31.DİNDARLIĞIN SOSYAL ETKİ VE İŞLEVLERİ

Dinlerin müntesiplerinde oluşturmaya çalıştıkları sosyal hayat formu, ahlak kavramıyla yakından ilişkilidir. Bunun içindir ki dinler, ahlakın temel kaynaklarından biri, hatta en kuvvetli olanıdır. Zira dinler, diğer ahlak kaynaklarının (vicdan, toplum, sezgi, akıl vb) sahip olmadığı metafizik motivasyonlarla insanlar üzerinde daha etkili olmaktadır.

Dindar insan açısından vazifeye bağlılık, doğruluk, adalet, şefkat ve hürmet, yardımlaşma gibi ahlâkî değerler sadece toplumsal uyum ve kabul açısından değil, ilahî otoriteye uygunluk ve ahiret mutluluğu için de önem taşımaktadır. Toplumca “iyi” olanı yapmada, dindar insan aynı zamanda sevap elde etme inanç ve düşüncesi ile de güdülenmektedir. Bu durum, dindar kimselerin toplumsal ahlak kurallarını yerine getirmede daha hassas bir yönelim ve çaba içerisinde olma sonucunu doğurmaktadır. Kul hakkını çiğnediği zaman Âhiret’te cezasını çekeceğine inanan insan, başkalarının hakkına daha fazla özen göstermekte, sosyal kurallara daha iyi uyum sağlamakta ve haksızlık yapmaktan çekinmektedir. Bilindiği gibi kanunlar, bireyi yabancı gözlerden uzak kendi başına bulunduğu yerlerde kontrol etme imkânına sahip değildir. Dini inanç ve öğretiler, bununla beslenen vicdanlarda, kanunların uzanamadığı alanlarda da etkisini sürdürerek sosyal düzen ve toplumsal barışın teminine daha fazla katkıda bulunma gücüne sahiptirler. Örneğin İslam dini, adaleti, iyilik yapmayı, yakınları koruyup gözetmeyi emrederken, başkalarına kötülük yapmayı, kötülüğü yaymayı ve azgınlık yapmayı yasaklamış, (Nahl, 90/70), dinî gelişimin üst düzeyini yakalayan insanların özelliklerini; “Onlar, Allah’ı ve Âhiret’i tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar” (Âl-i İmran 3/114) ayetiyle ifade etmiştir.

Dinler, etkili olduğu toplumlarda aynı zamanda güçlü bir sosyal kontrol mekanizmasıdır. Bu mekanizma aynı zamanda sosyal değerlerin korunması ve devam ettirilmesi için de hayati önem taşır. Bunun içindir ki, suç oranları dindarlar arasında daha düşüktür. Çünkü dindar kişilerce toplumsal suçlar sadece suç değil, aynı zamanda günah olarak algılanmaktadır.

Dindar ve dindar olmayan insanlar arasındaki ahlâkî yargı ve ahlaki davranış ve benzeri konulardaki farklılıkları belirlemek amacıyla yapılan çalışmalarda, daha dindar olan bireylerin yabancılara karşı daha yardım sever, hayır kurumlarına karşı daha cömert, kibarlık ve dürüstlükleriyle ön plana çıktıkları tespit edilmiştir. Yapılan başka bir araştırmada, dinî ve manevî yönü güçlü olan, ya da dinî ve manevî motifleri kullanan bakıcıların, yaşlı hastalarla daha kaliteli ilişki kurdukları, bu ilişkinin hastalarda depresyon düzeyini azalttığı ve hastaların psikolojik açıdan daha sağlıklı kalmalarına katkı sağladığı tespit edilmiştir. (akt.Köylü, 2010).

Dinî inanç ve değerler sosyal bütünleşmenin önemli kaynaklarından biridir. Dinî öğretiler, sosyal beceri, toplum yararına davranışları destekleme, aile içi uyum ve yardımlaşma gibi değerler aracılığıyla olumlu davranışları yüreklendirerek sosyal bütünleşme ve toplumsal barışa önemli katkılar üretir. Dinin etkisini yitirdiği toplumlarda sosyal çözülmeler daha hızlı bir şekilde gerçekleşmektedir. Örneğin dinlerin önemle üzerinde durduğu kurumların başında aile gelmektedir. Bundan dolayı boşanma, bazı din ve mezheplerde yasaklanırken, yasaklanmayan dinlerde de hoş görülmemiştir. Dindarlar arasında boşanma oranlarının daha düşük olması ise dinlerin bu konudaki emir ve tavsiyeleriyle örtüşmektedir.

