Abdülhamid II kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi

21

Abdülhamid II kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1842-1918) Osmanlı padişahı. Bunalımlı bir dö­nemde Batı’ya karşı dengeci, Doğu’ya karşı İslamcı politikalar izlemiştir. Ülke içinde mutlakçı yönetimi güç­lendirmiş, eğitim ve yönetim alanla­rında düzenlemeler yapmıştır. 21 Eylül 1842’de doğdu. Babası, Padişah Abdül­mecid (d.1839-1861); annesi, Tîr-i Müjgân Kadınefendi idi. 31 Ağustos 1876’da tahta çıktı. Yaklaşık 33 yıl süren bir saltanattan sonra, 27 Nisan 1909’da tahttan indirildi. Kalan ömrünü önce Selanik’te sonra Beylerbeyi Sarayı’nda geçirdi. 10 Şubat 1918’de öldü. II. Abdülhamid tahta çıktığında, Osmanlı Devleti büyük bir bunalım içindeydi. Mali sıkıntı dayanıl­maz bir kerteye erişmişti. Hesabını kimsenin bilmedi­ği iç borçlar bir yana, 1854-1874 arasında alınmış dış borçların vadesi dolan yıllık anapara ve faiz öde­meleri, devletin olağan gelirlerinin yarısını aşıyordu.

Osmanlı Devleti üstündeki dış baskı da tehlikeli boyutlara varmıştı. Prusya’nın Fransa’yı yenerek Alman birliğini gerçekleştirmesinden (1871) beri çal­kalanan Avrupa, yeni bir güçler dengesinin arayışı içinde idi. Bu belirsizlik ortamı içinde, Avrupa’nın farklı başkentlerinden kaynaklanan çelişik baskı ve etkiler, bir yandan Osmanlı devlet adamları arasında­ki çatışmaları körüklerken, bir yandan da Balkanlar’daki milliyetçi-ayrılıkçı hareketlerin gelişmesine el­verişli bir durum yaratıyordu.

Osmanlı başkentinde ise tam bir kargaşa hüküm sürmekteydi. Kişilere bağlı olmayan, önceden belli ilke ve usullere göre işleyen belirgin bir siyasi karar mekanizması oluşturulamamıştı. Ali Paşa’nın ölü­münden (1871) sonra, tam bir “otorite boşluğu” doğmuştu. Bu boşluğu doldurmak için önde gelen Osmanlı paşaları ve Padişah Abdülaziz (1861-1876) birbirlerine girmişlerdi.

1875 Ekimi’nde dış borç ödemelerini erteleme kararı alınması Avrupa’da büyük bir tepkiyle karşılan­dı. Osmanlı Devleti’nin artık “kurtarılamayacağı”, dolayısıyla paylaşılması gerektiği konuşulmaya baş­landı. Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar devlete karşı giriş­tikleri mücadeleyi şiddetlendirdi. Öce yandan, büyük kentlerde Müslüman halk Avrupalılar’a karşı kitlesel gösterilere girişti. Büyük devletler, 13 Mayıs 1876’da Osmanlı Devleti’ne, Hıristiyan tebaanın ve Avrupalılar’ın can ve mal güvenliği sağlanmadığı takdirde müdahale edeceklerini bildirdi.

Bu durum bir süredir padişahı devirmeyi düşü­nen Midhat Paşa ve arkadaşlarının işini kolaylaştırdı. 30 Mayıs’ta Abdülaziz tahttan indirildi, beş gün sonra da intihar etti. Yerine geçen V. Murad, hızla gelişen olaylar karşısında dehşete kapılmıştı. Temmuz’da, Sırbistan ve Karadağ, Rusya’nın kışkırtmasıyla Os­manlı Devleti’ne savaş açtı. Padişahın içine düştüğü dehşet, devlet işlerinin yürütülmesine engel bir sinir bunalımına dönüşünce o da tahttan indirildi ve 31 Ağustos 1876’da II. Abdülhamid’in padişahlığı ilan olundu.

