Abdurrahim Karakoç kimdir? Hayatı ve eserleri

38

Abdurrahim Karakoç kimdir? Hayatı ve eserleri: Kahramanmaraş’ın Elbistan, Celâl köyünde doğan Abdurrahim, bu kitabımız­da incelediğimiz şair Bahattin Karakoç’un kardeşidir. İlk mektepten öteye oku­mak imkânı bulamadığı halde şaşılacak şiir kabiliyetiyle nazım halinde düşünce­nin ifade ve beyanında üstünlük göstermiştir.

Halk şiirine derin düşünce ve davayı genişlemesine, derinlemesine sokan şa­ir olarak Karakoç, daha sonra yetişecek Ozan Arifle ses ve söz birliği içindedir.

Hem bir halk şairi, hem bir aydın yazar olarak, Anadolu halkının, devletinden, hükümetinden, gazetecisinden, doktorundan, hâkiminden ezelî şikâyetlerini dile getirir. Abdurrahim Karakoç öyle bir yerdedir ki hem köylünün, kasaba yoksulu­nun kendisidir, hem de çevresindeki bazı aydınların kusurlarını görüp yüzlerine vuracak derecede görüş sahibidir.

Gür sesli, gür söyleyişli bu şairin isyan kanatları alabildiğine açılmıştır. Daha önce gazete ve dergilerde ve şimdi de “Yeni Düşünce” gazetesinde yazıları, tenkit­leri, küçük büyük fıkraları bulunan ve nesrinde çokluk, hiciv, mizah ve çarpıcı hücumları ile tanınan Abdürrahim Karakoç’un şiirleri çok sevilmiş birçok kere basılmıştır. Kimileri tekrarlanan, iç içe şiirler ve kimisi ilâvelerle basılan şiir ki­tapları şunlardır:

Karakoç’un seyrek de olsa, kısmen serbest sayılacak vezinle denemeleri ve halk şiiri tarzında olmayan heceyle manzumeleri de vardır. Ancak, otuz yılı aşan sanat hayatında hemen her dönemdeki şiirlerinde ağırlık Halk edebiyatı tarzın­daki örneklerdir. Bunlarda daima gür konuşan, ahengi kollayan; sağlam hatta çarpıcı kafiyeye önem veren bir şair vardır. Maraş çevresinden alınmış kelime ve deyimler, bazen şive taklitleri, bu şiirlere hem âşık çeşnisi, hem kelimelerle anla­tım zenginliği hem de benimsenen bir lezzet katmaktadır. Nitekim bu şiirler, halkta olduğu gibi gençler katında da çok okunmuştur. Denilebilir ki gerçek saz şairlerinden ve kalem şairlerinden daha fazla ezberlenmiştir. Kimi şiirleri türkü­leşmiş kimileri de marş halinde bestelenmiştir.

Halkın adına yergi, hiciv ve öfke, Abdurrahim Karakoç’un şiirinin ana dama­rım teşkil etmektedir. Bunun yanısıra bir destan şairinin vatan, din, fazilet, ahlâk övgüleri, şairdeki niyet ve vicdan temizliğini ilân edip durmaktadır. Eski ozanlar tarzında yolsuzluklarla, kötülük ve pislikle mücade eden Karakoç gazeteciliği ve özel eğilimleri dolayısıyla memleket meselelerine de ışık tutmaktadır… İslâmcı- milliyetçi düşüncenin bayrağını yiğitçesine açmış ve uğrunda pervasız, samimi “cihad” vermiştir.

Abdürrahim Karakoç üzerinde, Sadık Tural’ın “Zamanın Elinden Tutmak” (1982, s. 154-162) ile Ahmet Cebeci’nin “Ülkücü Şair Abdürrahim Karakoç” (Töre dergisi, Nr. 39,40) yazıları okunmalıdır.

Halka yararlı olamayan, onu ihmal eden hatta soyan sözde aydınlan gerçeğe dayalı destan ve nükte gücüyle hicveden Karakoç’un, o mealdeki birkaç kıt’asını incelemeye çalışalım.

