Abdurrazzak İbn Hemmam Hayatı ve Tefsiri

29

Abdurrazzak İbn Hemmam Hayatı ve Tefsiri: Abdurrazzâk İbn Hemmâm İbn Nâfi’ el-Hımyerî, hicretin 126 (M. 743) ncı senesinde San’a da doğmuştur. Künyesi Ebû Bekir’dir. Yemen’in yetiştirdiği mümtaz bir müfessir ve Buhârî’nin râvilerinden olan bir muhaddisdir. Genç yaşta iken İslâmî ilimleri öğrenmeye teşebbüs etmişti. Hisâm b. Yusuf, Abdurrazzâk’ın, İbn Cüreyc’e ilim almak için gittiğinde 18 yaşında olduğunu söyler. Kendi ifadesine göre, 7 sene Ma’ıner b. Râşid’le beraber bulunmuştur. Ticaret için Şam’a geldiğinde, orada pek çok meşhur âlime mülâki olmuştur. Ma’ıner İbn Râşid (ö. 154/770), İbn Cüreyc (ö. 149/766), Ubeydullah b. Ömer (ö. 147/764), Abdullah b. Sa’id b. Ebî Hind, Sevr b. Yezid (ö. 153/770), el-Evzâ’i (ö. 157/774), Süfyan es-Sevrî (ö. 161/777), Malik b. Enes (ö. 179/795), Süfyan b. Uyeyne (ö. 198/813), Abdulah b. İsa, Hemmâm b. Nâfi’, Hişam b. Hasan (ö. 148/765), el-Müsenna b. es-Sabah, Haccac b. Ertat (ö. 149/766), Zekeriyya b. İshâk, Ikrime b. Ammar ve diğer pek çok zevattan ilim almış ve rivayette bulunmuştur. Kendisi bir ilim hazinesi olduğundan, pek çok kimse ona gelmiş ve ondan ilim almışlardır. İşte onlardan bazıları: Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Yahya b. Ma’in (ö. 233/847), İshâk b. Rahaveyh (ö. 238/852), ez-Zuhfî (ö 258/872) er-Rimâdî (ö. 265/878), Abd b. Humeyd (ö. 249/863), Muhammed b. Râfi1 (ö. 245/859), Mahmûd b. Gaylân (ö. 239/853), Ali b. el-Medînî (ö. 234/848), Seleme b. Şebib (ö. 294/906). Şeyhlerinden olmasına rağmen, Süfyan b. Uyeyne ve Ma’ıner b. Süleyman bile ondan rivayet etmiştir. İbn Hallikân, İnsanlar nasıl Hazreti Peygamber’den sonra da Abdurrazzâk’a koştular, demek suretiyle onun ilim alanındaki kıymetini göstermektedir.

Hz Ali’ye sevgi beslediği ve Hz. Muavıye’den hoşlanmadığından, onu Şiîlikleitham edenler ortaya çıkmışsa da, Ahmed b. Hanbel, ondan bu hususu teyid edecek bir şey işitmediğini, fakat onun, insanlar hakkındaki haberlere taaccüple meyleden bir tabiatı bulunduğunu söylemektedir. Buna rağmen bazı haberler onu Şiîlikle itham etmektedirler. Mahled eş-Şuayri, “Abdurrazzâk’ın yanında idim. Birisi Muaviye’den bahsetti. Bunun üzerine, “Meclisimizi Ebû Süfyan’ın oğlu ile kirletmeyin” dedi.”

Ca’fer b. Ebî Osman et-Tâyâlisî, Yahya b. Ma’in’den şu sözleri işittiğini söyler:

“Bir gün Abdurrazzak’tan onun Şiiliğine delalet edecek bir söz işittim ve ona, ilim aldığın, Mâlik, İbn Cüreyc, Süfyan, el-Evzâî gibi üstadların hepsi sünnet eshabındandır. Sen bu Şiâ mezhebini kimden aldın” dediğimde, “Ca’fer b Süleyman ed-Duba’î bize geldi. Kendisini faziletli gördüm ve bunu ondan aldım,” diye cevap verdi. Seleme b. Şebîb, Abdurrazzak’tan şu sözleri işitti­ğini söyler:

“Allah’a yemin ederim ki Ali’yi Ebû Bekr ve Ömer’e tafdil etmek beni memnun etmez”. Keza Ahmed b. el-Ehzer de, Abdurrazzâk’in şu sözünü nakleder: “Ali, Ebû Bekr ve Ömer’i kendisinden faziletli kabul ettiği için, ben de onları Hz. Ali’den faziletli kabul ediyorum. Eğer Ali, onları kendinden üstün saymasaydı, ben de saymazdım.