İşte böyle zor şartlarda iş başına gelen Abdülha­mid, insanları kazanmayı ve uzlaştırmayı bilen bir kişiydi. Bu özellikleri, başkentteki panik havasının azalmasına yardımcı oldu. Kısa bir süre sonra Os­manlı orduları Sırpları ve Karadağlıları yenerek Belgrad’a doğru ilerlemeye başladı. Bunun üzerine Rusya, Osmanlı Devleti’ne verdiği bir ültimatomla harekâtın derhal durdurulmasını istedi. Öteki büyük Avrupa devletleri de Rusya’yı destekleyerek, Balkan­lar’daki durumu görüşmek üzere İstanbul’da toplan­maya karar verdi. Niyetleri, Avrupa’da değişen güç dengesi ışığında Ortadoğu politikalarını karşılıklı, gözden geçirerek uzlaşmaya çalışmaktı.

25 Aralık 1876’daTersane’de toplanan konferans­ta Osmanlı Devleti’ni Balkanlar’da önemli ödünler vermeye zorlayan kararlar alındı. Uzun görüşmeler sonucunda Osmanlı Hükümeti Tersane Konferansı kararlarını reddetti. Bunun başlıca iki nedeni vardı. Avrupalılar’ın bir süredir iyiden iyiye haysiyet kırıcı bir hal almış olan müdahalelerine karşı Osmanlılar arasında büyük bir tepki doğmuştu. Ayrıca, İngiltere’nin tutumu açık değildi. Bir yandan Osmanlıları ödün vermeye zorlayan bildirgelere imza koyuyor; öte yandan, gizlice, savaş çıkarsa Osmanlıları en azından mali bakımdan destekleyeceğini belirtiyordu.

Red kararının yol açtığı gelişmeler sonucu 24 Nisan 1877’de Osmanlı-Rus savaşı patladı. Tam on ay amansızca süren savaşta kimseden yardım görmeyen Osmanlılar yenildi. Ruslar’ın Yeşilköy’e kadar ilerle­meleri üzerine, öteki devletler, barış şartlarının ortak­laşa belirlenmesi isteği ile ortaya çıktılar. Bu arada, İngiltere de fiili bir durum yaratarak, Kıbrıs’ı işgal etti (Haziran 1878). Barış görüşmeleri Berlin’de yapıldı (Temmuz 1878). Rusya’nın kazanından sınırlandırıl­makla beraber, Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i işgali öngörüldü. Fransa’nın da uygun bir fırsatta Tunus’a el koymasına ses çıkarılmayacağı anlaşıldı. (Fransa bu fırsatı 188Tde yarattı.)

Abdülhamid, diplomatik gelişmeleri yakından izlemek üzere sarayda bir bilgi merkezi kurmaya ve dış politikanın yönetimini tekeline almaya başladı. Dış güçler Osmanlı Devleti içinde öylesine etkindi ki, padişahın dışişlerini kendi eline alması, onun içerideki gücünün temel kaynaklarından birini oluşturdu. Pa­dişahın güç ve otoritesinin bir başka kaynağı Osmanlı devlet töresiydi ve yeni meşruti düzen bu töreyi pek az sınırlıyordu.

Meşruti bir yönetimin kurulması, Abdülhamid tahta çıktığında, başkentteki siyaset ve aydın çevrele­rinin en önemli tartışma konusuydu. Sadrazam Mid­hat Paşa da, meşrutiyet düzenine geçilir, Hıristiyanlar’ a da söz hakkı tanıyan bir Meclis kurulur, tebaaya din farkı gözetmeksizin eşit davranılacağına dair anayasal güvenceler verilirse, diplomatik baskının hafifleyeceği düşüncesindeydi. Tersane Konferansı öncesinde, bu düşünceyi destekleyen başka devlet adamları ve aydınlar da vardı. Ama meşrutiyet salt diplomatik amaçlarla düşünülüyor değildi. Devlet örgütünün ve siyasi karar mekanizmasının işleyişinin belli ilke ve usullere bağlanması somut bir ihtiyaçtı. Ayrıca, siyasi kararların oluşma sürecine halk temsil­cilerinin de bir ölçüde katılımını sağlayarak devleti daha sağlam bir toplumsal temele dayandırma gereği de belirgin bir biçimde ortaya çıkmıştı.

Yoğun çalışmalar sonucunda ortaya 1876 Anaya­sası çıktı. Anayasanın en belirgin özelliği padişaha tanıdığı yetkilerin genişliğiydi. Gerçi yönetim örgü­tünün çalışma ilkeleri saptanmış, yargı organlarının bağımsızlığı ve temel insan hakları güvenceye bağlan­mıştı. Ama bu genel çerçeve içinde, 1876 Anayasası, egemenliğin tek kaynağı olarak yine padişahı gösteri­yordu.

