46.DİNİ İNANCIN PSİKOLOJİK YAPISI VE TABİATI-İnanç Psikolojisi

Dinî olguların analizinin, yapı ve tabiat itibariyle genellikle zor oldukları, imanın da bunların en karmaşıklarından biri olduğu zaman zaman ileri sürülmüştür. Çünkü genel olarak inanma hadisesinde, birbiriyle içiçe geçmiş birtakım psikolojik süreçler rol oynamaktadır. Bu nedenle Din Psikolojisi, kendi sınırları çerçevesinde inanma veya iman eyleminin bu psikolojik süreçlerin bütünlüğü içerisinde nasıl yapılandığını ve bu yapılanmanın hangi içeriklerden oluştuğunu aydınlatmaya çalışmaktadır.
Dinlerin, özellikle vahye dayalı dinlerin, öz itibariyle inanç sistemleri olarak tanımlandığını daha önce belirtmiştik. Bu tanımın, iki tarafın zorunlu olarak bulunduğu bir gerçeğe işaret ettiği; bu taraflardan ilkinin inanç objelerini, diğerinin de inanan bir kişiyi gerektirdiği kendiliğinden ortaya
çıkmaktadır. Vahye dayalı inanç sistemleri, insanlara neye inanacakları konusunda bilgi sunarlar; dünyaya, varoluşa, kutsal ve aşkın olana dair bir tasavvurlar bütünü teklif ederler. Birey bu teklifi kabul edip etmemekte özgürdür. Kur’an’ın ifadesiyle “dinde zorlama yoktur” (Bakara, 2/256) ve “dileyen iman eder, dileyen inkâr eder” (Kehf, 18/29). Yani inançlar, sonuçta bir iman ahdi/sözleşmesi üzerine oturtulurlar. Dolayısıyla iman herşeyden önce güven ve bağlılığı içeren ahde dayalı bir yapıdadır. İman eden birey bu suretle sanki kendisine şahsen hitabedilmiş gibi dinî tebliği kabul eder ve doğruluğunu onaylar.
İnanma, insanın bütününü ilgilendiren, bu yönüyle birçok boyutu bulunan bir eylemdir. Bunlar, daha önce de belirttiğimiz gibi, bilişsel, duygusal ve iradi boyutlardır. İman, bireye teklif edilen kabullerin sırf bilişsel bir süreç olarak yaşanması ile tamamlanmaz; bunun yanısıra bu tekliflerin bireyin benliği ile uyuşması ve bireyi kendi özgür iradesiyle teslim alması gerekir. İman, tek başına bu boyutlardan birine indirgenemeyeceği gibi, bunların etkilerinin bir toplamı da değildir.

İnanmada, bilişsel, duygusal ve iradi boyutlar birlikte etkide bulunur. Din Psikolojisi’nde “Dinî Tecrübe” başlığı altında bu boyutlardan duygusal boyut daha ayrıntılı olarak incelenip tartışılır. Bu, inançta aklın/bilişin veya iradenin yeri olmadığı anlamına gelmez. Din Psikolojisinin duygu temelli öznel/subjektif yaşantılara daha fazla önem vermesi ile ilgili bir durumdur.
Tillich’e (2000) göre iman eylemi, hem bunların toplamını hem de her özel etkiyi aşar ve bizzat bu eylem her birinin üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. İman, bireyin bilinçaltının bir hareketi olmadığı gibi, herhangi bir bilinç işlevinin eylemi de değildir. İman, her ikisinin öğelerinin de aşıldığı bir eylemdir. Aynı şey imandaki duygu ve irade boyutları için de geçerlidir. Ne tek başına duygu ve ne de tek başına irade, imanı oluşturamaz. İman, bireyin odaklanmış benindeki bütün bu boyutların birliği sonucunda gerçekleşir.
İmanın asıl konusu, diğer bütün dinî inançların olmazsa olmazı durumundaki Allah’a imandır. İman, tabiatı itibariyle, inanan bireyin Allah ile sürekli ve dinamik ilişkisidir. Çünkü mü’min, Allah’ın kendisini vahiy yoluyla bildirdiğinin ve kendisinden “ben” olarak bahsettiğinin farkındadır. O halde iman, bir ben’in bir başka ben ile ilişkisidir. (Buber, 2003). Ancak bu ilişki her zaman çok kolay kurulamamakta, çatışma, bunalım ve gerginlikler boy gösterebilmektedir. Bazen “ben” hazır olamamakta, bazen “sen” ötekine dönüşebilmektedir. Bu yüzden iman, “kabul ve tasdik”, “itaat ve teslimiyet” ve “güven ve sevgi” bağı olmadan tam olarak gerçekleşememektedir. İmanın yapısını ve boyutlarını oluşturan bu psikolojik süreçler, imanın tabiatının anlaşılabilmesine de katkıda bulunmaktadır.


