7. DİN PSİKOLOJİSİNİN TARİHÇESİ

449
PAYLAŞ

 

İnsan ve Toplum Bilimleri son iki yüzyılda büyük bir gelişme kaydetmiştir. Fakat bu bilimlerin ele aldığı konular ve bu konular etrafındaki sorular ve araştırmalar insanlık tarihi kadar eskidir. Özellikle insanın ruhsal ve manevi yönü, huy ve karakteri, kutsal varlık/varlıklarla ilişkileri her dönemde büyük merak ve ilgi konusu olmuştur. Bu yüzden de ruh, ruh-beden ilişkisi, rüya, uyku, ölüm, nazar, büyü, ölmüş kişilerle ya da manevi varlıklarla iletişim, akıl hastalığı, insanın çeşitli korkuları ve ihtirasları vb. hakkında çok eski zamanlardan beri sorular sorulduğu ve bazı açıklamalara girişildiği bilinmektedir. Kutsal metinler, dinî ve ilmî gelenekler, felsefi teoriler, bu konular etrafında ortaya konan anlatım ve açıklamalar için önemli bir kaynak oluşturmuştur.


İslam Dünyasında Din Psikolojisi 1. Dinî Kaynaklar

İslam dünyasında başta Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamberin hadisleri olmak üzere dinî kaynaklarda birçok psikolojk kavram ve konuya yer verilmiştir. K. Kerim’de üçyüze yakın yerde geçen “ “nefs” kavramı, insanın kişilik yapısı, iç dünyası ve davranış eğilimlerini ifade etmektedir. Nefsin kelime anlamı bir şeyin kendisi ve özü “zât”; “benlik”, “kendilik” demektir. Kur’ân’da nefs genel olarak, ruhsal ve bedensel, bilinçli ve bilinç dışı tüm fonksiyonların bütününden oluşan insanın psikolojik yapısı anlamında kullanılmaktadır. Böylece benlik ve kişiliğimizi oluşturan tüm yapılar, yeti ve yetenekler, fonksiyon ve süreçler nefs kavramına dâhildir. Nefste bir yanda tabiî, beşerî, dürtüsel bir boyut, diğer yanda ise aklî, manevî ya da ülküsel bir boyut bulunmaktadır (Şems 91/ 7-10) . Buna göre nefs, zıt eğilimler bütününden oluşan, gelişim ve değişimlere, olgunlaşma ve gerilemeye açık, karmaşık dinamik bir yapı (Yusuf 12/53; Kıyame 75/2: Fecr 89/27-28) olarak tasvir edilir.

Kur’ânın anlatısına göre, insan tabiatında değişmez evrensel bir öz olarak doğal inanma yeteneği (fıtrat) bulunmaktadır (Rum 30/30 ). Hz. Peygamberin hadislerinde de bu doğal inanma yeteneği ile ilgili geniş açıklamalar yer alır. Buna göre doğal inanma yeteneği (fıtrat) çocukta konuşma çağına kadar bu saf haliyle devam eder. Çocuk içinde yetiştiği
toplumun dilini kullanmasını öğrenmeye başladığ andan itibaren çevresel faktörlere (anne baba, toplum, kültür) göre şekil alarak belli bir dinî kimlik haline gelir (Buhari, Cenâiz 79,80, 93; Müslim, Kader23-24-25; İbn-i Hanbel IV/24). Bu doğal inanma yeteneği kendi yönünde sağlıklı bir gelişme gösterme imkânı bulursa Allah’a inanç ve bağlılıkla son bulur (En’âm 6/76­79). Dinî inanç ve bağlılık kişinin bilincine ve karakterine işleme düzeyine göre, kişinin ruhsal hayatını ve davranışlarını düzenleyici güçlü bir içsel faktör haline gelir. Aksi durumda kişi ya kendi doğal dürtülerine ya da toplumsal arzulara ve ideolojilere tapınmaya yönelir( Furkan 25/43; Rum 30/29; Sa’d 38/26; Casiye 45/23; Necm 53/23-24).