Bu durum, Abdülhamid’in eseri değildi. Osmanlı devlet adamları ve aydınları arasındaki tartışmalar sonucunda ortaya çıkan bir ittifak, bir uzlaşma çerçevesiydi. Nitekim, henüz polisiye bir yönetime kayış başlamamışken, Abdülhamid anayasanın başlıca mimarı sayılan Midhat Paşa’yı ünlü 113. maddeyi işleterek sınır dışı ettiğinde ciddi bir tepkiyle karşılaş­madı, ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın yine padi­şah buyruğuyla süresiz tatil edilmesi karşısında da önemli sayılabilecek bir tepki gösterilmedi.

Meclis-i Mebusan, 19 Mart-28 Haziran 1877’de ve 31 Aralık 1877-14 Şubat 1878’de olmak üzere iki dönem toplandı. Ülkenin her köşesinden gelen me­buslar olumlu çalışmalar yaptılar. Devlet adamlarını eleştirmekten çekinmediler. Rusya ile savaşın sonları­na denk gelen II. dönemde eleştiriler iyice sertleştiği gibi padişah dahi bunun dışında kalamadı. Ama, ne padişah, ne de Osmanlı devlet adamlarının büyük çoğunluğu bunları hazmedebildi. Üstelik, Müslüman ve Hıristiyan mebuslar arasındaki tartışmalar, savaş yenilgisinin gerginliği içinde, zaman zaman sürtüşme­ye dönüştü. Abdülhamid de, anayasanın kendisine verdiği yetkiyle Meclis-i Mebusanı süresiz tatil etti.

Abdülhamid, toplumun böyle bir deney için henüz yeterince olgunlaşmamış olduğuna inanmıştı. Ne var ki, Osmanlı devlet adamlarının da halkın siyasete karışmasına hazır olmadıkları Osmanlı-Türk devlet töresinin otoriterliğinin ve devleti toplumun üstünde ve dışında bir yönetim-yönlendirme meka­nizması olarak görme özelliğinin hâlâ sürdüğü de apaçık ortaya çıkmıştı. Aynı nedenledir ki, Abdülha­mid’in 1878’den itibaren kurmaya başladığı otoriter ve kişisel yönetim kolaylıkla tutundu ve işlerliğini uzun süre koruyabildi.

Abdülhamid’in kişisel yönetimi belli hedeflere yönelikti. Bunların başında komşu devletlerle dostça ilişkiler ve tarafsızlığı esas alan bir dış politika, iktisadi altyapının gelişmesiyle ülkenin üretim ve vergi potan­siyelini artırmaya yönelik ve dış borçların belli bir program çerçevesinde bir an önce temizlenmesiyle devleti saygın bir duruma getirmeyi amaçlayan bir mali politika geliyordu. Müslüman tebaayı aslı unsur sayarak öncelikle bunların eğitimi ve desteklerinin kazanılmasıyla devleti daha yaygın bir toplumsal temele oturtma politikası ikinci önemli hedefti. Gü­ven duyulan ve hızlı işleyen bir adalet düzeni ile, asayiş ve güvenlik başta olmak üzere çeşitli kamu hizmetlerini yaygınlaştıran ama bunu yaparken tebaa üstündeki devlet denetimini de pekiştiren etkin bir yönetim düzeninin kurulması da üçüncü temel hedefi oluşturuyordu.

Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin toparlanabilmesi için zamana, dolayısıyla barışa ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Yengiyle de bitse savaşların Osmanlı Devleti gibi ülkeler için büyük bir yük oluşturduğu­na inanıyordu. Bu nedenle, en tehlikeli gözüken Rusya ve Yunanistan başta olmak üzere tüm komşu­larla iyi geçinmeyi bir gereklilik sayıyordu. Onun döneminde Rusya ile sağlam bir dostluk ilişkisi kuruldu. Ancak, Abdülhamid’in bütün çabalarına karşın Yunanistan ile barış korunamadı. 1897’de saldırıya geçen Yunanlılarla savaşıldı. Osmanlı ordu­ları bir ayda Atina yakınlarına inerek çabuk bir zafer kazandılar. Ama yabancı devletlerin müdahalesi so­nucu, Osmanlı Devleti az bir tazminatla yetinmek zorunda kaldı.

Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin varlığına yö­neltilmiş en büyük tehlikenin ingiltere’den kaynak­landığına inanıyordu. 1876-1878 bunalımında ingilte­re, verdiği çeşitli sözlere karşın Rusya karşısında Osmanlıları yalnız bırakmış, üstelik başka devletlerle Osmanlılar’m sırtından pervasızca pazarlık etmişti. Kıbrıs’a el koyduktan başka, 1882’de de Mısır’ı işgal etmişti, ingiltere Osmanlı devlet adamları üstünde Tanzimat Dönemi boyunca sağladığı etkiden pek emin olduğu için böyle davranıyordu. Abdülhamid’e göre eğer bu etki bir biçimde kırılmazsa, İngiltere Osmanlı Devleti’nin hem parçalanmasına önayak olacak, hem de Hindistan’da yaptığı gibi büsbütün bir sömürge haline getirecekti.

Abdülhamid, İngiltere’ye karşı mücadele etmek konusunda kararlıydı. Rusya’yla iyi ilişkiler kurmaya başlamıştı; bir yandan da Almanya’ya yanaştı. Fran­sa’nın da tepkisini çekmemeye çalıştı. Bu güçlerin desteğiyle ve ince hesaplara dayanan, dikkatli bir denge politikası izleyerek, Osmanlı Devleti’nin İngil­tere’ye bağımlılığını bir ölçüde giderdi.

1881’de ünlü Düyun-ı Umumiye İdaresi kuruldu. Düyun-ı Umumiye, alacaklıları temsil eden bir tür şirketti. Borçlara karşılık gösterilen belli devlet gelirlerini toplar, alacaklılara dağıtırdı. Düyun-ı Umumiye ile yapılan ilk anlaşmada Abdülhamid’in kafasındaki düşünce, devletin mali saygınlığını sağla­mak ve bir dış baskı kapısı olan ağır borç yükünden bir an önce kurtulmaktı. Gerçekten de Osmanlı Devleti’nin Avrupa piyasalarındaki kredisi kısa za­manda düzeldi. Ama anlaşmadaki hatalar yüzünden borç senetlerindeki değer artışından devlet değil, Düyun-ı Umumiye yararlanıyordu.

Uzun süre bu durum düzeltilemedi. Üstelik Osmanlı borçları öylesine ağırdı ki, toplam devlet gelirlerinin yaklaşık % 30’u borçların ve faizlerin ödenmesine gittiği halde bunlar ödemekle bitmiyor­du. Yine de alınan borçtan çok daha fazlası ödendi; Tanzimat borçları hatırı sayılır bir ölçüde hafifletile-bildi.

Abdülhamid döneminin bir başka özelliği de 1878-1900 yıllarında bütün dünyada büyük bir eko­nomik bunalımın yaşanmasıydı. Bunalımın Osmanlı ülkesindeki en büyük etkisi, dışsatım ürünlerinin önemli bir kısmının dünya piyasalarındaki fiyatının ve rekabet gücünün büyük bir düşüş göstermesi oldu. Öteki ülkeler, dışalım gümrük duvarlarını yükselte­rek kendilerini bir ölçüde korurken, kapitülasyonlar yüzünden Osmanlılar bunu da yapamadılar. Yatırım­lar durdu, tarımsal üretim düştü, devlet gelirlerinin büyük bölümünü oluşturan tarımsal vergilerin top­lanması aksadı.

Oysa Abdülhamid, devletin gerçek kurtuluşunu ülkenin tarımsal üretim potansiyelini artırmakta gö­rüyordu. Ama bir yandan dış borç yükü ve kapitülas­yonlar, bir yandan da dünyadaki bunalım devletin elini kolunu bağlıyordu. Buna bir çare olarak imtiyaz usulüne, yani belli bir projeyi süreli bir işletme tekeli karşılığında ihale etme usulüne ağırlık verildi. Ger­çekten de imtiyaz usulü sayesinde çeşitli yörelerde önemli hamleler yapıldı. Buna bağlı olarak, özellikle 1900’den sonra, dünya bunalımının çözülüp tarımsal ürün fiyatlarının tırmanışa geçmesiyle birlikte, üretim ve dışsatımda önemli artışlar sağlandı.

