44.İnanç Psikolojisi

 
İnsanlık tarihi, inançlar tarihidir. İnanç, insanlıkla yaşıttır ve tarih boyunca hayatın en vazgeçilmez gerçekliklerinden birini teşkil etmiştir. Dolayısıyla inanca ilişkin hiçbir şey, insani tecrübeye yabancı değildir. Denilebilir ki, insanoğlunun bugüne kadar ortaya koyduğu bütün düşünce üretimlerinin ve yapıp-etmelerinin arkasındaki motiflerden hiçbirisi inanç kadar etkili olamamıştır.
İnsan, inanan bir varlıktır. Çünkü yeryüzünde “farkında olduğunun farkında olan” tek canlı türü insandır. Biyoloji kaynaklı bu yeti onu, kendini aşarak özünü aramaya ve o öze ulaşmak için çabalamaya mecbur bırakır. Burada belirsizliğe yer yoktur. Bu yüzden inanma, insanın varlık yapısında yer alan en temel niteliklerden ve en derin duygulardan biridir. En genel anlamıyla inanmayan bir insan ne vardır, ne de düşünülebilir. Başta Dinler Tarihi ve Antropoloji’nin verileri olmak üzere kapsamlı bilimsel inceleme ve araştırmalar, dünyanın hemen her tarafında, insanların büyük çoğunluğunun tabiatüstü, aşkın, insan ötesi mutlak bir varlığın (veya varlıkların) mevcudiyetini kabul ettiklerini ve inandıklarını ortaya koymaktadır. Pekçok inançta bu tabiatüstü, aşkın veya insan ötesi tabiri ile bütün hayatı düzenleyen ve idare eden, her yerde hâzır ve nâzır olan, şahıslaştırılamayan, ulaşılamayan ve bilinen varlık anlayışı ile kesinlikle kavranamayan bir öz, bir ilke ya da bir varlık kastedilmektedir.
İnanç, soyut bir kavramdır ve insanlar bireysel farklılıkları dolayısıyla bu kavrama değişik anlamlar ve değerler yükleyebilmektedirler. Bu anlam ve değerlerin çeşitliliği nedeniyle herkes için kabul edilebilir genel bir inanç tanımına ulaşmak oldukça güçtür. Ancak dinî inançlar sözkonusu olduğunda, bu inançların, genellikle doğruluğu kabul edilen hükümler, yani önermeler ve doğruluk iddiaları oldukları belirtilmektedir. Sonuç itibariyle her dinin inançlar üzerine kurulduğunu dikkate alırsak, bütün dinler kendi inanç ve iman tanımlarını yapmakta ve bunların esaslarına ilişkin açıklamalara teolojileri içerisinde ayrıntılı olarak yer vermektedirler.

Dinî inanç, dinlerin merkezî kavramlarından biridir ve dinler bu nedenle genellikle inanç sistemleri olarak tanımlanmaktadırlar. Belirli inançlara sahip olmak veya harhangi bir dinî inanç sistemine mensup olmak, ulûhiyet, tabiat, insan, tarih ve gelecek hakkında da belirli fikir ve anlayışlara sahip olmak demektir. Bir başka deyişle, inançlarımız ile dünya görüşlerimiz, bilgilerimiz, algı ve idraklerimiz, ilişki ve deneyimlerimiz arasında sıkı bir münasebet
vardır. Farklı dinlerin mevcut olması, sonuç itibariyle insanların da farklı inançlara sahip olmaları demektir. Bir insanı herhangi bir dinin mensubu yapan temel unsur, o insanın mensup olduğu bu dinin inanç esaslarını bilmesi, kabul etmesi ve bağlanmasıdır. Bu durum, inançlarımızın hem bilişsel (kognitif), hem duygusal ve hem de iradi içerikli oldukları anlamına gelmektedir.
İnanç esasları, bir dine mensup olabilmek için asgari düzeyde kabul edilmesi ve benimsenmesi gereken ilkeler demektir. Ancak inanç esasları her bir din için farklıklar arzeder ve dolayısıyla bir Hıristiyanla bir Budist’in veya bir Yahudi ile bir Müslüman’ın inançları birebir örtüşmez. İnanç esaslarındaki bu farklılıklara rağmen, yine de, dinlerin üzerinde temellen- dikleri inançların birkaç ortak alan etrafında dönme eğiliminde oldukları yönünde bazı görüşler ileri sürülmektedir. Buna göre, bu ortak alanlar şunlardır:
1. İnsanlar kendilerini bir çıkmazda bulurlar (günah ve ölümlülük gibi).
2.    Bu çıkmazdan kurtulmak için bir yola ihtiyaç duyarlar (kurtuluş ve özgürleşme gibi).
 
3.    İnsandan aşkın olan ve insana yardım eden bir “şey” vardır (Tanrı, Mutlak Gerçeklik, Brahman, Nirvana gibi) veya varoluşumuzun bir amacı vardır.
4.    Bu “şey” belirli bir tarzda bilinebilir veya ona yaklaşılabilir (Kutsal Kitaplarla).
5.    Kurtuluşa ya da özgürleşmeye erişebilmek için insan da bir şeyler yapmak zorundadır (inanmak, benliği imha etmek, inanç esaslarına uymak gibi). (Peterson ve diğ.2006, s. 4)

Din Psikolojisi’nin inanca yaklaşımı onun kaynağını veya gerçekliğini sorgulamak değil, bireyin inançla ilişki sürecindeki her türlü tutum ve davranışını incelemek, yani inanç ve iman olgularının bireyin düşünce ve davranışlarına yansımasını araştırmak şeklindedir. Bir başka söyleyişle din psikolojisi, dinî bir inanca sahip bireyi psikolojik bakımdan anlama amacı taşır. Bu amaç gerçekleştirilirken inanç veya iman, insandan bağımsız olarak ele alınmaz. Bir tarafta bilişsel bir olgu olarak kabul edilen inanç bulunurken, diğer tarafta ise bilme, anlama, karar verme, inanma ve bağlanma eylemini gerçekleştiren insan yer alır. Diğer taraftan Din Psikolojisi, inanç ve imanı, bireysel farklılıkları gözönünde bulundurarak, insan hayatında bir defada oluşmuş ve tamamlanmış durağan olgular olarak değil, farklı şartlar altında, farklı durum ve dönemlerde çeşitli şekillerde yansıyabilen dinamik süreçler olarak ele alır.