K.Kerim’de, putperest bir babanın çocuğu olarak ve gök cisimlerine tapınılan bir kültürde yetişmesine rağmen, ergenlik çağında dinî bir arayış ve sorgulama sonucunda, kendi doğal fıtratının yönlendirmesiyle Allah’ın varlığına ve birliğine ulaşan sembol insan ve peygamber kimdir? İlgili ayetler nerede geçmektedir?

 
 

Kur’ân’ın anlatımında nefsin, içeşitli duygu ve heyecanların, inançların, aklî etkinliklerin kısacası bütün psikolojik işlevlerin yeri ve kaynağı kalbdir. Kalb, düşünme ve akıl yürütme, hidâyet ve itmi’nân, acıma ve esirgeme, manevi olarak arınma ve temizlenme, korku ve ürküntü, sıkıntı ve bunalma, hasret ve hiddet, iman ve takvâ, şüphe ve kuşku, nifâk ve inkâr gibi tüm psikolojik süreçler kalpte yaşanır. (İlgili âyetler için bkz. Mû’cemu elfâzı’l- Kur’ân, II, 415-416.) Benlik idraki ve bilinci de kalbde ortaya çıkmaktadır. Benlik bilincinin çok farklı derinlik dereceleri Kur’ân’da sadr, kalb, fuâd, lübb, nühâ. . gibi kavramlarla dile getirilmiştir.

K.Kerim, insanın psikolojik meleke ve fonksiyonları, çeşitli davranış eğilimleri, farklı insan ve inanma tipleri hakkında bilgilere yer verir. Fakat şüphesiz Kur’ân’da en geniş şekilde imân ve inkâr psikolojisi işlenmektedir. Buradaki ana fikir şu şekilde özetlenebilir: Nefsin tabiatında yer alan doğal güdüler ve eğilimler (kibir, gurur, bencillik, kendini kendine yeterli görme) ile sayısız insani arzular ve korkular (cinsellik, mal ve servet tutkusu, itibar, güç ve iktidar arzusu; toplumsal dışlanma ve horlanma korkusu) ve toplumda yerleşik anlayış ve gelenekler (atalar kültü) ve hâkim grupların baskılarına boyun eğme ilahi tebliğlere dayalı bir dinî tutumun benimsenmesi ve yerleşmesi önündeki en büyük engeli oluştrurur. İnsanların çoğunun dinî inanç ve değerlere bağlılığı işlevsel bir düzeyde gerçekleşir. Çaresizlik durumlarında Allah’ı hatırlarlayıp O’nunla iletişime geçenlerin çoğu şartların normale döndüğünde eski dinî ilgisizlik tutumlarına geri dönme eğilimi taşırlar.( A’raf 7/134-135,189-190; Yunus 10/ 12, 21,22-23 İsra 17/ 67; Ankebut 29/65-67; Lokman 30/32; Zuhruf 43/48, 49, 50). Dinî inanç ve değerlerin topluma hâkim olduğu bir ortamda, önceki toplumsal yer ve konumları ciddi bir değişime uğrayan bazı kişilerin ikiyüzlü ve gösterişçi bir dinî kimlik (münâfık) geliştirdikleri görülür.

Kur’an-ı Kerim’de çeşitli dua yönelişleri ile ilgili olarak Hayati Hökelekli’nin İslam Psikolojisi Yazıları’nın III. Bölümüne bakabilirsiniz.