Ne var ki, yine imtiyaz usulü yüzünden bu kazançlar üstünde hükümetin denetimi ve payı sınırlı kaldı.  Gerçi işin teknolojisinin elverdiği ölçüde imtiyazların Osmanlı tebaasına verilmesine dikkat edildi. Ama ortaya bir imtiyaz borsası çıktı; büyük rüşvet ve yolsuzluk ağları kuruldu. İmtiyazların çoğunun yabancı şirketlerin eline geçmesi engellene­medi. Üstelik, aynı uyruklu şirketlerin imtiyazlarını belli bölgelerde toplamaya çalışması, ülkenin yabancı devletler arasında ekonomik nüfuz bölgeleri biçimin­de paylaşılmasına yol açtı.

Ülkenin paylaşılması tehlikesi karşısında Abdül­hamid’in baştan beri düşündüğü bir tedbir, devletin en doğal toplumsal desteği saydığı Müslüman tebaaya öncelik vermekti. Eldeki sınırlı olanakların bu doğrultuda kullanılmasına düzenli bir biçimde çalıştı. En deneyimli yöneticiler, Anadolu ve Suriye başta olmak üzere, Müslümanların çoğunlukta olduğu vilayetlere gönderildi; altyapı ve eğitim yatırımları da öncelikle buralara yöneltildi.

Müslüman unsurun desteğini pekiştirmek için, Abdülhamid, tarikatları da kullandı. Öteden beri İslam ülkelerinde toplumsal örgütlenmenin temel birimlerinden olan tarikatlar, 1880-1908 arasında büyük bir canlanma gösterdi. Bunların başlıca önder­leri İstanbul’da toplandı, kendilerine çeşitli olanaklar tanındı. Bütün ülkeyi bir ağ gibi sarmış olan tarikat­lar, Abdülhamid’in elinde etkili bir iletişim ve propa­ganda örgütü durumuna geldi. Abdülhamid, devlete sadık olduklarına inandığı nüfuzlu taşra ailelerinin ve büyük aşiret önderlerinin desteğini de kazanmaya çalıştı. Belli yörelerde etkinliği olan aileleri ya yöne­tim çarkının içine çekti, ya da hoş tutarak çıkarlarını zedelemekten dikkatle kaçındı.

Hıristiyanlar’ın çoğunlukta bulunduğu yörelerin er geç elden çıkacağına kendini hazırlamış olan Abdülhamid, Müslümanların çoğunlukta olduğu böl­gelerdeki Hıristiyanlar’a hiç de böyle ılımlı davranmadı. Özellikle Doğu Anadolu’da, Ermeni örgütleri­nin ayrılıkçı girişim ve tutumlarına karşı gelişmeleri sürekli yakından izleyerek, devletten yana olan yerel unsurları el altından ya da açıkça destekledi.

Öte yandan, Abdülhamid, dine verdiği öneme karşın, medrese öğretimine devlet desteği sağlamadı. Tersine, kendi gelirleriyle işleyemeyecek duruma gelen medrese binalarının bozulup yeni usulde eğitim veren okullara dönüşmesine önayak oldu. Abdülhamid dini taassuba ve o arada kendi benimsediklerine ters düşen dini görüşlere de karşı çıktı. Bu gibi nedenlerledir ki, pek çok sofu din adamı, Abdülhamid’ i desteklemek şöyle dursun, ona karşı oluşan muhale­fete katıldılar. Batılılar, bu durumu değerlendirerek, padişahın dini propagandasına karşı başka dini görüş­leri destekleyip, beslediler.

Abdülhamid döneminde devletin yönetim, adli­ye, içgüvenlik ve eğitim örgütleri de geliştirildi. Devletin çağdaş bir yönetim yapısına ve yargı düzeni­ne kavuşturulması yönünde II. Mahmud ve Tanzimat dönemlerinde başlayan girişimler, bu dönemde kalıcı ilke ve sonuçlara bağlandı.

Eğitime de önem verildi. Yüksek düzeyli çeşitli meslek okulları açıldı, eskileri genişletildi. Bunların amacı, gittikçe genişleyen ve teknikleşen kamu işleri­nin yürütülmesinde çalışacak, nitelikli uzman-memurları yetiştirmekti. Ayrıca, gerek bu okullara adam yetiştirmek, gerekse toplumun genel eğitim düzeyini yükseltmek ve kurulu düzene uygun bir biçimde şartlanmasını sağlamak üzere ilk ve ortaöğretime de önem verildi.