Bunlar Hasan’a Mektuplar (1965) kitabında “Vatandaş Türküsü” adıyla, yedi şiirlik bir küme teşkil ediyor. Bu şiirlerde “Vatandaş” kendi şivesi ve öfkesi ile ko­nuşmaktadır: Birinci “Türkü”

TOHTUR BEĞ

Yedi baş horanta yıkık hanede Tüm kazancım bini bulmaz senede

Yüz pangunut helal olsun gene de Ben nereyim beş yüz nere tohtur beğ

Tek kaşıkla çorba içer dördümüz Kul başından ırak ola derdimiz

Senden benden asker ister ordumuz Candan da mı yeğdir para tohtur beğ

İkinci “türkü” HÂKİM BEĞ’lere ithaftır

Kırk yıl önce, yani babam ölünce Kadılıklar hâkimliğe dönünce Mirasçılar tarla takım bölünce İrezillik bizi buldu Hâkim Beğ

Mübaşir itekler, kâtip zıvırlar

Değişti bizde de güya devirler Yüzyıl önce adam yiyen gâvurlar Tapucuyu aya saldı Hâkim Beğ

Vatandaşın üçüncü türküsü olan MEBUS BEĞ, milletvekili ve meclisten hal­kın ezel-ebed istediklerini yergili sözlerle dile getirmektedir.

Görevin sırf parmak kaldırmak değil Biraz da milletin derdine eğil Meclis’e hürmet et ne döv ne dövül Hizmet belle, söz belleme Mebus Beğ!

*                       Mosturan meydanda “sağol, çok yaşa!”

Benim tütüne zam, senin maaşa Bulgur bulamazken çorbaya aşa On kuruşu az belleme Mebus Beğ!

“Vatandaş Türküsü”nün yedincisi ise, ihmal edilmiş ve yoksul halkımızın hi­civ dolu dilekçesidir. Söylemeye lüzum yok ki, Abdurrahim Karakoç bu çeşit na­zımlarını “şiir” diye değil, manzum şikâyetname, tuzlu biberli istida gibi yazmış­tır. Ancak, unutulmasın ki, eski yeni ozanların, âşıkların da töresi dert açmada- yakmmada, zulme, adaletsizliğe karşı çıkmakta halkın gönül dili olmaktır. İşte Karakoç, bu görevi yozlaştırmadan, yönlendirmeden, sömürmeden ve taraf tutma­dan yapmaktadır. Karakoç’un da zaman zaman, mensup olduğu bir parti adına konuştuğu görülmektedir. Fakat şiirlerinin tümünde, bir “halk şairi” olarak, doğ­rudan millî kamuoyunu yansıttığı bölümler, belki de yüzde seksenleri aşmakta­dır. “7. Vatandaş Türküsü’nü bu açıdan değerlendirelim:

Alo! Ağam, beğim, efendim alooo!

Burası Türkiye ben bir vatandaş.

Hayatım illallah, geçimim abooo!

Ben tazıyım, tavşan oldu ekmek aş.

Evimizde pencere yok, ışık yok Çocuk doğdu beleyecek beşik yok Pilava yağ, tarhanaya kaşık yok Öte yandan çoluk çocuk dokuz baş.

“Efendi köylü”yüm bir de şaka mı?

Cenderme keyfiçin tutar yakamı Kimlere güvenip dönsem arkamı Gâvur olur irisinden vurur taş.

Asker kaçakları çatar orduma Dinsiz fetva verir dînî derdime Bir canım var adamışım yurduma Bende korku eğlenir mi a kardaş!

Nerelisin deme her yerde varım Memleketim Urfa, Manisa, Çorum Edirne, Hakkâri, Muğla, Erzurum Antalya, Trabzon belki de Maraş.

Onun çizgisini belirten bu açıklamalı örneklerden sonra, yukarda açıklanan veya açıklanmayan her alandaki şiirlerinden bazı örnekler de şunlardır:

BİTMEYEN GECE

Bir gece başladı yıldızsız aysız Ne horozlar öttü ne sabah oldu.

Kibritler ıslaktır, çakmağın yaysız Dar odam ebedî ışıksız kaldı.

Bırakmaz yakamı dört yanım duvar Ne kapı ne baca ne pencere var

Ne mektup gönderir sevdiğim dostlar Ne de bir tanıdık kapımı çaldı

Her zaman karnımı doyuran toprak Üstüme gölgelik altımda yatak

Hiç ümit etmezken olacağa bak Nihayet ağzıma gözüme doldu.

Ve işte dünyadan en son arkadaş Başımın ucunda dikili bir taş

Bitti, doğduğum gün başlayan savaş Kâinat benimle beraber öldü.

(El Kulakta, 59)

Karakoç’un son çıkardığı “Gökçekimi” (1991) kitabında, dava şairliğine de­vam ettiği ancak ses tonunu daha yumuşak tuttuğu, şiirlerini daha uysal kelime­lerle yazdığı görülüyor. Geçirdiği tecrübelerin ilhamı ve “dostlardan”da acı çek­menin üzüntüsü ile olacak bu kitabı şu güzel hikmetle anlatıyor:

“Ne dostlarımız, kabul ettiğimiz derecede iyidirler ne de düşman saydıkları­mız, tahmin ettiğimiz derecede kötü. Beni böyle değerlendiriniz. ”

Gökçekimi kitabında Karakoç, insanları, öncelikle, düşünmeğe, tek yanlı ve sabit fikirli olmamaya, insanları nefisleri ile mücadeleye, her şeyin doğru ve ger­çeğini aramaya, özellikle kin tutmamaya çağırıyor.