2. islam Bilginlerinin Çalışmaları

 

Gerek dini kaynaklardan, gerekse eski felesefe ve kültürlerden yararlanarak İslam bilginleri, insanın ruhsal yapısı ve davranışları konusunda birçok kavram ve görüş geliştirmişlerdir. Hicri üçüncü asırdan itibaren İlmü’n-Nefs, İlmü’n-Nefs ve’r-Ruh, Kitabu’r-Ruh, İlmu Ahval-i Ruh gibi başlıklar taşıyan
kitaplar, risaleler ya da kitap bölümleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Çeşitli bilim dalları bünyesinde ele alınan bu konularda öne çıkan bazı isimler ve önemli görüşleri şunlardır:

Hâris el-Muhâsibi (öl. 243/857) İslam dünyasında psikolojik bakış açısıyla insanın iç hayatını inceleyen ilk bilgindir. Eserlerinde derin psikolojik tahliller ve ruhsal haller ve süreçlerle ilgili kavramlaştırmalar dikkat çekicidir.Bunların başında Nefs kelimesinin salt psikolojik anlamda en tutarlı kullanımına yer verdiği görülmektedir. Dini/ahlâki hakikatlerle uyumlu bir hayat tarzı için kişinin öncelikle kendisini iç açıdan anlamaya çalışmasını ısrarla vurgulamıştır. Bireyin kendisini “iç gözlem”e dayalı olarak araştırması ve kendisi hakkında “iç görü” elde etmesini bir araştırma ve eğitim yöntemi olarak ilk defa dile getirmiştir. Bu konuda da kendinden sonraki birçok araştırmacıyı etkilemiştir. er-Riâye li Hukuk’ı-llah derin psikolojik tahlillerinin yer aldığı en önemli eseridir.

İlk İslam filozofu olarak kabul edilen Kindî’nin (öl. 252/866) Risâle fi mâhiyyeti’n-nevm ve’r-ru’ya/Rüyanın ve uykunun mahiyeti adlı eseri, İslam dünyasında rüya psikolojisi hakkında yazılan ilk telif eserdir. Kindî’nin psikoloji kültürüne bir diğer önemli katkısı, el-Hîle li-defi’l-ahzân/Üzüntüden Kurtulma Yolları adlı ruh sağlığı konusundaki öncü çalışmasıyla olmuştur.

Rüya ve vahy psikolojisi konusunda sistemli bir teori ilk olarak Farabî (öl. 339/950) tarafından ortaya konulmuştur. Ona göre sâdık rüya, ilham ve vahyin kaynağı Faal Akıl, insandaki alıcı organ ise hayal gücüdür. İnsandaki hayal gücünün çok güçlenmesi, uyku veya uyanık durumda Faal Akılla iletişime geçmesi sonucunda “nübüvve, kehânet, menâmat ve er-rüya’es- sâdıka” gibi ruhsal olgular ortaya çıkmaktadır. O Aristo’dan devraldığı Faal Akıl kavramını İslam inancındaki vahy meleği ile eşitleyerek bunu er-Ruhu’l- Emin, Ruhu’l-Kuds gibi isimlerle karşılamıştır.

İslam filozofları içerisinde psikoloji ve din psikolojinsin çeşitli konularında en çok eser yazmış olan isim İbn-i Sinâdır (öl. 428/1037). İbn-i Sina ruhsal hallerin, çeşitli duygu ve heyecanların davranışlar ve bedensel fonksiyonlar üzerine, dolayısıyla sağlık ve hastalık üzerine olan etkisini iknâ edici tarzda ortaya koymuştur. Telkin, hipnoz, nazar, büyü, mucize gibi olayları “ruhsal etki” kavramıyla açıklamıştır.. İbn-i Sina duyuları dış ve iç olmak üzere ikiye ayırmış; bilinen beş dış duyunun yanında beş de iç duyu olduğunu ortaya koyarak bunların fonksiyonlarını açıklamıştır. Hocası Farabi’den devraldığı rüya ve vahy psikolojisi ile ilgili görüşleri geliştirerek, daha detaylı bir teori haline getirmiştir. İbn-i Sina’nın bu alana bir başka katkısı da ölüm kaygısı ve stres konusundaki çalışmalarıdır. Risâle fi def’i gami’l-mevt/ Ölüm Korkusundan Kurtuluş adlı eserinde ölüm korkusu ve kaygısının sebepleri, sonuçları ve bundan kurtulma yollarını ortaya koymuştur.. İbn-i Sina’nın es-Salâtü ve mâhiyetühâ Namaz ve Mahiyeti isimli risalesi felsefi ve psikolojik açıdan namaz ibâdetini inceleyen ve başkaca örneğine rastlanmayan özgün görüşler içermektedir.