Eğitim alanındaki gelişmelere koşut olarak, bası­lan kitap, dergi ve gazete sayısı, daha önceki dönem­lerle karşılaştırılamayacak denli artış gösterdi. Gerçi uygulanan yoğun sansür yüzünden yayınlar derin fikir tartışmalarına yer vermiyordu. Yine de bu yayın faaliyeti okuma alışkanlığının yayılmasına hizmet etti ve sınırlı bir çerçeve içinde de kalsa çağdaş bazı gelişmeleri tanıttı.

Abdülhamid’e karşı en güçlü muhalefet, devlete, dolayısıyla kurulu düzene, nitelikli uzman-memur yetiştirmek üzere açılan-geliştirilen okulların öğrenci ve mezunları arasında oluştu. Bunlar, ülkenin yönetiliş biçimini sorgulamaya başladılar. Haklı oldukları yönler az değildi. Devletin mali olanakları kamu hizmetlerinin dolayısıyla personelinin gelişmesi ora­nında artırılamıyordu. Bu yüzden, zaman zaman, maaşların ödenmesi kısmen ya da tamamen erteleni­yor, memurlar güç durumlara düşüyorlardı. Devletin işleyişinde de ciddi aksaklıklar vardı. Önemli bütün siyasi kararlarda, hatta sıradan kimi yönetim işlerinde son sözü padişah söylüyordu. Devlet örgütü dallanıp budaklandıkça, sürüncemede kalan işler artmaktaydı. Devletin üst yönetim organlarının birbirleriyle ilişki­leri belirsizdi. Nazırlar sadrazamı; valiler, elçiler, kimi önemli daire müdürleri ilgili nazırları atlayarak Saray’la ilişki kuruyorlardı, işler bu yüzden de aksıyor, sorumluluk duygusu zayıflıyordu.

Üst organlar üstünde belirgin bir kurumsal denetim yoktu. Belirleyici olan, padişahın kişisel iradesiydi. İstanbul’da, padişaha yakınlıkları dolayı­sıyla, çok değişik çevrelerin işlerini takip eden bir paşalar oligarşisi oluşmuştu. Böyle olunca, yolsuzluk, usulsüzlük önlenemiyordu. Genç uzman-bürokrat-lar ve subaylar arasındaki tepki ise derinleşiyordu. Abdülhamid, muhalefeti denetim altına almak için sansür, polis, hafiye gibi baskı yollarına başvurdukça tepki daha da büyüyordu.

1900’e varıldığında, Abdülhamid Dönemi’nin çelişkileri iyiden iyiye derinleşmişti. İktisadi tedbirle­rin meyveleri alınmaya başlamıştı, ama bundan en çok yararlananlar, devletin alacaklıları, yani Batılılar ve onların iş ortakları idi. Devletin mali gücü ipotek altında, ülkenin kaynakları yabancıların denetimindeydi. Abdülhamid döneminde arkalanan ve ellerinde toprak ve para birikimi oluşan eşraf takımı, kurulu çarkta daha fazla pay sahibi olmak istiyor, bu nedenle de muhalefetin sesine gittikçe daha fazla kulak veri­yordu.

Yönetim örgütü yaygınlaşmış, gelişmişti, ama sorunları da o ölçüde büyümüştü. Eğitim kurumları her yıl daha fazla sayıda mezun veriyordu. Soru soran aydın-memur sayısı da o oranda artıyordu. Bunu önlemek için gittikçe yoğunlaştırılan baskı ise gelişti­rilmeye çalışılan hukuk düzeniyle ve resmen hâlâ geçerli sayılan 1876 Anayasası ile açıkça çelişiyordu. Nihayet, I. Dünya Savaşı’na giden o yıllarda, büyük Avrupa devletleri arasında oluşan katı bloklaşma, Abdülhamid’in dış politikasını da geçersiz kıldı.

