekleştirdiği suç, sahip bulunduğu psikiyatrik bozuk¬lukla ilişkili bulunursa kişinin o suçla ilgili ceza ehliyetinin azalmış olduğuna veya bulunmadığına hükmedilir. Bu değerlendirmeyi gerek görüşmeler, gerek testler ve gözlem yoluyla adli psikologların da arasında bulunduğu uzmanlar gerçekleştirir. Böylesi durumlarda yargılama sürecinde bilirkişi görüşü almak zorunludur. Orta ve ağır zekâ geriliklerinde ise kişinin ceza ehliyeti olmadığına hükmedilir. Ceza ehliye¬tinin bulunmadığına hükmedilen durumlarda kişiler hakkında Türk Ceza Kanu- nu’na göre çeşitli tedbirler alınır. Ceza ehliyetinin azalmış olduğuna hükmedilen durumlarda ise cezada indirim yapılır. Son olarak antisosyal kişilik bozukluğuna sa¬hip kişilerin ceza ehliyeti vardır. Alkol madde etkisi altında işlenmiş suçlarda, ba¬ğımlılık bir hastalık olarak kabul edilmekle beraber, ceza ehliyeti tamdır.
Suça Sürüklenen Gençler
Genel olarak ülkemiz için de geçerli olmak üzere, suç genç erkekler arasında da¬ha yaygın bir davranıştır. Bu grubun içinde 18 yaş altı, ergenlik dönemindeki kü¬çüklere de giderek artan oranda rastlanmaktadır. Yukarıda bahsi geçen ceza ehli¬yeti hususunu etkileyen bir diğer unsur da suç eylemini gerçekleştiren kişinin ya¬şıdır. Ülkemizde 12 yaşın altındaki çocukların eylemlerinin anlam ve sonuçlarını ayırt edemedikleri kabul edilir ve ceza ehliyetleri yoktur. 12-1ؤ yaş ve 118-ؤ yaş aralığındaki gençlerin gerçekleştirdiği suç teşkil eden eylemlerin yargılanması ise bu yaş dönemi özellikleri göz önünde bulundurularak düzenlenmiş özel mahke¬melerde, çocuk mahkemelerinde gerçekleştirilir. 12-18 yaş arası ergenlik dönemin¬deki kişilerin yetişkinlerden farklı muhakeme ve davranış kontrolü özelliklerine sahip oldukları bilinmektedir. Dolayısıyla genç suçluluğu adli psikolo^nin en faz¬
la araştırma yürüttüğü alanlardan biridir. Başlıca araştırma soruları: gençlerin han¬gi suçlara yöneldikleri, suça yönelme mekanizmaları, risk faktörleri, koruyucu fak¬törler, suça başlama yaşı ile suç davranışlarının devamlılık gösterip göstermediği, farklı suç türlerine göre çocukların özellikleridir (Howitt, 2006; Bartol ve Bartol, 2008). Öte yandan vurgulanması gereken bir diğer nokta, “suça sürüklenen çocuk¬lar’ teriminin tercih edilmesi gerekliliğidir. Çocukların karıştıkları suçları bir yetiş¬kin gibi bilinçli olarak ve davranış denetimine sahip olarak işlemediklerinden ha¬reketle bu alanda çalışanlar tarafından suça sürüklenen çocuklar veya kanunla ih¬tilafa düşen çocuklar terimleri tercih edilmektedir.
 
Gençlerin sıklıkla işledikleri suçların mala karşı suçlar (hırsızlık, mala zarar ver¬me), şahsa karşı suçlar (gasp, tehdit, darp ve zor kullanma), uyuşturucu suçları ol¬duğu görülmektedir. Ayrıca evden kaçma, 18 yaş altı alkol ve tütün tüketimi, okul¬dan kaçma gibi yasak davranışlar içine girmelerine de sıklıkla rastlanmaktadır (Bartol ve Bartol, 2006).
 
Kaynak:    Kaynak: http://crimeanddeviance.com/juve-
http://zacks4thplacelearning.blogspot.com/ nile-delinquency, 17/05/2012. 2011/02/canadas-youth-criminal-justice- \^act-main.html, 17/05/2012.    