Filozof Ebû Bekir Râzî‘nin (öl. 313/925) et-Tıbbu’r-Rûhânî isimli eseri gerek kavramsal gerekse içerik açısından ilk ve özgün bir ruh sağlığı kitabıdır. Kitapta bazı eski filozofların görüşlerine atıflar yer almakla birlikte, konuların ele alınış tarzı yazarın kendine özgü bir yenilik gösterir. Kişilik ve karakter bozuklukları ve bunların tedavi yollarını ele alan bir çalışma olan bu kitap, kendinden sonra aynı ya da benzeri adlarda birçok başka esere örnek ve kaynak olmuştur.

Büyük İslam bilgini Gazzâli (öl.505/1111) sistemli iç gözlem ve davranış tahliline dayalı yaklaşımlarıyla pek çok yeni görüşler dile getirmiştir. Onun büyük eseri İhyâu Ulûmi’d-Din, psikolojik kavramlaştırmalar, tahliller ve tasnifler yönünden oldukça zengindir. Bu kitabın özellikle üçüncü cildinin başında yer alan “Acâibü’l-Kalb” bölümünde, sistemli davranış tahlillerine dayalı dinî ve ahlâkî çıkarımlar yer almaktadır. el-Munkizu mine’d-Dalâl/Dalaletten Kurtuluş Gazzâli’nin otobiyografisi olup, bu kitabında fikri gelişimi, yaşadığı bazı bunalımlar, manevî/tasavvufî tecrübeleri hakkındaki şahsî gözlem ve değerlendirmeleri yer alır.

Büyük müfessir ve kelam âlimi Fahrüddin Râzî (öl. 606/1209) nin Kitâbü’n-Nefs ve’r-Ruh ve şerhu kuvâhuma isimli eseri ahlâk psikolojisi alanında yazılmış, hem felsefi hem de dinî görüşleri bir araya getiren en güzel kitaplardan birisidir. Râzi’ye göre, en temel psikolojik güdüler güç ve bilgi isteğidir. İnsandaki sonsuzluk arzusuna da değinen yazar, Allah arzusunu da buna bağlar. Ona göre, insanî gelişmenin dinamiğinde sürekli değişen ruh halleri ve denge durumları vardır ki, bu da insanı diğer varlıklardan ayıran özelliklerin başında gelir.

İbn-i Haldun (öl. 808/1406) ünlü eseri Mukaddime’ de insanın toplumsal eğilim ve yeteneklerine özel bir önem atfetmektedir. “Asabiyet” adını verdiği dayanışma ve sosyal bütünleşme güdüsünü, bütün tarihî ve toplumsal olayların temelindeki psikolojik faktör olarak görür. Bunun yanında, Allah’ın halifesi olarak yaratılmış olan insanda liderlik, üstünlük, makam ve mevki elde etme, yönetme güdüsü çok güçlüdür. Özellikle yöneticilerde, ilim ve sanat, makam ve unvan sahibi kimselerde büyüklenme ve kendini yüksekte görme duygusu karşı konulamaz bir şekilde kendisini hissettirir.. İbn-i Haldun, refah ortamı ve baskıcı yönetim tarzının ahlâk ve karakter yapılanması üzerindeki olumsuz etkilerini özellikle vurgular. Ona göre baskı, şiddet, zor ve cezaya dayalı yönetim tarzları altında yetişen kimselerde korku ve boyun eğme psikolojisi hâkim olur; direnme ve metanet gücü ortadan kalkar, aşağılık duygusu (mezellet), kendine güvensizlik ve edilgenlik (meskenet) karakteri gelişir. Böyle bir karakterle yetişmiş insanların meydana getirdiği toplulukta dinî ve toplumsal hiçbir yenileşme ve gelişme olmaz, tam tersine tutuculuk, katılık ve gericilik hâkim duruma gelir.