Bütün bu sözler, onun aşırı bir Şiî temayüle sahip olmadığını gös-termek-tedir. Mamafih burada, ilk devirlerdeki Şia anlayışıyla, muahhar Şia anlayışı arasında fark bulunduğunu nazarı itibara almak lâzımdır. İlk devirlerde hiç bir mezhebi cereyana kapılmadan, Hz. Ali’ye muhabbet besleyen kimseler dahi Şi­a’dan addedilmişlerdir. Abdurrazzâk da bunlardan biri olabilir. İbnu’l-lmâd el-Hanbeli, kendisine evham şüphesinin, ilminin vüs’atından dolayı, verildiğini söy­lemektedir. ez-Zehebî de, “Abdurrazzâk’ı Şiîlikle ayıpladılar. O, bu hususta müfrit değildi. Onun sadece Ali’ye muhabbeti vardı ve onu katledenlere kı­zıyordu”, demekle, onun Şiîliğinin korkunç olmadığını bize bildirmiş oluyordu. Brockelmann da, onun mutedil bir Şiî olduğunu söyler.

Bu itham daha sonraki nesillere de intikal etmiştir. Bazı’ları Abdurrazzâk kör oluncaya kadar ondan işitilenlerin sağlam olduğunu kabul ettikleri halde, kör olduktan sonra, ondan işitilenlerin semamı zayıf görmüşlerdir. Şimdi biraz da, el-Cerh ve’t-Ta’dil ulemâsının, onun hakkında dediklerini görelim:

Ebû Zur’a ed-Dımeşkî, Ahmed b. Hanbel’e, Abdurrazzâk Ma’ıner’in hadisle­rini hıfzeder miydi? diye sorar ve ondan, evet ezberlerdi cevabını alır. Yine ona, İbn Cüreyc’den en sağlam rivayette bulunan Abdurrazzâk mı, yoksa el-Bursânî mi? diye sorulduğunda, cevap olarak Abdurrazzâk demiştir. Ahmed b. Hanbel devam ederek, biz Abdurrazzâk’a 200 senesinden önce geldik, o zaman gözü sağlamdı  Kör olduktan sonra kim ondan işitmişse onun semai zayıftır, demiştir.

el-Esrem, Ebû Abdillah’a hadisi sorulduğunda, bu hadisin bâtılolduğunu işittim, onu Abdurrazzak’tan kim işitti diye sordu. Ben de Ahmed b. Şebbuye dedim. Bunun üzerine bana, onlar, Abdurrazzâk kör olduktan sonra işittiler. Kitabında olmayan şeyleri, kitabında varmış gibi söylediler, dedi.

en-Nesâî, son zamanlarında, ondan hadis rivayet edenlerde nazar vardır, zira ondan münker hadisler rivayet olunmuştur, demektedir. İbn Adiy de, fedâil hususunda hiç kimsenin uyuşamayacağı haberleri rivayet etti, bunlar hakikate uygun değildir. Aralarında münkerler vardır. Bundan dolayı onu Şiîliğe nisbet ettiler, derken, ed-Dârekutnî, Onun sika olduğunu, fakat Ma’ıner’e ait bazı haberlerde hata ettiğini söyler.

el-Buhârî, Abdurrazzâk’ın kitabında rivayet ettiği hadisler, en sahih olan­larıdır, demektedir. Yahya da, onun kitabının dışında, ondan bir hadisten başka bir şey almadığını söyler.

