9.Modern Batı Dünyasında Din Psikolojisi

 

Modern bir bilim olarak Din Psikolojisi, psikoloji biliminin bağımsız bir disiplin olmaya başladığı yılların hemen sonrasında gelişmiştir. Gerek A.B.D. ve gerekse Avrupa kıtasında 19. yüzyılın sonlarından itibaren bilimsel psikolojinin ilk kurucuları aynı zamanda dinî olaylara da ilgi duymuşlar ve bu konudaki çalışmaları da başlatmışlardır. Aşağıda, bu alanda önde gelen bazı isimler ve onların temel görüşleri hakkında kısa bilgiler verilecektir.

Din psikolojisinin en önemli temsilcileri A.B.D. de yetişmiştir. W. James (1842-1910) bu bilim dalının modern zamanlardaki asıl kurucusu ve atası olarak kabul edilir. The Varieties of Religious Experience(1902)/ Dini


Tecrübenin Çeşitliliği isimli eseri din psikolojisinin klasiği olarak kabul edilir. James bu kitabında dua, din değiştirme, din ve ruh sağlığı, dindarlık tipleri, mistisizm gibi konuları ele alarak, din psikolojisi araştırmalarına yön vermiştir. Dindarlık yönünden en uçta yar alan (peygamber, mezhep kurucusu, din filozofu, ilhiayatçı, din yenilikçisi, mistik, aziz vb) kimselerin hayatlarını incelemiştir. Dinin bireysel ve duygusal yönüne özel bir önem vermiştir. Çünkü ona göre dindarlığın asıl kaynağı buradan ortaya çıkmaktadır. Din psikolojisinin, kendine özgü sınırları içerisinde tecrübî (emprik) bir displin olarak gelişmesi için temelleri atmıştır. Ondan sonra gelen araştırmacılar bu çizgiyi ilerleterek, günümüzde de devam eden bir geleneği inşa etmişlerdir.

G.Allport (1897-1967) W.James ile aynı çizgiyi benimseyen bir diğer önemli isimdir. The Individaul and His Religion(1950)/ Birey ve Dini isimli eserinde din ile kişilik arasındaki ilişikiye dikkat çeker. Dindarlığın(dinî duygunun), bireyin kişilik ve karakterine göre, kişiden kişiye farklılık gösterdiğini ortaya koyar. Kişilerin yönelim farklılıklarına göre dindarlığın yapı ve kalitesinin farklılaşacağını dile getirir. Bu anlayışla geliştirmiş olduğu içgüdümlü/dışgüdümlü dindarlık ayırımına dayalı ölçeği bugün hala kullanılmaktadır.

Psikanaliz ekolünün kurucusu olan S.Freud (1856-1939) uzun kariyeri boyunca din ile yakından ilgilenmiştir. Totem ve Tabu, Bir Yanılsamanın Geleceği, Musa ve Tektanrıcılık, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları gibi kitaplarında din ile ilgili görüş ve değerlendirmelerini ortaya koymuştur. Dindarlığın psiko dinamik bir gelişmeye bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre, tabiat ve toplum karşısında yaşanan çaresizlik dinî inanç ve uygulamaların asıl kaynağını oluşturmaktadır. Bundan dolayı din ve Tanrı inancı akılcı değil duygusal bir temele dayanmakta, ilkel ve çocuksu arzuların yatıştırılması ve arzuların tatminine hizmet etmektedir. Tanrı gerçekte, çocuğun çaresiz kaldığı anlarda kendisine yardım eden büyütülmüş güçlü bir babadan başka bir şey değildir. Sonuç itibariyle din bir yanılsama( iliusion) dan ibarettir.Bir yanılsama olarak din, insanların katlanılamaz sıkıntılara tahammülünü kolaylaştırmakla birlikte sonuçta, insanları gerçeklerden uzaklaştırmakta, aklın gelişmesini engellemektedir. Freud’a göre dinî ibadet ve törenler bilinçsiz ve kontrolsüz bir şekilde gelişen bir zorlanmalı saplantı (obsesyon) nevrozu ile benzerlik gösterir. Freud dinin farklı biçimlerini dikkate almadan sadece korku ve fayda temeline dayalı, indirgemeci bir dindarlık yorumu yapmıştır.

Freud’ün dinle ilgili psikolojik teorileri ve bunların eleştiri ve değerlendirmesi için Ali Köse’nin Freud ve Din kitabına başvurabilirsiniz.