İslam kültüründe insan fıtratının doğal açılımını felsefi bir roman halinde kaleme almış olan Endülüslü filozof ve eserinin ismi nedir?

İslam Dünyasında yapılan çalışmalar hakkında daha geniş bilgi almak için Hayati Hökelekli’nin İslam Psikolojisi Yazıları kitabının 1. Bölümüne bakılabilir.


 

Modern Batı Dünyasında Din Psikolojisi

Modern bir bilim olarak Din Psikolojisi, psikoloji biliminin bağımsız bir disiplin olmaya başladığı yılların hemen sonrasında gelişmiştir. Gerek A.B.D. ve gerekse Avrupa kıtasında 19. yüzyılın sonlarından itibaren bilimsel psikolojinin ilk kurucuları aynı zamanda dinî olaylara da ilgi duymuşlar ve bu konudaki çalışmaları da başlatmışlardır. Aşağıda, bu alanda önde gelen bazı isimler ve onların temel görüşleri hakkında kısa bilgiler verilecektir.

 

Din psikolojisinin en önemli temsilcileri A.B.D. de yetişmiştir. W. James (1842-1910) bu bilim dalının modern zamanlardaki asıl kurucusu ve atası olarak kabul edilir. The Varieties of Religious Experience(1902)/ Dini


Tecrübenin Çeşitliliği isimli eseri din psikolojisinin klasiği olarak kabul edilir. James bu kitabında dua, din değiştirme, din ve ruh sağlığı, dindarlık tipleri, mistisizm gibi konuları ele alarak, din psikolojisi araştırmalarına yön vermiştir. Dindarlık yönünden en uçta yar alan (peygamber, mezhep kurucusu, din filozofu, ilhiayatçı, din yenilikçisi, mistik, aziz vb) kimselerin hayatlarını incelemiştir. Dinin bireysel ve duygusal yönüne özel bir önem vermiştir. Çünkü ona göre dindarlığın asıl kaynağı buradan ortaya çıkmaktadır. Din psikolojisinin, kendine özgü sınırları içerisinde tecrübî (emprik) bir displin olarak gelişmesi için temelleri atmıştır. Ondan sonra gelen araştırmacılar bu çizgiyi ilerleterek, günümüzde de devam eden bir geleneği inşa etmişlerdir.

G.Allport (1897-1967) W.James ile aynı çizgiyi benimseyen bir diğer önemli isimdir. The Individaul and His Religion(1950)/ Birey ve Dini isimli eserinde din ile kişilik arasındaki ilişikiye dikkat çeker. Dindarlığın(dinî duygunun), bireyin kişilik ve karakterine göre, kişiden kişiye farklılık gösterdiğini ortaya koyar. Kişilerin yönelim farklılıklarına göre dindarlığın yapı ve kalitesinin farklılaşacağını dile getirir. Bu anlayışla geliştirmiş olduğu içgüdümlü/dışgüdümlü dindarlık ayırımına dayalı ölçeği bugün hala kullanılmaktadır.