Ebû Salih, Muhammed b. İsmail ed-Dırârî, biz San’a’da Abdurrazzâk’ın ya­nında iken, Ahmed İbn Hanbel, Yahya b. Ma’in ve diğerlerinin, Abdurrazzâk’ın rivayet ettikleri hadisleri terk ettiklerine veya kerih gördüklerine dâir haberler almaya başladık. Çok üzüldük, boşuna masraf yaptık, seyahat ettik ve boşu bo­şuna yorulduk dedik. Sonra hacılarla Mekke’ye gittik. Orada Yahya’ya rastladım ve ona bu meseleyi sordum. Bana ya Ebâ Salih, eğer Abdurrazzâk İslâm’dan irtıdad etmiş olsa bile, onun hadisini terketmezdik, demiştir.

Ahmed b. Salih, Ahmed b. Hanbel’e “Hadis hususunda Abdurrazzâk’tan daha iyisini gördün mü?” diye sorduğunda, hayır cevabını vermiştir” Ebû Bekir b. Zencûye, Abdurrazzâk’ın Râfizî kâfirdir dediğini nakleder.

Abdurazzâk’ın zayıf bir kimse olduğuna dâir haberler de mevcuttur. Onun, el-Vâkıdî’den daha yalancı bir kişi olduğu söylenmektedir.

Ahmed b. Ebî Hayseme, İbn Ma’ınden şöyle işitiğini söyler: “Ahmed, Ubeydulah b. Musa’nın Şiîliğinden dolayı hadislerinin reddedildiğini söyler. Allah’a yemin ederim ki Abdurrazzâk, Ubeydullah’tan daha ileri gitmiştir. O, ondan yüz defa daha zayıftır ve ben Ubeydullah’a nispetle Abdurrazzâk’tan daha zayıf şeyler işittim.

Hakkında müsbet veya menfi olarak söylenen bu kadar sözden sonra, Yahya b. Ma’ın, Ahmed b. Hanbel, ed-Dârakutnî, Nâsıruddin ve ez-Zehebî onu sika kabul etmişlerdir. ed-Dârımî, Abdurrazzâk bana el-Firyâbîden daha muhabbetlidir. İbn Ebî Hâtim de, hadisleri yazılır, fakat onlarla ihticac olunmaz demek suretiyle ona itimad etmiştir.

Abdurrazzâk, 211/827 senesi Şevval ayının ortalarında, 85 veya 86 yaşla­rında iken Yemen’de vefat etmiştir.

Yukarıda gördüğümüz gibi, yapılan suçlamalar, ya onun, Şiaya temayül et­mesi yahutta, gözü kör olduktan sonraki rivayetleri üzerine toplanır. Yoksa eserleri hakkında medhu senadan başka birşey işitilmemiştir.

 

Eserleri

 

Abdurrazzâk, zamanında bir ilim hazinesi olup, pek çok şey yazmış Musannefatı hakkında en toplu malumatı, Bağdat’lı İsmail Paşa vermiştir. Verilen bilgiye göre onun eserleri şunlardır:  Tezkiyetu’l-Ervâh an Mavâki’il –

Eflâh  Tefsiru’l-Kur’ân, el-Câmiu’l-Kebîr fi’l-Hadîs,Kitâbu’s-Sunen fi’l-Fıkh, Kitâbu’l-Magâzî. Ömer Rıza Kehhale de aynı eserleri tadad eder. Kâtip Çelebî ise, onun bir tefsiri, Hadiste, el-Cami’ fi’l-Hadis veya Musannaf fi’l-Hadisi olduğunu ve bu eserin İbn Ebi Şeybe’nin Musannafından daha küçük bulunduğunu kaydeder. Kâtib Çelebi, Tezkiyetu’l-Ervâh an Mavâni’ul-Eflâh adlı eserden bahsederse de, bu eserin müellifinin meçhul olduğunu kaydeder. Bağdatlı İsmail Paşa, Keşfu’z-Zunûn Zeyli’nde bu eserin adını Tezkiyetu’l-Ervâh an Mevakii’l-Eflâh şeklinde yazarak,eserin Abdurrazzâk’a âit olduğunu söyler. Tabakâtu Fukahâi Yemen müellifi, onun güzel tasnifleri olduğunu, Bağdat’taki Hanbelilerin, Ahmed b. Hanbel’in müsnedine istinaden ondan rivayet ettiklerini kaydeder. Endülüslü âlim, Ebû Bekir Muhammed b. Hayr, Fehrese adlı eserinin 54, 127 ve 236. sahifelerinde, Abdurrazzâk’ın Tefsirinin, Musannafının ve Kitâbu’l-Mâgazi’sinin kendine kadar ulaşan isnadlarını verir. İbnu’n-Nedim, Abdurrazzâk’ın fıkıhda es-Sünen’i, bir de Kitâbu’l-Magâzi’si olduğunu zikrediyorsa da, bir tefsir sahibi olduğunu kaydetmemektedir. Fakat diğer bütün kaynaklar, bir tefsiri bulunduğunda müttefiktirler.