Davranım Bozukluğu:
çocukluk çağı dönemine özgü psikolojik bozukluklardan birisi olan davranım bozukluğu, evden ve okuldan kaçma, mala ve eşyalara zarar verme, çalma, yangın çıkarma, insanlara ve hayvanlara eziyet etme gibi sürekli ve tekrarlayan biçimde uyumsuz davranışlarla karakterize bir bozukluktur. irken çocukluk başlangıçlı olabileceği gibi, ergenlik dönemi başlangıçlı da olabilir. Yetişkinlikte tanı olarak konulabilecek antisosyal kişilik bozukluğu ile büyük oranda ilişkili bir bozukluktur.
Türkiye’de suça itilen gençlerle ilgili oranlara bakıldığında genç nüfusun top¬lam nüfusa oranı yüksek olmakla beraber suça itilen gençlerin genç nüfus içinde¬ki oranı oldukça düşüktür. Cezaevi istatistiklerine göre 1997-2007 arasında çocuk ceza infaz kurumuna ve eğitim evlerine giren 12-18 yaş arası çocukların yıllık or¬talaması 372’dir (Îçli-Şahin, 2009). Mala ve şahsa yönelik suçların oranında pek fark yoktur. Ekim 2011 itibariyle Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Mü¬dürlüğünün açıkladığı rakamlara göre Ekim 2011 itibariyle, ceza infaz kurumların- daki çocuklar toplam tutuklu ve hükümlü sayısının % 2’sini teşkil etmektedirler (Adalet Bakanlığı, 2012).
Araştırmalar bazı aile ortamları ve çevrelere sahip olan çocukların daha sıklık¬la suça yöneldiklerini ve suç teşkil eden eylemlere yaşam boyu devam ettiklerini göstermektedir. Bazı çocuklar ise ergenlik dönemi ile sınırlı olarak suç teşkil eden davranışlar içine girmektedirler (Howitt, 2006).
Erken yaşta suç eylemlerine başlama ile yaşam boyu sürdürme arasında ilişki olduğunu gösteren araştırmalar vardır. Bu grup içinde ergenlikte davranım bo¬zukluğu, ileriki yaşlarda ise antisosyal kişilik bozukluğu tanısına sıklıkla rastlan- maktadır (Farrington, 1995; Howitt, 2006; Bartol ve Bartol, 2008)
Erken yaşta suç işlemeye başlayan gruba dair çeşitli araştırmacılarca incelenen aile özellikleri şöyle sıralanmaktadır (Howitt, 2006): cezalandırıcı (dayak da içer¬mek üzere) ebeveyn davranış ve tutumları, sevgisizlik ve çocuğu reddeden ortam, gözetimsizlik ve gevşek sınırlar, dağılmış aileler, suç işleme, uyuşturucu vb. özel¬
liklere sahip ebeveynler. Yoshikawa (1995) da bu aile özelliklerine ilaveten çocuk¬lara ait şu özelliklerden söz etmektedir: nörolojik ve biyolojik farklılıklar, düşük zekâ düzeyi ve buna bağlı düşük okul başarısı, antisosyal davranış geçmişi, ebe¬veynde alkol veya uyuşturucu kötüye kullanımı, şiddet eylemlerinin görüldüğü mahallelerde büyüme, ebeveynle güvenli bir bağlanma ilişkisi kuramamış olmak.
Antisosyal davranış:
Antisosyal davranış ve asosyal davranış halk arasında birbiriyle karıştırılmakta ve aynı terim gibi kullanılabilmektedir. Bu hatalı kullanımdan kaçınmak amacıyla hatırlatılmalıdır ki asosyal, sosyal olmayan, örneğin girişken, dışadönük davranmamayla ilişkili davranışlar gösteren demektir. Antisosyal davranışlar ise toplumca kabul edilemez, toplum yaşamına aykırı, suç teşkil eden veya şiddet içerren davranışlardır.
Yoshikawa (1995), erken dönemde suça yönelen çocuklarla ilgili risklerin tes¬pit edilmesi kadar koruyucu faktörlerin belirlenmesinin de önemine dikkat çek¬miştir. Özellikle risk grubunda bulunan çocuklara ve ailelerine erken yaştan itiba¬ren sağlanacak destekleyici psikososyal çalışmalarla riskin azaltılabileceğini ortaya koymuştur. Suça itilmiş veya itilme riski taşıyan çocuklar için bu tipte destekleyici ve rehabilite edici programlar oluşturulması adli psikolojinin önemli araştırma ve uygulama alanlarından birisidir.
Aile İçi Şiddet ve Çocuk İstismarı
Aile, birçok toplum için kutsal ve dokunulmaz, toplumsal düzenin temeli, üyeleri için de dış dünyanın tehlikelerinden sığınılan yerdir. Ancak her aile için bu özellikler ge¬çerli olmayabilir. Aile içi şiddet, 1960’lardan itibaren tanımlanmaya başlayan, kadın ha-reketinin de etkisiyle görünürlük kazanan her toplumda, her sosyoekonomik düzey¬de görülen çok ciddi bir problemdir. Ülkeler kendi hukuk sistemleri içinde aile içi şid¬detin önlenilmesi için çeşitli düzenlemeler yapmaktadırlar. Aile içi şiddet gerek özel¬liklerinin belirlenmesi, risklerin tespit edilmesi ve önlenmesi, gerekse mağdurların ve faillerin rehabilitasyonu için gerekli müdahale yöntemlerinin geliştirilmesi amacıyla ad¬li psikolojinin önemli bir diğer araştırma ve uygulama alanıdır. Aile içi şiddet başlığı al¬tında adli makamlara en sık yansıyan ve en yüksek oranda