Psikanaliz ekolünün kurucusu olan S.Freud (1856-1939) uzun kariyeri boyunca din ile yakından ilgilenmiştir. Totem ve Tabu, Bir Yanılsamanın Geleceği, Musa ve Tektanrıcılık, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları gibi kitaplarında din ile ilgili görüş ve değerlendirmelerini ortaya koymuştur. Dindarlığın psiko dinamik bir gelişmeye bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre, tabiat ve toplum karşısında yaşanan çaresizlik dinî inanç ve uygulamaların asıl kaynağını oluşturmaktadır. Bundan dolayı din ve Tanrı inancı akılcı değil duygusal bir temele dayanmakta, ilkel ve çocuksu arzuların yatıştırılması ve arzuların tatminine hizmet etmektedir. Tanrı gerçekte, çocuğun çaresiz kaldığı anlarda kendisine yardım eden büyütülmüş güçlü bir babadan başka bir şey değildir. Sonuç itibariyle din bir yanılsama( iliusion) dan ibarettir.Bir yanılsama olarak din, insanların katlanılamaz sıkıntılara tahammülünü kolaylaştırmakla birlikte sonuçta, insanları gerçeklerden uzaklaştırmakta, aklın gelişmesini engellemektedir. Freud’a göre dinî ibadet ve törenler bilinçsiz ve kontrolsüz bir şekilde gelişen bir zorlanmalı saplantı (obsesyon) nevrozu ile benzerlik gösterir. Freud dinin farklı biçimlerini dikkate almadan sadece korku ve fayda temeline dayalı, indirgemeci bir dindarlık yorumu yapmıştır.

Freud’ün dinle ilgili psikolojik teorileri ve bunların eleştiri ve değerlendirmesi için Ali Köse’nin Freud ve Din kitabına başvurabilirsiniz.

 
 

Freud’a en güçlü eleştiri bizzat onun yetiştirdiği öğrencilerinden gelmiştir. C.G.Jung‘a (1875-1961) göre din hem bireysel hem de tarihi açıdan oldukça önemli bir olgudur. Onun din ile ilgili görüşlerini tüm eserlerinde görmek mümkündür. Fakat özellikle Modern Man Search of a Soul/ Modern İnsan ruhunu Arıyor(1933), Psychology and Religion/ Psikoloji ve Din (1938), Answer to Job/Eyüp’e Cevap(1954) gibi kitapları bu konuda önde gelmektedir. Jung tüm bu çalışmalarında insanın dindar bir tabiata sahip olduğunu, dinin insana özgü ve içten doğma bir olgu olduğunu ortaya koymuştur. Jung dinin kökenini, bireye aşkın bir kaynağa, en eski insan atalarının psikolojik kalıtımlarında var olan arketiplere dayandırır. Arketipler tüm insanlığa has ortak davranış özellikleridir. Kişinin bireysel hayatında sonradan elde edilen değil, ruhsal yapısında kalıtsal olarak varolan bilinçdışı ruhsal içeriklerdir. Bütün dinler arketipler aracılığı ile kendilerini 16
ifade ederler. Arketipler de kollektif bilinçdışında yer alırlar. Kişiliği oluşturma ve yönlendirmede etkin bir güce sahip olan kolektif bilinçdışı, din olgusunun kaynaklandığı yerdir. Din bilincin ötesinde bir amaçlılıkla ve anlayışla ruhun derinliklerini ortaya çıkarır. Tanrının varlığı arketipsel bir imgedir. Jung için Tanrı temelde psikolojik bir olay ve hissedilebilen bir arketiptir fakat Tanrı bireysel olarak insan tarafından yaratılmış değildir. Dinî inançlar kolektif bilinçdışında yer alan arketipsel Tanrı’yı bilinç düzeyine taşıyan araçlardır. Jung’a göre insanın gelişimi hayat boyu süren bir süreçtir. Kişiliğin dengeye ve bütünlüğe kavuşması, kendini gerçekleştirmesi, bilinç dışı ile bilincin bir ve bütün haline gelmesiyle mümkündür. Jung buna bireyleşme(individuation) demektedir. Ona göre bireyleşme dinî bir süreç olup, sonuç itibariyle de dinî bir içerik taşır. Jung’a göre din, bireysel ve toplumsal ruh sağlığı açısından büyük önem arz eder. Olgun ve anlamlı bir hayat ancak din sayesinde mümkündür.

 
 

Jung’un din ile ilgili görüşlerinin geniş bir değerlendirmesi için Abdulkerim Bahadır’ın Jung ve Din kitabına bakabilirsiniz.