Abdurrazzâk’ın, yukarıda saydığimız, bütün bu eserlerine sahip olmadığı­mızdan, onların tavsifi üzerinde duramayacağız. Ancak tefsirinin tanıtımını ve oradaki metodunu göstermeye çalışacağız. Onun “et-Musannaf fi’l-Hadis” adlı eserinin, İstanbul Murad Molla Kütüphanesinde No. 596-600 da kayıtlı bulunduğu zikredilir. Yine ez-Zehebi’nin “Târihul-İslam” adlı eserinin 123b nin kenar haşiyesinde, Abdurrazzâk’ın “es-Sünen” ismindeki musannafının 50 küsur cüz olup, üç ciltte toplandığı belirtilmektedir.

Eski tefsir literatürünü bize nakleden et-Taberi, Abdurrazzâk’ın bu tefsirinden bol bol İstifade etmiştir. et-Taberi, bu tefsirin büyük bir kısmını el-Hasan b. Yahya vasıtasıyla nakletmektedir. Zamanımıza kadar intikal eden bu tefsirin -bugünkü imkânlar dahilinde -iki nüshası bilinmektedir.

Birincisi, Brockelmann’ın “Arap Edebiyatı Tarihi” adlı eserinin Supp! I. 333 de ve Ahmed Halil’in “Neş’etu’t-Tefsir fi’l-Kutubi’l-Mukaddeseti ve’l-Kur’ân” (s. 44) adlı eserinden, bu nüshanın “Dâru’l-Kutubi’l-Mısriyye” de No. 242 de bulunduğunu, bir cild olup, Kur’ân-ı Kerîm’i re’yle tefsir etme hakkında bir mukaddime ihtiva ettiğini öğreniyoruz. Mısır’daki bu nüshanın 724 tarihinde istinsah edilmiş olduğunu, Prof. Zeki Veiidi Togan tarafından yazılan bu eserin tanıtımından öğrenmekteyiz.

İkinci nüsha, Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi, İsmail Sâib Sencer kolleksiyonunda 4216 numarada bulunmaktadır. Eser, 110 varak olup, her sahife 27 satırdan ibarettir. 250×175, 210×135 mm. ebadındadır. Mağribi hattiyledir. İstinsah tarihi zikredilmiyorsa da, diğer nüshaya nisbetle daha eski olduğu anlaşılmakadır. Eserde, Mukaddime, Fatiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nden 142. âyete kadar olan kısım noksandır. Prof. Zeki Veiidi Togan diğer sûrelerin tamam olduğunu söylüyorsa da (yukarıda adı geçen dergi) tetkikimizde Muavvezetân sûrelerinin de eksik olduğu anlaşılmıştır.

Abdurrazzâk’ın bu tefsiri, kısa ve vecizdir. Bütün âyetler sıra ile tefsir edil­memektedir. Sûreierin tertibi, bu gün elimizdeki mushaflarda olduğu gibidir. Son taraflardak kısa sûreler, ekseriya başlangıç âyetiyle   isimlendirilmişlerdir.

Tefsirdeki rivayetlerin ekserisi Ma’ıner İbn Râşid (ö. 154/770) vasıtasıyla Katâde (ö. 117/735) den gelmektedir. Bu hususu teyid edecek mahiyette, İsmail Sâib koleksiyonundaki nüshanın başına şu ibare konulmuştur.

Ekseriya bu isnad Katâde’de kesilmektedir. Gerek bu tefsirde ve gerekse Taberî tefsirinde, Katâde’nin el-Hasan el-Basrî, Saîd b. Cübeyr ve Hammad gibi zevattan rivayet ettiği görülür. Ebû Zur’a’nın da “Katâde, el-Hasan e!-Basrî’nin yüksek talebelerinden idi” demesi, nakletmiş olduğu haberlerin ekserisinin el-Hasan’den gelmiş olduğuna delalet eder.