Freud’a en güçlü eleştiri bizzat onun yetiştirdiği öğrencilerinden gelmiştir. C.G.Jung‘a (1875-1961) göre din hem bireysel hem de tarihi açıdan oldukça önemli bir olgudur. Onun din ile ilgili görüşlerini tüm eserlerinde görmek mümkündür. Fakat özellikle Modern Man Search of a Soul/ Modern İnsan ruhunu Arıyor(1933), Psychology and Religion/ Psikoloji ve Din (1938), Answer to Job/Eyüp’e Cevap(1954) gibi kitapları bu konuda önde gelmektedir. Jung tüm bu çalışmalarında insanın dindar bir tabiata sahip olduğunu, dinin insana özgü ve içten doğma bir olgu olduğunu ortaya koymuştur. Jung dinin kökenini, bireye aşkın bir kaynağa, en eski insan atalarının psikolojik kalıtımlarında var olan arketiplere dayandırır. Arketipler tüm insanlığa has ortak davranış özellikleridir. Kişinin bireysel hayatında sonradan elde edilen değil, ruhsal yapısında kalıtsal olarak varolan bilinçdışı ruhsal içeriklerdir. Bütün dinler arketipler aracılığı ile kendilerini 16
ifade ederler. Arketipler de kollektif bilinçdışında yer alırlar. Kişiliği oluşturma ve yönlendirmede etkin bir güce sahip olan kolektif bilinçdışı, din olgusunun kaynaklandığı yerdir. Din bilincin ötesinde bir amaçlılıkla ve anlayışla ruhun derinliklerini ortaya çıkarır. Tanrının varlığı arketipsel bir imgedir. Jung için Tanrı temelde psikolojik bir olay ve hissedilebilen bir arketiptir fakat Tanrı bireysel olarak insan tarafından yaratılmış değildir. Dinî inançlar kolektif bilinçdışında yer alan arketipsel Tanrı’yı bilinç düzeyine taşıyan araçlardır. Jung’a göre insanın gelişimi hayat boyu süren bir süreçtir. Kişiliğin dengeye ve bütünlüğe kavuşması, kendini gerçekleştirmesi, bilinç dışı ile bilincin bir ve bütün haline gelmesiyle mümkündür. Jung buna bireyleşme(individuation) demektedir. Ona göre bireyleşme dinî bir süreç olup, sonuç itibariyle de dinî bir içerik taşır. Jung’a göre din, bireysel ve toplumsal ruh sağlığı açısından büyük önem arz eder. Olgun ve anlamlı bir hayat ancak din sayesinde mümkündür.

Jung’un din ile ilgili görüşlerinin geniş bir değerlendirmesi için Abdulkerim Bahadır’ın Jung ve Din kitabına bakabilirsiniz.

A.Maslow (1908-1970) çalışmalarıyla, dinî tecrübede kişisel boyutun önemini savunan geleneğe önemli katkılarda bulunmuştur. Religions, Values and Peak-Experience/ Dinler, Değerler ve Doruk Deneyimler isimli kitabı ile bireysel tecrübelerin önemini dile getirmiştir. İnsanın tam olarak kendini gerçekleştirmesi, olgun bir kişilik haline gelmesi, doğal ihtiyaçlarını aşarak, daha yüksek içsel değerlere kendisini adamasına bağlıdır. Kişinin doğuştan getirdiği yetenekleri, manevi potansiyelini de kapsar ve bu durum, her bireyin benliğinin derinliklerini açma olarak gerçekleşir. Varlık değerleri adını verdiği bu üst manevi hedefler gerçek, güzellik, mükemmellik ve adaleti içerir. Tanrı, bu varlık değerlerini kendinde toplayan bir bütündür. Tarih boyunca büyük şahsiyetlerin yaşadıkları doruk deneyimler bu değerleri onların hayatında belirgin olarak açığa çıkarmıştır. Doruk deneyimler ile kişiler gerçek benliğine, potansiyellerini daha mükemmel gerçekleştirmeye, varlığın özüne daha fazla yaklaşmaya ve daha mükemmel insan olmaya başlarlar. Dini, insan tabiatının doğal bir ürünü olarak gören Maslow, doruk deneyimlerin daima dinî bağlamda meydana gelmediğini, birçoğunun açık şekilde dinî olmadığını belirtir. Fakat doruk deneyimler dinin özündedirler. Din, iç kaynakları kullanmak ve daha temel ihtiyaçların üstüne çıkmak için insan yeteneğine dayanır. Dinler, olgun bir benliğe ulaşmak için doruk deneyimlerin araç olarak kullanılması ilkesinde görüş birliği içerisindedirler. Dini derin bir tecrübe olarak yaşayan mistik ile dini otomatik ve yüzeysel davranış, kural ve uygulamalar düzeyinde yaşayan düzen insanını birbirinden ayırır. Ona göre gerçek dindar, dinî tecrübeler yaşayan mistik insandır.