Başımıza gelenlerin kör düşmanlıktan, i>elki yabancı ellerin oyununa gelme­mizden, cahilliğin ülkemizde saltanat kurmasından olduğunu düşünen bir şairin ustalığı ile anlatıyor:

“Doğru mu yanlış mı karar siz verin Biz aklın durduğu çağda yaşadık “Ben dinsizim” diyen beyinsizlerin Din dersi verdiği çağda yaşadık ‘                      Görün halimizi biz insanların:

Tutsağı olmuşuz sûizanların ”

(Çarpık Çağ’dan)

Karakoç, tabiî, ideal dünyasını, bu kitabında da aramaktadır. Hakk’a dönük ve zulme hasım olan isyanın kutsallığını Gökçekimi’ n de de dile getirmektedir:

“Haksızlık kılıçlan kını yırttığı zaman Adalet terazisi yanlış tarttığı zaman Zalimlerin çoğalıp zulmün arttığı zaman Nizamı tesis için isyanlara muhtacız.”

“DAHASI VAR”

Bak gardaş her dalda bir başka türkü,

Her dağ yamacında bir destan uyur.

Firez firez olmuş kaderin yükü Her yığın dibinde bir arslan uyur.

Her yürekte oylum oylum bir ateş…

Toprak gelin olmuş kara duvaklı Ak topuğu al kan eyler kam taş,

Kızlar arpa yolar yalınayaklı:

Gardaş!

Sabah uzakmı?

Kelep kelep kağnı sesi ovalar Ay ışığı Hakk’a erer dualar Şu başında sıra bekler kovalar…

Kucakta babasız bir Osman uyur Düşler ülkesinde bir beyaz şafak Eğilmiş dallan öpercesine Susamış yapraklar yağmur sesine…

Bu yollar ölümden daha mı uzak

Gardaş!

Dost ülkesine?


Kıratın izini dikenle örttük’

Selvinin söğüdün gölgesi yırtık Uyan gardaş uyan yetişir artık:

Bilir misin

Bilir misin yiğit ne zaman uyur?

“Su uyur düşman uyumaz” ha…

Kır atın sağrısı kan ter olmalı Yiğidin uykusu zafer olmalı…

Tekbîr tekbîr yükselmeli Allah’a.

Gardaş!

Ölmedik daha…

(Dosta Doğru, s. 60)

MARALA ÖĞÜT

Gönül yaylasının yavru maralı Dağlardan, taşlardan sakın ha sakın.

Dumanlı, rüzgârlı, karlı, boralı Amansız kışlardan sakın ha sakın.

Engine inme avcılar vurur Yükseğine çıkma aç kurtlar görür

Her adım başında bir engel durur Yırtıcı dişlerden sakın ha sakın.

Can bir damla kandır tuzakta, okta Ecelin gölgesi dolaşır gökte

Kartal kara çizgi, şahin boz nokta Ahcı kuşlardan sakın ha sakın.

Dölekte az eğlen, sarp yerden az geç Dereye güvenme, tepeden tez geç Güzelliğe kanma, hayâlden vazgeç Yalancı düşlerden sakın ha sakın.

Ormanda zulüm var saadet olmaz Zorba yem dağıtır kim alet olmaz Ayıda, sırtlanda adalet olmaz Baş yiyen başlardan sakın ha sakın.

(Sulan Islatamadım s. 92)

SULARI ISLATAMADIM

Savaştayım elli yıldır Ömrüm geçti boşalt, doldur Anlamadım, bu ne haldir Bir gün silâh çatamadım Suları ıslatamadım.

Ekin ektim başak yılan Kuşandığım kuşak yılan Yorgan akrep, döşek yılan Bir gün rahat yatamadım Sulan ıslatamadım.

Ne payem oldu, ne sayem En doğruya varmak gayem Düşüncemdir tek sermayem Alan yoktur, satamadım Sulan ıslatamadım.

Yolum yokuş, izim ayrı Dilim yağsız, sözüm ayrı Bedenimden özüm ayrı Biri bire katamadım Sulan ıslatamadım.

Talipli yoktur sevgiye Anlamadım, neden? Niye? Canlar gücenmesin diye Can attım, gül atamadım Sulan ıslatamadım.

(Suları Islatamadım)

KAYNAK: TÜRK EDEBİYATI 4. CİLT, AHMET KABAKLI, TÜRK EDEBİYATI VAKFI YAYINLARI, İSTANBUL