İmanda Bilişsel Yapı: Kabul ve Tasdik

Biliş (kognisyon), algı, hafıza, akıl yürütme, düşünme ve kavrama gibi zihinsel faaliyetlerin bütününü anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Bireyin imanla ilgili bilişsel bir faaliyette bulunabilmesi için, öncelikle iman edilecek varlık alanı hakkında bir ön bilgiye sahip olması gerekir. Bilişe konu olan bu bilgi, deneyle elde edilebilecek nitelikte değildir. Vahye dayalıdır ve değişime açık değildir. Vahiyle gelen bilgiler değer hükmü taşırlar ve bireysel tutumları oluşturup şekillendirirler. Bunlar aynı zamanda varlığı ve oluşu idrak etme ve anlamlandırma konusunda etkilidirler. 
İmanda, vahiyle bildirilenler kesin ve doğru kabul edilir. İmanın konusunu oluşturan bilgilerin çoğu, insanın kavrayış alanını aşan gayb ile alakalıdır. İnsan gayb karşısında öncelikle inanma eylemi (Bakara, 2/3) içinde olmalıdır. Bunların doğruluğunun onaylanması için, ayrıca bir ön psikolojik hazırlık gereklidir. İnsan ancak derûnî bir hazırlık sonucunda aşkın gerçekliği kabul etme kıvamına gelir. Tasdikin sadece dil ile ifadesi yeterli olmayabilir. Bunun kalben de gerçekleşmesi gerekir (Hucurât, 49/14). İçinde Allah’ı hissetmeye başlayan insan, kendiliğinden O’na doğru yönelir, varlığını ve iradesini kavrar ve rıza ile O’na karşılık verir. Bu deruni tecrübe sözle dışarı taşar (ikrar) ve Allah ile insan arasındaki ilişkinin tabiatını dile getirir.
İmanda İradî Yapı: İtaat ve Teslimiyet
Sözlük anlamı dilemek olan irade, en kısa tanımıyla “düşüncenin ortaya koyduğu bir gayeye doğru gitme hareketi” demektir. Dinî irade ise bireyin, “dinin istekleri ve yasakları doğrultusunda davranışlarını ayarlama gücü” (Peker, 2003) olarak tanımlanmaktadır. Din Psikolojisi’nin öncülerinden William James, İnanma İradesi (1979) adlı eserinde insanın psikolojik bütünlüğü içerisinde imanın kaynağını iradeye bağlamakta ve insanın, imanı gerçekleştiren bir “irade eden tabiat”a sahip olduğuna işaret etmektedir.
İmanda kabul ve tasdikin oluşabilmesi için iradenin katılımı ve imana göre şekillenmesi gerekir. Allah’ın varlığını kabul ve tasdik eden insan, hayatına O’nun emir ve yasakları çerçevesinde istikamet vermek üzere kendini O’nun iradesine teslim eder. Bu teslimiyet güçlü bir sorumluluk bilincinin oluşmasına imkân tanır ve imanın sürekliliğini sağlayan fiil ve davranışlar sergilenirken; heva ve hevesler, tutku ve zevkler bu bilincin süzgecinden geçirilir.
İmandaki itaat ve teslimiyet, körükörüne bir boyun eğme değildir. Allah’ın adalet, merhamet, iyilik ve ahlakın kaynağı olduğuna inanma ve güven duymadır. Allah rızasını kazanmak için gösterilen sabır ve sebat iradeyle ilgilidir ve birtakım arzu ve istekler bu irade sonucunda feda edilir. İnsanın sorumluluğu, çeşitli faktörleri düşünüp değerlendirmesi ve sonunda kendi iradesiyle karar verip harekete geçmesiyle bağlantılıdır.
İmanda Duygusal Yapı: Güven, Sevgi ve Fedakârlık
Anlamı içerisinde güvenin bulunması, imandaki duygusal yapının en önemli göstergesidir. Bu yüzden birçok teolog ve filozof, imanı, bağlılık ve güven duygusuna indirgemişlerdir. Ancak güven imanda tek duygu değildir. İmanın duygusal yapısı içerisinde sabır, tevekkül, rıza, sevgi, korku ve fedakârlık gibi diğer duygular da en az güven kadar etkindir.
İman, olumsuz olaylara karşı mü’mine dayanma gücü verir; korkuya, ümitsizliğe ve hüzne kapılmasını engeller. Rabbine olan teslimiyet ve güveni, başına gelenler karşısında isyan etmeyip rıza göstermesini, sabretmesini ve ona tevekkül etmesini temin eder. Mü’min, Allah’ın kendisinin velisi/dostu olduğunu (Bakara, 2/256) bilir ve bütün olumsuzlukları bu bilinç içerisinde değerlendirir.
İnsanın kendine ait isteklerinden vazgeçerek benliğini bütünüyle Allah’a hasretmesi, sevgi ve fedakârlığa dayalı güdüsel bir etkinliğin oluşmasına 150
bağlıdır. Allah’a bağlılığı sürekli hale getiren, sevgiye dayalı imandır. Korku ise, mü’minin Allah’a yönelik itaat ve teslimiyetinin gerektirdiği sorumluluğu layıkıyla yerine getirememe duygusunun ifadesidir. İman bu duygulardan hangisine bağlı olarak yaşanırsa yaşansın, insanın kendisiyle giriştiği iç mücadelede Allah’ın iradesi yönünde bir sonuca ulaşılmasıyla tam bir yapı kazanır. İmanda ulaşılacak son aşama Allah aşkıdır ki bu, ilahi irade için kendi isteğinden, başkalarının iyiliği için kendi bencil düşüncelerinden vazgeçerek, teslimiyet ve bağlılığın zirvesine yükseliştir (Hökelekli, 1998).
Yukarıda, imanın boyutları arasında ayrı bir başlık halinde yer verilmemekle ;    beraber, gerçekte her üç boyutta da yer alan ve imanın daha çok ibadetlerle


