49.DİNÎ İLGİSİZLİK, DİNİ İNKÂR VE DİN KARŞITLIĞI – İnanç Psikolojisi

İnsan hayatında kimi zaman bazı soru ve şüphelerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bunlar zihinsel bakımdan olduğu kadar psikolojik ve dinî bakımdan da teşvik edilmişlerdir. Ancak bu soruların yol açtığı tercihler farklı şekiller alabilmekte, bazen dinî anlamda bir kaygısızlığa, ilgisizliğe, dinî inkâra veya din karşıtlığına dönüşebilmektedir.

Dinî hayat, her birey için her zaman olumlu bir seyir takip etmeyebilir. İçerisinde zaman zaman gerilimlerin, çatışmaların ve beklenmedik olayların görüldüğü anlamlı bir kişisel tarih teşkil eden din, bir taraftan sorunlara çözümler sunarken, diğer taraftan bazı insani eğilim ve tutkulara karşı çıkarak birtakım çatışmalar doğurabilir. O andan itibaren de bazı insanlar için dinin gelişmesi, değişken bir biçim alabilir. Objektif olarak onaylanmış dinî bir tavra, taahhüdü kısmen askıya alan ve bölünmüş bırakan bir şüpheye ya da geçici veya kesin bir redde yol açabilir.

Modern zamanlar dünyeviliğin merkezde olduğu, dinin toplumsal etkilerinin en aza indirildiği, ancak özel ve öznel bir yaşama biçimi olarak varlığını koruduğu bir süreç olarak yaşanmaktadır. Bu durum din sosyologları tarafından sekülerleşme teorilerine temel oluşturmuştur. Fakat günümüzde, sekülerleşme teorilerinin iflas ettiği ve yeni süreçlerin ortaya çıktığı yüksek sesle dile getirilmektedir. Ancak insanların bilfiil modern ve seküler bir dünyada yaşadıkları, dolayısıyla dine ayıracak fazla vakitleri bulunmadığı ve dinî hayatı sürekli olarak erteledikleri de aynı şekilde dillendirilmektedir. Bunun doğal bir sonucu olarak insanlarda dine karşı ilgisiz ve kayıtsız bir tutumun gelişmekte olduğu ve dinin, hayatın tamamından olmasa bile, büyük bir kısmından çıkarıldığı görülmektedir.
İnsan, bu yoğun ve hızlı tempo içerisinde günlük alışkanlıklarını bozulmadan devam ettirdiği sürece, dinin gerekçeleri ve amaçları üzerinde düşünmeye pek az fırsat bulabiliyor. Böylece kendi yeterliliklerinin ve sorumluluklarının sınırları görünmez oluyor ve din, birtakım felaketler anında hatırlanan veya bazı törenlerle sınırlı bir hale geliyor. Bu durumdaki insan, varlığın ve hayatın amacına ve anlamına dair temel sorulara cevap bulmak gibi varoluşsal bir kaygı taşımıyor. Böyle bir kaygı duyduğunda ise kendisini yığınla yapılacak başka işleri olduğuna inandırıyor.

Dine karşı ilgisiz ve kayıtsız bir tutum geliştirmenin, bütün dinler için bir sorun teşkil etse de, daha çok bu tutumu geliştiren bireyler açısından olumsuz sonuçlar doğurduğu anlaşılmaktadır. Mesela Jung, varoluşu anlamlı kılan dini, insan için en önemli konu olarak düşünmüş, dine ilgisizliğin veya dinin yokluğunun toplumda zihinsel hastalıkları arttıracağını ileri sürmüştür. Bu konuda şu tespitleri yapmaktadır: “Hastalarım arasında hayatlarının ikinci yarısında bulunanların, yani otuz beş yaşını aşmış olanların tümünün problemlerinin kökeninde, hayata ilişkin dinî bir bakış açısı kazanamamış olmaları yatıyordu. Her birinin, her çağın yaşayan dinlerinin bağlılarına verdikleri şeyi kaybettikleri için hastalığa yakalandıkları ve hiçbirinin kendi dinî bakış açısını tekrar kazanmadan gerçekten şifa bulamayacaklarını söylemek yerinde olur.” Öyleyse insan, öncelikle din ile ve daha sonra da kendisi ile barışmalıdır. (1984, s. 202). 

Dinî ilgisizlik, dinî inkâr ve din karşıtlığından farklı özelliklerle belirginleşen bir tutumdur. Bu tutum, kendisini, daha çok gündelik hayatta dinî kavramlara çok az yer vermekle veya hiç yer vermemekle, olayları dini kavramların dışındaki kavramlarla anlamlandırmakla veya en iyi ihtimalle ibadetlerdeki ihmalle açığa vurur. Diğer taraftan dini ilgisizlikte, inançsızlık veya din karşıtlığındaki kadar kökleşmiş bir tutum yer almayabilir. Ancak sonuçta, yansımaları itibariyle, inançtan çok inançsızlık kategorisine daha yakın durmaktadır.