gerçekleşen kadına eşleri ve partnerleri tarafından uygulanan fiziksel şiddettir. Kadına yönelik şiddet, kimi za¬man kadının ağır yaralanması veya ölümü ile sonuçlanan ciddi bir problemdir. Kadı¬na yönelik şiddet dışında, çocuklardan ebeveyne yönelik şiddet, yaşlı istismarı ve çocuk istismarı da diğer aile içi şiddet türleridir. Ev içi şiddet olarak da kullanılan aile içi şid¬det kavramı, aile üyeleri ve birlikte yaşayanlar arasında gerçekleşen fiziksel, cinsel, duygusal, ekonomik şiddet olarak tanımlanabilir. İhmal de bir başka kötü muamele tü¬rüdür. Aile içinde şiddet bir kez ortaya çıktığında tekrarlama olasılığı oldukça yüksek¬tir. Şiddetin dozunun giderek tırmanıcı özellik gösterdiği görülmektedir. Faillerin anti¬sosyal özellikler gösterdiği, sıklıkla alkol ve madde kötüye kullanımlarının bulunduğu bilinmektedir (Harrower, 2003; Howitt, 2006; Bartol ve Bartol, 2008)
Bu alanda ayrıca ele alınan çok önemli bir araştırma alanı da çocuk istismarıdır. Çocuk istismarı, Dünya Sağlık Örgütü (WHO, 1999) tarafından şu şekilde tanımlan¬maktadır: çocuğun sağlığını, fiziksel gelişimini, psikososyal gelişimini olumsuz etki¬leyen bir yetişkin, toplumu veya ülkesi tarafından, bilerek veya bilmeyerek yapılan davranışlar çocuk istismarı olarak kabul edilir. Bu tanım, çocuğun istismar olarak al¬gılamadığı veya yetişkinin de istismar olarak kabul etmediği eylemleri de kapsa¬maktadır. Polata göre (Polat, 1997, sf. 37): “0-18 yaş grubundaki çocuğun kendisi¬ne bakmakla yükümlü kişi veya kişiler tarafından zarar verici olan, kaza dışı ve ön¬lenebilir, çocuğun fiziksel ve psiko-sosyal gelişimini engelleyen, gerçekleştiği top¬lumun kültür değerleri dışında kalan ve uzmanlar tarafından istismar kabul edilen bir davranışa maruz kalması çocuk istismarı ve/veya ihmalidir.” Çocuk istismarı ve ihmalinin türleri: fiziksel istismar, cinsel istismar, duygusal istismar ve ihmaldir.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye göre 18 yaşın altındaki bi¬reyler çocuk olarak kabul edilir. Çocuğa bakmakla yükümlü, üzerinde otorite sahibi kişiler tarafından kötü muamelede bulunulması ve sağlık, eğitim, beslenme, barınma
ihtiyaçlarının ihmal edilmesi ileride ciddi psikolojik sıkıntı ve bozukluklara yol aça¬bilir. Özellikle istismar aile içinde gerçekleşirse sonuçları çok daha ağır olmaktadır.
Çocuk istismarı hakkında elde edilen oransal rakamların hiçbir zaman gerçeği yansıtmadığı bilinmektedir. Bu ciddi mesele çoğu zaman aile içinde gizli kalmak¬ta, mağdurlar da çeşitli psikolojik dinamikler ve yaşadıkları travmanın özelliklerin¬den dolayı istismarı açıklayamamaktadırlar. Özellikle cinsel istismar söz konusu ol¬duğunda vakalardan adli veya tıbbi bir kriz ortaya çıkmadığı takdirde ancak yıllar sonra mağdurların nadiren açıklamalarıyla haberdar olunmaktadır.
Parafili: cinsel uyarım ve doyumun olağandışı nesne ve aktiviteler yoluyla mümkün olduğu birtür cinsel bozukluktur. Pedofili birtür parafilidir. Pedofiller, cinsel uyarım ve doyum için ergenlik öncesi çocuklara yönelirler.
Cinsel istismarda çocuğun rızasından söz edilemez. Çocuk, tanım itibariyle cin¬sel eylemin anlam ve sonuçlarını tam olarak anlayarak kavrayarak parçası olamaz. Kız çocuklar daha sık cinsel istismar mağduru olmakla birlikte, erkek çocukların da mağdur olmaları söz konusudur. Aile içinde gerçekleşen cinsel istismar eylem¬lerine ensest adı verilir. Ensest tanımı için kan bağı aranmaz.
Cinsel istismar eylemini gerçekleştirenlerin özelliklerinin belirlenmesi de adli psikolojinin alanına girmektedir. Bu grubun içinde bir kısım pedofili adlı bir tür cinsel sapma (parafili) bozukluğuna sahiptirler. Bu kişilerin tedavisinde de adli psikologlar çalışırlar.
Cinsel istismar vakaları yargıya yansıdığında çoğu zaman mağdurlar yaşadıkla¬rını tekrar tekrar anlatmak ve zorlu mahkeme sürecinden geçmek durumunda ka¬lırlar ve bundan dolayı tekrar travma yaşamaları olasıdır. Gerek çocukların ifade¬lerinin alınmasının özel teknikler gerektirmesi, ve genel olarak istismar mağduru çocuğun travmatize olmuş olmasından dolayı bu çocuklarla görüşme özel eğitimli psikologlar tarafından gerçekleştirilmelidir. Bu şekilde, çocuğun yargı sürecinde tekrar travma yaşamasının da önlenmesine çalışılabilir. İstismar mağduru çocuğun korunması ile ilgili kararların alınmasında da adli psikologların uzman görüşü önem taşır. (Akdaş Atamer, 2005; Howitt, 2006, Bartol ve Bartol, 2008)