A.Maslow (1908-1970) çalışmalarıyla, dinî tecrübede kişisel boyutun önemini savunan geleneğe önemli katkılarda bulunmuştur. Religions, Values and Peak-Experience/ Dinler, Değerler ve Doruk Deneyimler isimli kitabı ile bireysel tecrübelerin önemini dile getirmiştir. İnsanın tam olarak kendini gerçekleştirmesi, olgun bir kişilik haline gelmesi, doğal ihtiyaçlarını aşarak, daha yüksek içsel değerlere kendisini adamasına bağlıdır. Kişinin doğuştan getirdiği yetenekleri, manevi potansiyelini de kapsar ve bu durum, her bireyin benliğinin derinliklerini açma olarak gerçekleşir. Varlık değerleri adını verdiği bu üst manevi hedefler gerçek, güzellik, mükemmellik ve adaleti içerir. Tanrı, bu varlık değerlerini kendinde toplayan bir bütündür. Tarih boyunca büyük şahsiyetlerin yaşadıkları doruk deneyimler bu değerleri onların hayatında belirgin olarak açığa çıkarmıştır. Doruk deneyimler ile kişiler gerçek benliğine, potansiyellerini daha mükemmel gerçekleştirmeye, varlığın özüne daha fazla yaklaşmaya ve daha mükemmel insan olmaya başlarlar. Dini, insan tabiatının doğal bir ürünü olarak gören Maslow, doruk deneyimlerin daima dinî bağlamda meydana gelmediğini, birçoğunun açık şekilde dinî olmadığını belirtir. Fakat doruk deneyimler dinin özündedirler. Din, iç kaynakları kullanmak ve daha temel ihtiyaçların üstüne çıkmak için insan yeteneğine dayanır. Dinler, olgun bir benliğe ulaşmak için doruk deneyimlerin araç olarak kullanılması ilkesinde görüş birliği içerisindedirler. Dini derin bir tecrübe olarak yaşayan mistik ile dini otomatik ve yüzeysel davranış, kural ve uygulamalar düzeyinde yaşayan düzen insanını birbirinden ayırır. Ona göre gerçek dindar, dinî tecrübeler yaşayan mistik insandır.

E.Fromm (1900-1980), dinî olguları sosyal psikolojik bir yaklaşımla ele alır. Psikanaliz ve Din adlı eserinde bu konudaki düşüncelerini bir bütün olarak tanımak mümkündür. Dini, yerine getirdiği işlevler ve etkiler açısından değerlendirir. Her insan, kendisini adayabileceği bir nesnenin ve davranışlarına yön verecek düşünsel bir sistemin ihtiyacı içindedir. İnsanlar iyi ya da kötü, yaratıcı ya da yıkıcı, ilerletici ya da geriletici din veya dünya görüşlerinden birini benimsemek duırumundadır. Dolayısyla her insan olumlu ya da olumsuz herhangi bir dine ihtiyaç duyar ve ona bağlanır. Buna göre, din varoluşsal bir ihtiyaç olup, bu ihtiyacın kullanış ya da tatmin biçimi önemlidir Bu ihtiyacın karşılanmaması ya da yetersiz ve kusurlu olarak karşılanması ruhsal bir hastalık sebebidir. Tapınma aracılığı ile insan özgürlük ve tatmin kazanabilir. Fakat din, ancak yüksek insani değerleri geliştirmeye imkân veren bir biçimde verildiğinde kendi görevini yapmış
olur. İnsanın kendini gerçekleştirmesine, mükemmelleştirmesine hizmet eden bir din hümaniter bir dindir. Buna karşılık insanların kendi dışlarındaki görülmez, tutulamaz ve duyulamaz olan bir güce teslim olmaları şeklindeki otoriter dinler vardır. Bir dinî geleneğin içinde bu iki dindarlık yorumu da yer alabilmektedir. Tanrısız ya da aşkın bir güce teslimiyet içermeyen bir dindarlığın, daha sağlıklı olduğunu savunur. Ona göre Tanrı kavramı, insanın kendi hayatında gerçekleştirmeye çalıştığı kişisel güçlerinin bir sembolü olarak anlaşılmalıdır. Kendisine itaat edilmesi, kutsanması, yüceltilmesi, teslim olunması ve tapınılması gerekli ve kendi dışımızda bir varlık olarak düşünüldüğünde, bu insanı kendine yabancılaştırır. Fakat aynı zamanda Tanrı kavramı, insanın kendi benliğine tapınmasını ve alçakgönüllü bir karakter geliştirmesinin ilkesi olarak da değer taşır.