Bu tefsirin ekserisinin Abdurrazzâk – Ma’ıner – Katâde vasıtasiyla nakledildi­ğini söyledikten sonra, geri kalan kısmın Abdurrazzâk, Ma’ıner ve Katade’den gayri kimseler tarafından geldiğini kaydetmemiz gerekir. Kısaca, Ma’ıner ve Katâde yerine, isimlerini aşağıda zikredeceğimiz şahsiyetlerden nakletmektedir. Bu tefsirde Ma’ıner’in şeyhleri oian zevat şunlardır: İbn Tâvûs, ez-Zührî, İbn EbT Necih, Eyyub, İsmail b. Şems, el-Hasan, el-Basrî, Hişam b. Urve, Zeyd b. Refi, Süleyman et-Teymî, Hemmam b. Münebbih, İbn Ebi Müleyke, Dâvûd b. Hind, Abdu’l-Kerîm el-Cezerî, el-Ameş, Atâ ei-Horasânî, el-Leys, Huşeym.

Bunlardan başka Abdurrazzâk, tefsirinde Ma’ıner’in haricinde şu şahıslardan da rivayette bulunur: Süfyan b. Uyeyne, İsrail, Süfyan es-Sevrî, İbn Cûreyc, Ca’fer b. Süleyman, Huseyn b. Ukeyl.

 

Tefsirinin Kaynakları

 

Abdurrazzâk’ın tefsirdeki metodunu iyi anlayabilmek için, eserinin kaynak­larını da belirtmemiz icab eder. Zamanındaki çeşitli ilim adamlarından ilim aldığını ve eserler telif ettiğini yukarıda söylemiştik. Abdurazzâk’ın zamanında, tefsir ilmi, hadisten ayrılmış müstakil bir ilim olma gayreti içindedir.

Tefsirinin kaynakları, bütün nakli tefsirlerde olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerîm, Hazreti Peygamber’in sünneti, sahabe, tabiîn, etbâu’t-tâbiîn ve Ehl-i Kitab’ın rivayetleridir. Abdurrazzâk’ın tefsirinde şifâi rivayetlerden istifade ettiği anlaşılmaktadır, Bazı şahısların eserlerinden faydalanıp faydalanmadığını teyid edecek bir delile rastlanmamıştır.

Abdurrazzâk’ın tefsirinin, tefsir, hadis, kıraat, lûgât, nahiv, fıkıh ve tarih kay­naklarının hangileri olduğunu araştırmak isterdik. Maalesef bu ilimler o devirde müdevven kitaplar halinde olmadığından, müstakil başlıklar halinde bilgi verme imkânını bulamadık.

 

Metodu

 

Abdurrazzâk’ın tefsirinde takip ettiği usûlü, başkalarının onun hakkında söy­lediklerine ehemmiyet vermeden, kişinin ilmî şahsiyetini aksettiren bir ayna mesabesinde olan eserinden akseden delillerle belirtmeğe çalışacağız.

Eserden çıkartacağımız çeşitli delillere göre, onun ilmî şahsiyyetinin muhtelif yönlerini ortaya koyacağız.

Sahabe devrinde, âyetleri sıra ile arka arkaya tefsir etmek gibi bir hareket mevzu bahis değildi. Kur’ân-ı Kerîm âyetlerini sıra ile tefsir etme hareketi tabiî­ler devrinden itibaren tedricen gelişmeye başlamış, II. asrın sonlarına doğru kemâlini bulmuştu. Abdurrazzâk da Kur’ân âyetlerini tam bir sıra ile takip etme­miş, bazılarını atlamıştır. Bu tefsirde, nakd, tercih, re’y ve Arap dilinin filolojik inceliklerine dayanan hususlara rastlanmamaktadır. Abdurrazzâk tefsirinde sahabe, tabiîn ve daha sonrakilerden nakledilen sözler, bir ön fikre sahip olmaksızın ve tevilsiz olarak zikredildiğinden bir orijinalliği hâizdir. Sebeb-i nüzul, nesh, kıraat, lugât, fıkıh, İsrâiliyyât ve fırkalar bölümü altında toplayacağımız ve örnekler vereceğimiz hususlar, yazarın ve cemiyetin sâf ve temiz anlayışını aksettirmesi bakımından itimad telkin etmektedir. Onun, bu eserinde re’y tefsirine delâlet edecek bir hususa rastlanmadığı gibi, câhili Arap şiirinden istifade etme gibi bir yola da tevessül edilmemiştir.