Sevgiye dayalı bir ilişki modeli, dindarlığı tanımlayan en tipik özelliklerden birisidir. İnanan insanın inandığı varlığa yönelik sevgisi, onu kendisi de dâhil olmak üzere âlemdeki diğer tüm canlı-cansız varlıklarla sevgi temelli ilişkiler kurmaya yöneltmektedir. İnanan bireyin çevresiyle girmiş olduğu sevgi ilişkisi geri dönerek ondaki İlahi sevgiyi beslemekte ve döngüsel olan bu süreç böylece devam etmektedir. Bunun içindir ki semavi kaynaklı bütün dinlerde sevgi temel faktörlerden birisidir ve bu duygu, dinlerin toplum hayatı için öngördüğü temel prensiplerin başında gelir. Esasen sevgi, insani bir ihtiyaçtır. Sevginin olmadığı bir dünyada hayatın ne kadar zor olacağııktır. Psikoloji alanında yapılan bazı araştırmalarda, yeterince okşanmayan ve kucağa alınmayan bebekler arsında bazen ölümle sonuçlanan gelişim bozukluklarına ve hastalıklara rastlandığı tespit edilmiştir. Bu nedenle başka insanları sevmenin önemine vurgu yapan dinler, zımnen bu insani ihtiyacı göz önünde bulundurmaktadırlar. Hemen bütün dinî öğretilerde inananlardan başkalarını sevmeleri, affedici ve yardımsever olmaları istenmektedir. Bu tür davranışlar, dindar olmanın en temel göstergeleri olarak kabul edilerek teşvik edilmekte ve bütün dinlerin paylaşabileceği düsturların başında, “kendin için istediğini, başkası için istemedikçe gerçek inanmış olamazsınız” veya “kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran” gibi ilkeler gelmektedir.

Çalışmalarında din -önyargı ilişkisine önemli bir yer ayıran Allport, önyargılar konusunda dinin rolünün çift taraflı olduğunu, yani dinin hem önyargıların gelişmesine zemin hazırladığını hem de önyargıların toplum içinde doğurabileceği olumsuz etkileri azaltabileceğini ileri sürmüştür. Yapılan araştırmalar iç güdümlü dinî yönelime sahip, düzenli olarak dini görevlerini yerine getiren kimselerin toplumda en az önyargılı kesimi oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bunun temel nedeni ise, inanç sistemlerinde başkalarını kabule ve sevmeye dair bulunan öğretilerin gönülden benimsenerek gözetilmesidir. Buna karşılık sosyal normlara bağlılık çerçevesinde gelişen ve dine içselleştirilmiş bir yaşam ve dünya görüşü olmaktan ziyade bir amaca götüren araç gözüyle yaklaşan din anlayışlarının (dış güdümlü dinî yönelim) ise önyargılara zemin hazırladığı görülmektedir.

Dinin insanların büyük çoğunluğu için güçlüklerle mücadele etme ve yaşadığı çevreye uyum sağlama konusunda önemli bir kaynak (dayanak) olduğu konusunda çok az şüphe vardır. Bu durum özellikle hayatı tehdit eden sorunların mevcut olduğu veya ciddi sağlık problemlerinin bulunduğu durumlarda daha da belirgindir. Bu bağlamda dinî inancın, insana bireysel potansiyellerini kullanmak, yani kendisini geliştirmek konusunda yardımcı olduğu ve böylece insanın sorunlarını çözebilmesi için ona uygun yöntemler önerdiği söylenebilir. Zira din aynı zamanda sarsıcı birtakım durumlarda insana bir tür sığınak oluşturmakta, bütün alternatiflerin tükendiği durumlarda bile umut kapılarınıık tutarak, insan psikolojisine ciddi bir destek sunmaktadır. Bu durumlarda din, insana değişik alternatifler sunarak çevresinde olup biten şeyleri kontrol edebileceğine olan inancını kuvvetlendirici bir işlev icra etmektedir. Bu desteğin, aynı zamanda kişinin kendisine olan özsaygısını besleyici bir rol üstlendiği söylenebilir. Böylece çevrede olup bitenler artık eskisi gibi zor ve çözümsüz gözükmemekte ve inanan insan mümkün olan en iyi şeyi yaptığına inandığından kendisini rahat hissedebilmektedir.

Bütün bunların yanında, dinin yerine getirdiği bütün bu işlevleri, onun asıl kaynakları olarak düşünülmesinin tutarlı olduğunu söylemek mümkün
değildir. Çünkü çaresizlik duygular
ı, her zaman dinî bir inançla sonuçlanmadığı halde, dinî inanç, inanan insanın çaresizliklere karşı direncini genellikle artırıcı bir işlev icra etmektedir. Ayrıca dinin sadece belirli durumlara değil, bütün insanî varoluş durumları içerisinde insana hitap etmesi, onun insan psikolojisinin bir yan ürünü olarak düşünülmesini geçersiz kılar. Ayrıca, dinî inancın acziyet ve mahrumiyet duygularına indirgenmesi, bu tür duyguları daha düşük düzeyde yaşayan insanların dine yönelmelerini açıklayamaz.