 

Suç İşleyen Bireylerin Sağaltımı

 

Bir ülkede cezaların düzenlenmesi ile suçun nedenleri ve cezanın amaçlarına dair benimsenen görüşler arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Cezanın amaçları caydırı­cılık, ıslah etme, toplumu koruma veya kamu vicdanını rahatlatmadır. Bu amaçlardan hangisi­ne daha ağırlık verildiğine göre cezaların miktarı ve uygulanma şekli değişiklik gösterir. Örneğin suçun nedeni olarak işlenen suç sonucunda fail­lerin kazançlı çıktıkları ve pek de bir kayba uğ­ramadıklarına marnlıyorsa (öğrenme yaklaşımı) ve ceza ile caydırıcılık amaçlanıyorsa katı ve uzun hapis cezaları öncelikli olur. Öte yandan, eğer kişilerin sahip oldukları bilişsel, davranışsal, duy­gusal, sosyal, eğitimsel bir takım eksiklikler neti­cesinde suça yöneldiklerine marnlıyorsa ceza in­faz kurumlarmı “eğitim ve rehabilitasyon” amaçlı düzenlemek öncelikli hâle gelebilir.

Suç tekrarının önlenmesi ve ıslah amaçlarının ön plana çıkmasıyla, ceza infaz kurumlarının ve infaz sürecinin faydacı bir yaklaşımla düzenlenmesi gerekliliği or­taya çıkmıştır. Bu yaklaşıma göre, sosyal ve yasal sınırların dışına çıkan bireyler ya­kalandıklarında ve kendilerine hapis cezası verildiğinde, hükümleri süresince ge­çen zaman tekrar suç işlememeleri ve toplumla daha başarılı biçimde entegre ol­maları amacıyla değerlendirilmelidir (Howitt, 2006).

ABD ve Avrupa ülkelerinden sonra ülkemizde de özellikle 2005 yılından itiba­ren cezaevlerinde rehabilitasyon amaçlı psikososyal destek programları uygulan­maya başlanmıştır. Bu tür programlarda hükümlülerin bilişsel ve davranışsal deği­şim göstermeleri amacıyla çeşitli grup çalışmaları yürütülmektedir. Ceza infaz ku- rumlarında görevli psikologların yürüttüğü bu grup çalışmaları tüm cezaevlerinde standart bir uygulama sağlanması amacıyla kılavuz kitaplar üzerinden yürütülmek­tedir. Bu tarz eğitim ve destek grup çalışmaları arasında, öfke kontrol programı, stresle baş etme, madde kötüye kullanımıyla ilgili grup çalışmaları bulunmaktadır. Psikososyal destek programlarının tekrar suç işleme oranlarını azaltmada ciddi et­kisi olduğunu gösteren pek çok çalışma bulunmaktadır. Henüz ülkemizde bu ko­nuda geniş kapsamlı bir çalışma yürütülmemiştir. Ancak eldeki veriler, katı ve ağır hapis cezalarından ziyade, ceza infaz rejimlerinin faydacı bir yaklaşımla düzenlen­mesinin suç oranlarını düşürmede yararlı olduğunu göstermektedir (Atamer ve Oral, 2005, Howitt, 2006).

،