Zikrettiğimiz bu bölümlere geçmeden evvel, Abdurrazzâk’ın isnaddaki yerini kısaca belirtmemiz yerinde olacaktır. Tefsir; merfu, mevkuf ve maktu haberlerle doludur. O, naklettiği haberlerin bazısını tam bir isnadla verirken,ekserisini de inkitalı bir şekilde nakletmiştir.

Eserde bu şekildeki örneklere sık sık rastlanılmaktadır.

 

Nüzul Sebeblerindeki Yeri

 

Âyetlerin iyice anlaşılması için, tefsir ilminde bilinmesi lâzım gelen husus­lardan en mühimi, âyetlerin nerede, ne zaman ve hangi sebepten dolayı nazil olduğunu bilmektir. Nüzul sebeblerini bilmek, hükümleri sebeplere bağlamaya vesile olur. Zaman geçtikçe sebepler ortadan kaybolmuş, meydanda sadece hükümler kalmıştır. Sebeplerle hükümler arasında sağlam bir irtibat kurulamayınca, tefsirden ictinab gibi hareketler başgöstermiştir. Her âyet için bir nüzul sebebi bahis konusu değildi. Bazı âyetlerin nüzul sebepleri açık olduğu halde, bazılarının da olmayabiliyordu. Nüzul sebebi olmayan âyetler de, ihtiva ettikleri manayı anlatmak için nazil olmuş olabilirler. Netice olarak, âyetlerin se­beb-i nüzulünü bilmek, Kur’ân’ın manasını anlamaya vesile olan en mühim bir yoldur. Abdurrazzâk da, tefsirinde nüzul sebeplerini ihmal etmemiş sık sık âyetlerin nüzul sebeplerini rivayetlere dayanarak vermiştir. Bu hususta, eserinden alacağımız bir kaç örnek görelim:

 

Nesh İlmindeki Yeri

 

Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin tefsirini yapmak ve ondan ameli hükümler çıkara­bilmek için bilinmesi gereken esaslardan biri de nesh meselesidir. Lügatte, nak­letmek, tahvil etmek, değiştirmek manalarına gelen bu kelime, ıstılahta, Kur’ân-ı Kerîm’deki bir âyetin hükmünün, daha sonra vahyolunan bir âyetle kaldırılma­sıdır.

Neshin asıl hedefi hüküm olduğundan, nesh olayı, yalnızca ahkâm âyetle­rinde tezahür eder. Kur’ân-ı Kerîm tefsin için çok lüzumlu olan bu nesh mese­lesi, o nisbette de karışıktır. Biz burada, bu hususta yapılan münakaşalara gi­rişmeyeceğiz. Yalnız şunu söyleyelim ki, tefsirle meşgul olan herkes bu konuya da temas etmek mecburiyetini hissetmiş ve görüşünü eserinde aksettirmiştir. Abdurrazzâk da nesh olayını kabul eder ve âyetlerin nâsih ve mensûhları hak­kında bilgi verir.

 

Fıkıhtaki Yeri

 

Abdurrazzâk’ın yaşadığı devir, fıkhî mezheplerin ortaya çıkmaya başladığı bir zamana rastladığından, onun, ilk fıkhî mezheplerden hangisine temayül ettiğini tayin edememekteyiz. Tefsirde, ehemmiyet verdiği hususlardan biri âyetlerden hükümler çikarmak, daha doğrusu, ahkâm âyetlerini açıklayan haberleri nakletmektir.

 

Lugât Ve Nahivdeki Yeri

 

Naklî tefsirin kaynaklarından birini teşkil eden lugâvi kaynak, kelimelerin veya kelimelerin birleşmesinden maydana gelen terkibin manasının anlaşıl­masını hedef edinir. Bu iş Arap dilini öğrenmeye dayanır. Abdurrazzâk, lugâvî kaynağa ehemmiyet vermiş, âyetteki kelimelerin müfred manalarını, âyetin bü­tün manasını izah edecek şekilde nakillerde bulunmuştur.