Sekülerleşme ve moderleşme ile başlayan, pozitivist bilim anlayışı ve buna bağlı olarak gelişen katı rasyonel düşünce sistemi ile devam eden dinî alandaki sorgulama süreci, dinî inanç ve değerlerin yeteri kadar içselleştirilemediği bir durumu beraberinde getirmiştir. İçinde yaşadığımız çağda, özellikle Batı dünyasında, dinin algılanma ve yaşanma biçimlerinde bazı farklılıkların ortaya çıktığı, tanımlanması başta olmak üzere diğer birtakım alanlarda da değişikliğe uğramaya başladığı görülmektedir. Bu çerçevede, “bağlanmadan inanma” (Davie, 1994) şeklinde kavramlaştırılan yeni bir süreçten bahsedilmektedir. Bu, kurumsal bir dine ve beraberinde getirdiği taleplere iltifat etmeden ve bunları dikkate almadan inanmak anlamına gelmektedir. Daha çok geleneksel din anlayışının yerleşik olduğu ülkemizde ise, benzer bir süreçten çok, dinî hayat içerisinde daha farklı problemler sözkonusu olabilmektedir. Bunlar, dinin kendisinden değil, “yaşanan din”den kaynaklanan sorunlardır.(Aydın, 2006).
Dini inkâr vaya inançsızlık, en kısa tanımıyla, yaratıcı ve aşkın bir varlık olduğunu kabul etmemektir. İnkâr iki şekilde olabilir: İlki, bir başka varlığı Allah’ın yerine koymak; ikincisi ise, Tanrı fikrini bütün düşünce ve hayatından çıkarmak veya ona yer vermemektir. İnançsızlığın ilk şekli inkâr ve şirk kavramları ile ifade edilirken; ikinci şekli tanrıtanımazlık (küfür; ateizm) olarak adlandırılmıştır. Bu olumsuz tutumlar dolayısıyla birey, dinî öğreti ve esasları da dikkate almamakta, onları da kabul etmemektedir. Bu yüzden inançsızlık, dinin insana sunduklarına bir tepki olarak anlaşılabilir. Bu tepki, tıpkı imanda olduğu gibi, çeşitli etkenlerin beraberce oluşturduğu bir sonuçtur. Bu etkenler çok çeşitli olabilir. Dini inkâr, küçük yaştan itibaren yakın çevrenin inançsız olmasından kaynaklanabileceği gibi, yaşanan hayal kırıklıkları, dünyada mevcut kötülükler, kendinin yeterli ve güçlü olduğunu düşünme, bağımsızlık arzusu, inancın ve dinin bir yararının olmadığını düşünme ve inanmak için yeterli delil bulamama gibi sebeplerden de kaynaklanabilmektedir (Peker, 2003).
Ateizm, teorik ve pratik olarak ikiye ayrılmaktadır. Teorik ateizm, zihinsel olarak Tanrı’nın mevcut olmadığını varsaymak ve bu yönde düşünce üretmektir. Ateistlere göre Tanrı’nın somut bir gerçekliği yoktur; bu, insanların uydurduğu bir şeydir. Freud’un dinle ilgili olarak öne sürdüğü yanılsama (illüzyon) teorisinin temelinde bu fikir yatmaktadır. Ona göre din, “tabiatın ve kaderin tehlikeleri”ni savuşturmak için insanların icat ve inşa ettiği bir şeydir (Freud, 1997). Diğer yandan inançsızlık taraftarları, kimi zaman insan tabiatındaki inanma yetisini reddetmekte, insanın tabiatı itibariyle inançsız olduğunu iddia etmektedirler. Kimi zaman da mevcut dinî sistemleri reddetmekte ve kendi oluşturdukları yapıları önermektedirler.
Teorik ateizmin en fazla taraftar bulan şekli, mantıkçı-pozitivist bilim anlayışı sonucu ortaya çıkan ve maddenin ötesindeki herşeyi reddeden anlayıştır. Bu anlayış varolanın, gözleme ve deneye konu olmasını şart koşar. Dolayısıyla gözlenemeyen ve tecrübe edilemeyen herşey bilimdışıdır. Bu anlayışı savunanların bir kısmı Tanrı’yı tamamıyla reddederken, bazıları onu âleme müdahale etmeyen aşkın bir varlık olarak kabul etme eğilimindedirler. Bu yüzden, insanı doğrudan ilgilendiren alanların pekçoğunda inanç etkisiz kalmış, bu anlayış sonuçta Tanrı’nın dışta tutulduğu “pratik ateizm” şekline bürünmüştür.
Kur’anda, bütün olumlu tutum ve davranışların merkezi olan iman kavramının karşısında, bütün olumsuz tutum ve davranışların merkezi olarak küfür kavramı bulunmaktadır. Gerçeği gizlemeyi, Allah’a karşı yapılan nankörlüğü ve inkârı ifade eden bu kavramın, Kur’an’ın anlam örgüsü içerisinde bir bütün olarak ele alındığında, Allah’a ve dine yönelik tepkisel tutumların bütününü tasvir etmek üzere kullanıldığı görülmektedir (Mesela, Bakara, 2/28; İbrahim, 14/28; Kehf, 18/37; Zuhrûf, 43/ 15; İnsan, 76/3). Kur’an’a göre inançsızlık, bütün hastalıklı davranışların kaynağıdır. Çünkü insan inanmayarak en başta varlıklar düzenindeki yerini kaybetmekte ve kendine zulmetmenin başlangıcını oluşturmaktadır. Adeta kendini unutmaktadır (Haşr, 59/19).