İmanın Psikolojik Kaynakları
Batı düşüncesinde, imanın psikolojik kaynaklan konusunda birbirinden farklı
bazı görüşler yer almaktadır. Bunlardan başlıcaları şunlardır:
1.    Biyolojik temeli esas alan görüşte, imanın bir iç-güdü olduğu ileri sürülmektedir. Bu görüşü savunanların geldiği son nokta “inanç geni”dir.
2.    İmanın, iç-güdülerin yönlendirilip olgunlaştırılması sonucu ulaşılan insani bir gelişim olduğu yolundaki varsayımdır.
3.    İmanı, insanın sonsuz olanla karşılaşmasının sonucu olarak gören ve onu sonsuzluk duygusuna dayandıran görüş.
4.    Önceki görüşün tam tersi bir iddiayı savunarak, imanın aslında sonlu olanı idrak olduğu görüşü. Buna göre, insanın sonsuzu idrak etmesi için öncelikle kendi sonluluğunun farkında olması gerekir.
5.    Sonuncusu ise, imanın, varlığı idrak olduğu yönündeki görüştür (Oates, 1973).


İmanın Psikolojik Etkileri
Genelde dinî inançlar, özelde ise iman, bireyler için sadece ayırıcı birer özellik değildirler, bunlar aynı zamanda hayatın ve kişiliğin özünü oluşturmakta, bireylerin hayatlarında ve kişiliklerinde, az ya da çok, düzenleyici ve yönlendirici işlevler icra etmektedirler. Dinî inançlar, pek çok insanın kimlik, kişilik ve benlik oluşumundaki düzenleyici ve yönlendirici işlevlerinin yanı sıra; insanın kendisiyle, diğer insanlarla, tabiatla ve Tanrıyla ilişkilerinde de önemli roller oynamakta ve hayatın anlamına ilişkin bütüncül cevaplar sunarak bir dünya görüşü sağlamaktadırlar.
Dinî inançların birey üzerindeki etkileri ve bireyin bunlara bağlı olarak oluşturduğu hayat tarzı, kişisel bağlanma, anlama ve yaşama tarzının yanı sıra toplumsal ve kültürel unsurlardan ve coğrafi, sosyo-politik ve ekonomik faktörlerden de fazlasıyla etkilenebilmektedir. İnancın etkisi kişiye, kişinin bağlandığı dine, ait olduğu mezhebe veya cemaate, dinle bütünleşme düzeyine, çevreye, duruma, kişinin fiziksel ve zihinsel sağlık ve mutluluğu gibi birtakım faktörlere bağlı olarak değişiklik gösterebilmektedir (Pargament, 2005).
Diğer taraftan bu etkinin anlaşılmasımda bireyin imanının niteliği, yani içinde yaşanılan toplumun din anlayışını olduğu gibi benimsemesi (taklit) ile dini inançları özümsemesi ve içselleştirmesi (tahkik) de göz önünde bulundurulması gereken önemli bir ayrımdır. Gazzâlî’ye (1987) göre iman, taklitten tahkike oradan da zevke doğru yol alır. Bu, bir düşünce ve yaşantı sürecidir. Zira taklitle başlayan iman yerini daha sonra araştırma ve bilmeye, yani imanı makul gerekçelere dayandırma ve delillendirme ihtiyacına bırakır. Bu süreç olumlu bir biçimde neticelenirse iman artık bir zevk ve bir hayat haline gelir