 

Kıraaf İlmindeki Yeri

 

Abdurrazzâk, tefsirinde kıraat rivayetlerini nakletmeyi ihmâl etmemiş, âyetlerdeki bazı kelimelerin okunuş şekillerini göstermiştir.

 

İsrâiliyattaki Yeri

 

İslâmiyet’e dışarıdan gelen aslı olup olmadığı bilinmeyen haberlerin hepsi, İsrâüîyyat lafzı altında toplanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm nazil olduğu sırada, Arapların zihinleri, kültür bakımından terakki etmiş milletlerin kafalarını karış­tıran, din ve felsefe cereyanlarının hiç biriyle karışmamıştı. Bu bakımdan, Kur’ân ilk günden itibaren olduğu gibi kabul edilmiş ve bir kitap haline gelinceye kadar, yabancı fikirlerin ona girmesine mâni olunmuştu. Ancak İsrâiliyyat dediğimiz tehlike, onun aslına değil de, tefsirine girmekte gecikmemiştir. Nakledilen bu haberler, Kur’ân-ı Kerîm’de kısa ve kapalı olarak zikredilen kıssa­lar ve müphem olan noktalar etrafında dönmüş ve aralarındaki boşlukları doldurmak için diğer din mensuplarına veya kitaplarına müracat edilerek tamam­layıcı bilgiler, tenkid süzgecinden geçirilmeksizin aktarılmıştır. Bu menkûlât za­manla çoğalmış, pekçok müfessir eserlerini, bu gibi şeylerle doldurmayı âdet edinmiştir. Bu rivayetlerin, İslâmiyet’e girişi, ilk Müslümanların kültürlerinin zayıf olmasında aranılacağı gibi, diğer dinlerden İslâmiyet’e giren şahısların şahsî durumlarında da aramak icab eder. Buna şu hususu da üâve etmemiz yerinde olur. Tabiîler devrinden itibaren, Kur’ân-ı Kerîm’de hiç bir müphem yer bırakılmaması hususunda, tefsirciler arasında başlayan hırslı bir hareket, bu gibi rivayatlerin tefsirlere bol miktarda girmesine sebep olmuştur.

Abdurrazzâk da, zamanında âdet olan bu Isrâilî nakilleri, eserinde, naklet­mekten kendini alıkoyamamıştır.

Bu gibi örneklere eserde sık sık rastlanır. Bu kıssaların ekserisi Ka’bu’l-Ahbâr ve Vehb b. Münebbih’e istinad etmektedir. Mesela Tâlût kıssasında, Hz. Adem’i, cennetteki memnu ağaca yaklaştırmak için, şeytanın gayreti, yılanla olan mesaisi, ve bunlara verilen cezalar, aynen Tevrat’taki gibidir.

Yukarıda zikredilen hususlardan başka, âyetleri zuhur edecek mezhep cereyanlarına tahsis etme hareketinin izlerini de bu tefsirde görmekteyiz. Yine diğer hususlarda olduğu gibi, bu hususda da kendi fikrini belirtmemekte, sadece haberleri nakletmektedir.

Tavsifini ve müellifinin metodunu göstermeğe çalıştığımız bu ese, Abdurrazzâk’ın şeyhlerinin rivayetlerine dayanmaktadır. Müellif, bir nâkil vazi­fesini görmekte, kendi şahsî fikirlerini hiç ortaya koymamaktadır. Şiîlikle itham edilen müellifin, eserinde bu hususa delâlet edecek bir ize tesadüf olunmamak-tadır. Eser, tam manasiyle, ilk devirdeki Kur’ân tefsir anlayışını, sâf ve sâde bir şekilde nakletmesi bakımından ehemmiyeti hâizdir. Lisân inceliklerinden zi­yade, mananın hâkim olduğu bu tefsirdeki âyetlerde, Allah’ın murad ettiği şeyin anlaşılmasına matuf bir gayret göze çarpmaktadır.

Kaynak: Tefsir Tarihi, İsmail Cerrahoğlu, Fecr Yayınevi