Bu sıralarda Avrupa’da Abdülhamid’e karşı mücadele eden Jön Türkler, çıkardıkları ve el altından ülkeye soktukları yayınlarla iyice etkili olmaya başla­dılar. Ülke içinde de genç memurlar ve özellikle subaylar arasında gizli dernek kurma çalışmaları yoğunlaştı. Derneklerin en etkilisi, İttihad ve Terakki Cemiyeti idi. Abdülhamid’e muhalefet, 1908 Haziranı’nda askeri bir ayaklanma niteliğini aldı. Manastır ve Selanik’teki birlikler arasında başlayan hareket, hızla büyüme eğilimindeydi. Bir iç savaşa yol açmak­sızın ayaklanmayı durdurmanın tek çaresi olarak Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de Anayasa’nın tüm maddelerini yeniden yürürlüğe koyduğunu ilan etti.

Aslında, Anayasa değiştirilmediğinden, 1908’de de padişah hâlâ egemenliğin kaynağı durumunda kalmıştır. Abdülhamid, 1876’dan sonra şimdi ikinci kez, tebaasına güzel haklar bahşeden bir padişah olarak alkışlanmıştı. Ama durum aynı değildi. Önce­likle genç subay ve bürokratlara dayanan ittihad ve Terakki Cemiyeti, padişahın ve eski paşaların karşı­sında somut bir denge unsuruydu.

Ne var ki, belli bir siyasi programı olmayan cemiyet, perde arkasındaki güç durumunda kalarak ordu ve devlet örgütü içindeki etkisini derinleştirmeyi yeğledi. Bir yandan da mebus seçimlerinin kendi istediği gibi sonuçlanmasını sağlamak için her çareye başvurarak Meclis-i Mebusan’da denetimi ele geçirdi. Cemiyetin kaba kuvvet gösterileri ve meclis ile hükümet üstündeki baskısı, toplum içindeki desteğini kısa zamanda yitirmesine yol açtı.

Cemiyete karşı tepki, Rumî 31 Mart’ta (13 Nisan 1909) kitle gösterilerine ve İstanbul’daki I. Ordu’nun cr, erbaş ve “alaylı” subaylarının çoğunun ayaklan­masına dönüştü. Çok çeşitli kümeleri bir araya getiren bu hareket, meşrutiyet düzenine karşı olmadı­ğı gibi, Abdülhamid’den yana da değildi. Ancak, mebusların çoğunluğunun ortadan kaybolması ve hükümetin zorunlu istifası üzerine, ayaklanmayı ya­tıştırmak saraya düştü.

Bu arada, olayları öğrenen Selanik’teki III. Ordu subayları toparlayabildikleri düzenli ve gönüllü bir­liklerle, “Hareket Ordusu” adıyla, istanbul üstüne yürüyerek 23/24 Nisan gecesi kente girmeye başladı­lar. Abdülhamid’in ve başkentteki başka devlet adam­ları ile saygın kimi din adamlarının yoğun çabaları, 31 Martçılar’ın çoğunun çatışmaya girmeden silahlarını bırakmasını sağladı. Buna yanaşmayanları Hareket Ordusu, kanlı çatışmalar sonucunda da olsa etkisiz hale getirerek 24 Nisan akşamı duruma bütünüyle hakim oldu.

Bir iç savaşın eşiğinden dönülmüştü. Sıkıyönetim şartlarında yönetim orduya geçti. Ordu açısından sorun, ittihad ve Terakki Cemiyeti’nin gücünün kanıtlanmasından öte, “devlet otoritesi”nin yeniden kurulmasıydı. Ama ordu ve devlet örgütü içindeki konumu, İttihad ve Terakki’nin kısa bir süre içinde iktidarı tamamıyla eline geçirerek yeni bir otokratik düzen kurmasını mümkün kılacaktı.

31 Martta bir ilgisi olmadığı, tersine, olayların daha da büyümesini önlediği halde, II. Abdülhamid, 27 Nisan 1909’da tahttan indirildi. Olayları açıklamak için büyük bir neden gerekti. Bu da padişaha yakıştı­rıldı. Selanik’e sürüldü. Uç buçuk yıl orada göz hapsinde kaldıktan sonra, Balkan Savaşı sırasında Beylerbeyi Sarayı’na nakledildi. I. Dünya Savaşı’nda devletin çöküşünü oradan izledi. Savaşın sonlarına doğru, 10 Şubat 1918’de burada öldü.

YAPITLAR:

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Anskilopedisi, 1. Cilt, Anadolu yayıncılık, 1983