E.Fromm (1900-1980), dinî olguları sosyal psikolojik bir yaklaşımla ele alır. Psikanaliz ve Din adlı eserinde bu konudaki düşüncelerini bir bütün olarak tanımak mümkündür. Dini, yerine getirdiği işlevler ve etkiler açısından değerlendirir. Her insan, kendisini adayabileceği bir nesnenin ve davranışlarına yön verecek düşünsel bir sistemin ihtiyacı içindedir. İnsanlar iyi ya da kötü, yaratıcı ya da yıkıcı, ilerletici ya da geriletici din veya dünya görüşlerinden birini benimsemek duırumundadır. Dolayısyla her insan olumlu ya da olumsuz herhangi bir dine ihtiyaç duyar ve ona bağlanır. Buna göre, din varoluşsal bir ihtiyaç olup, bu ihtiyacın kullanış ya da tatmin biçimi önemlidir Bu ihtiyacın karşılanmaması ya da yetersiz ve kusurlu olarak karşılanması ruhsal bir hastalık sebebidir. Tapınma aracılığı ile insan özgürlük ve tatmin kazanabilir. Fakat din, ancak yüksek insani değerleri geliştirmeye imkân veren bir biçimde verildiğinde kendi görevini yapmış
olur. İnsanın kendini gerçekleştirmesine, mükemmelleştirmesine hizmet eden bir din hümaniter bir dindir. Buna karşılık insanların kendi dışlarındaki görülmez, tutulamaz ve duyulamaz olan bir güce teslim olmaları şeklindeki otoriter dinler vardır. Bir dinî geleneğin içinde bu iki dindarlık yorumu da yer alabilmektedir. Tanrısız ya da aşkın bir güce teslimiyet içermeyen bir dindarlığın, daha sağlıklı olduğunu savunur. Ona göre Tanrı kavramı, insanın kendi hayatında gerçekleştirmeye çalıştığı kişisel güçlerinin bir sembolü olarak anlaşılmalıdır. Kendisine itaat edilmesi, kutsanması, yüceltilmesi, teslim olunması ve tapınılması gerekli ve kendi dışımızda bir varlık olarak düşünüldüğünde, bu insanı kendine yabancılaştırır. Fakat aynı zamanda Tanrı kavramı, insanın kendi benliğine tapınmasını ve alçakgönüllü bir karakter geliştirmesinin ilkesi olarak da değer taşır.

V.Frankl (1905-1997) daha yakın zamanlarda din ile ilgilenen önemli bir isimdir. Psikoloji-din ilişkisini The Unconsious God/Bilinçdışı Tanrı isimli kitabında ele almıştır. Ona göre dindarlığın bilinçdışı bir kökeni vardır. Fakat o Tanrı’yı ve dini arketiplerle sınırlıyan Jung ve içgüdülere indirgeyen Freud” den farklı bir görüş ortaya koyar. Buradaki bilinçdışı kavramı, insan aklının ve varlığının ötesinde, mahiyetine nüfuz edilemeyen anlamındadır. O insani boyut ile Tanrısal boyutun farklı olduğundan, ulaşılmasının zor olmasından ve onunla kurulan ilişikinin niteliğinden yola çıkarak Gizli Tanrı (Hidden God) kavramını kullanır. İnsan, Tanrısal boyuta ulaşamaz, bu yüzden Tanrı bizim için gizlidir. Tanrı’yı görmek ve onunla doğrudan konuşmak mümkün olmaz. Ancak dua yoluyla onunla iletişim kurabiliriz. İnsanoğlu tarih boyu farkında olmadan Tanrı’yı içselleştirmiş ve ona bilinçdışı yoluyla bağlanmıştır. Tanrı’yla olan bu ilişkinin ve böyle bir dinî yaşayışın adı da Bilinçdışı Dindarlıktır. Bilinçdışı dindarlık, insan benliği ile tanrısal aşkınlık ((veya insan ile insanüstü) arasındaki ilişki olarak anlaşılmalıdır. Kimse Tanrı’yı keşfetmek zorunda değildir. Kültürler kişinin dini yaşamasına yeterli olacak geleneksel kalıpları sunarlar, birey de kendi hür iradesini kullanır, seçimini yapar ve bu seçimin getirdiği sorumlulukları yerine getirir.

Dini, nihai anlam arayışı olarak değerlendiren Frankl’a göre, nihai anlam sonucunda nihai varoluşa (Tanrı’ya) ulaşılır. Bu insanın ulaşması gereken bir noktadır. Her insan en azından bilinçdışı derinliklerde nihai anlamla ilişki içerisindedir. Din kişiye ruhsal yardım eli uzatır ve başka hiçbir yerde bulamayacağı bir güvenlik duygusu verir. Kendini güvende hisseden birey de pekçok psikolojik rahatsızlıktan korunduğu gibi başkalarıyla sağlıklı ilişkiler de kurabilir. Frankl dinin ruhsal tedavide işlevsel bir yönünün olabileceğini ileri sürer. Çünkü din insanların hayatın gidişatına dair sorularına cevap verir, onların hayat boyunca yaptıklarını ve ölümü anlamlandırmalarına yardımcı olur. Din özellikle acının, ıstırabın anlam kazanmasında bireye destek sağlar. Din bireyin sorumluluk sahibi olmasına önem verir.

Din psikolojisinin modern kurucuları ve önde gelen temsilcileri Batı’li bilim adamları olduğuna göre, bunların ele alıp inceledikleri dinî olgular hangi dine mensup kimselerin gerçeklerini yansıtmaktadır?