İman gibi inkâr da aynı psikolojik güçten kaynaklanmakta, bir bütün olarak insan tabiatı kendi inançsızlık tohumunu da varlığında taşımaktadır. Dolayısıyla insan bunlardan birini seçmekte ve ona bağlanmaktadır. Kur’an da insanın tabiatındaki bu çift potansiyele işaret etmekte, insanın muhtemel iki güçten birini seçme eğilimiyle birlikte yaratıldığını (İnsan, 76/3; Şems, 91/7-8) vurgulamaktadır. Bu anlayışa göre inançsızlık, en azından dinî soru ve ilgilerden kökten mahrumiyet olmasa bile, aynı zamanda dinin insana yönelttiği isteğe bir tepkidir. Bu olumsuz tepki, ileri sürdüğü entelektüel sebeplerin ötesinde, aynı zamanda dinî iman kadar psikolojik seviyede sebeplerin bir neticesidir.
İnançsızlık şekilleri incelendiğinde, bunların arkasında yatan çatışma veya engellenme güdülerinin, her türlü aşkınlığı dışlayan ve herşeyi doğaya, topluma ve insana indirgeyen yanılsamalı bir karakter taşıdıkları görülmektedir. Çünkü inançsızlığın bütün şekillerinde belirleyici olan tutum objektiflik değil, bireyin subjektif tutumudur. Diğer taraftan, dinin ve dolayısıyla Tanrı’nın varlığının aleyhinde ileri sürülen fikirlerin ve geliştirilen teorilerin çok tartışmalı oldukları, inancı reddetmek veya inançsızlığı geçerli kılmak için sağlam temellere dayanmadıkları kabul edilmektedir. Üstelik bu fikirlerin pekçok insan için inancı pekiştirici bir işlev yerine getirdikleri bile söylenebilir. Dolayısıyla gerçekte varlığını dinden alarak kendini konumlandıran inançsızlığın ve din karşıtlığının, bu tür tartışmalı ve sağlam olmayan teorilere dayanılarak yapılmasının anlamsızlığı ortadadır. Ayrıca din ve insan psikolojisine yönelik tek boyutlu, indirgemeci veya tümüyle rasyonel bir tavır, hakikatin yorumlanması açısından yeterli olmadığı gibi mantıklı da değildir.
Sonuç olarak, dine kayıtsız kalan, onu yok sayan veya ona karşı olan insanı bekleyen muhtemel tehlike, gerek dünyaya ve gerekse kendisine ait herşeyin sorumluluğunun sadece kendi omuzlarında olduğunu hissettiren mutlak bir yalnızlık ve huzursuzluk hali, boşluk ve terkedilmişlik psikolojisidir. Zira Jung’un ifadesiyle, “nasıl ki sosyal bir varlık olarak insan uzun vadede toplumla bağı olmadan yaşayamazsa, birey de dış faktörlerin yıkıcı etkisini göreceli olarak azaltabilen dünya ötesi bir prensip olmadan hiçbir zaman varoluşu ve ruhî ve ahlakî özerkliği için gerçek bir sebep bulamaz. Tanrı’ya bağlanmayan bir birey, dünyanın fiziksel ve ahlaki kışkırtıcılığına kendi kaynakları ile direnemez. Bunu yapabilmek için onu kitlelerin içinde boğulmaktan koruyan içsel ve fizikötesi bir deneyimin varlığına ihtiyacı vardır.” (1999, s. 60-61).