V.Frankl (1905-1997) daha yakın zamanlarda din ile ilgilenen önemli bir isimdir. Psikoloji-din ilişkisini The Unconsious God/Bilinçdışı Tanrı isimli kitabında ele almıştır. Ona göre dindarlığın bilinçdışı bir kökeni vardır. Fakat o Tanrı’yı ve dini arketiplerle sınırlıyan Jung ve içgüdülere indirgeyen Freud” den farklı bir görüş ortaya koyar. Buradaki bilinçdışı kavramı, insan aklının ve varlığının ötesinde, mahiyetine nüfuz edilemeyen anlamındadır. O insani boyut ile Tanrısal boyutun farklı olduğundan, ulaşılmasının zor olmasından ve onunla kurulan ilişikinin niteliğinden yola çıkarak Gizli Tanrı (Hidden God) kavramını kullanır. İnsan, Tanrısal boyuta ulaşamaz, bu yüzden Tanrı bizim için gizlidir. Tanrı’yı görmek ve onunla doğrudan konuşmak mümkün olmaz. Ancak dua yoluyla onunla iletişim kurabiliriz. İnsanoğlu tarih boyu farkında olmadan Tanrı’yı içselleştirmiş ve ona bilinçdışı yoluyla bağlanmıştır. Tanrı’yla olan bu ilişkinin ve böyle bir dinî yaşayışın adı da Bilinçdışı Dindarlıktır. Bilinçdışı dindarlık, insan benliği ile tanrısal aşkınlık ((veya insan ile insanüstü) arasındaki ilişki olarak anlaşılmalıdır. Kimse Tanrı’yı keşfetmek zorunda değildir. Kültürler kişinin dini yaşamasına yeterli olacak geleneksel kalıpları sunarlar, birey de kendi hür iradesini kullanır, seçimini yapar ve bu seçimin getirdiği sorumlulukları yerine getirir.

Dini, nihai anlam arayışı olarak değerlendiren Frankl’a göre, nihai anlam sonucunda nihai varoluşa (Tanrı’ya) ulaşılır. Bu insanın ulaşması gereken bir noktadır. Her insan en azından bilinçdışı derinliklerde nihai anlamla ilişki içerisindedir. Din kişiye ruhsal yardım eli uzatır ve başka hiçbir yerde bulamayacağı bir güvenlik duygusu verir. Kendini güvende hisseden birey de pekçok psikolojik rahatsızlıktan korunduğu gibi başkalarıyla sağlıklı ilişkiler de kurabilir. Frankl dinin ruhsal tedavide işlevsel bir yönünün olabileceğini ileri sürer. Çünkü din insanların hayatın gidişatına dair sorularına cevap verir, onların hayat boyunca yaptıklarını ve ölümü anlamlandırmalarına yardımcı olur. Din özellikle acının, ıstırabın anlam kazanmasında bireye destek sağlar. Din bireyin sorumluluk sahibi olmasına önem verir.

Din psikolojisinin modern kurucuları ve önde gelen temsilcileri Batı’li bilim adamları olduğuna göre, bunların ele alıp inceledikleri dinî olgular hangi dine mensup kimselerin gerçeklerini yansıtmaktadır?

 

Batı’lı din psikologlarının görüş ve teorileri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için Ali Ayten tarafından hazırlanmış olan Psikoloji ve Din adlı kitabına bakılabilir.