3.Kutsal ve Din Dışı

PAYLAŞ

Kutsal kavramı Durkheim’in bütün toplumları incelerken baz aldığı kavramlardan biridir. Ona göre bütün toplumlar her şeye “kutsal” ve “din dışı” şeklinde ayıran bir kategorilendirme sistemine sahiptirler. Din de bir bakıma bu ayırıma dayanır. Bu ayırımların karmaşıklığı veya basitliği söz konusu toplumların da karmaşıklığı (do-layısıyla gelişmişliği) veya basitliği (dolayısıyla ilkelliğine) paraleldir. Bir toplum ne kadar ilerlemişse o kadar karmaşıklaşmış olup kutsal ve din dışı ayırımları da o öl¬çüde bundan etkilenmiştir. Kutsaldan ise sadece Tanrılar veya kutsal ruhlar kast edilmez. Bir taş, bir ağaç, bir odun parçası veya bir ev, bir sembol, bir nehir veya herhangi bir cisim kutsal olabilir. Bu ölçüde genişletilmiş bir kutsallık hemen he¬men her yerde bulunabilir. Bu kutsal sayılan şeylerle insanların kurdukları ilişkile¬rin toplumda bir etkisi, sonuçları veya tezahürleri vardır. Sosyoloji bu kutsalların bi¬zatihi kendi etkilerinin var olup olmadığı sorusuyla ilgili değil. Kendilerine atfedi¬len inancın doğruluğu veya yanlışlığı ile ilgili asla bir şey söylemeksizin insanların onlara yakıştırdıkları özellikler dolayısıyla kendi davranışlarını belirlemeleri sosyo¬lojik açıdan önemsenecek bir durumdur. Din de Durkheim’a göre “kutsal şeylere yani bir kenara ayrılmış ve tabulaşmış şeylere ilişkin birleşik bir inançlar ve davra¬nışlar sistemidir”. Bu tür davranışlara dünyanın hemen bütün toplumlarında, hatta görünürde en din dışı toplumlarda bile rastlanmaktadır. Durkheim dinin en ilkel bi¬çimlerinden en karmaşık ileri biçimlerine kadar hepsinde kutsal ve din dışı ayırımı¬nın ortak bir özellik olduğundan hareketle, sosyolojik olarak dini en kolay bu nok¬tada teşhis edebileceğimizi söyler. Kutsal sayılan nesnelerin kendi özünde bir kut¬sallık olup olmaması da sosyolojik açıdan anlamlı bir soru değildir. Önemli olan ve her kutsal sayılan nesnede sembolik bir yan olmasıdır. Kutsalın bir şeyi temsil edi¬yor olması söz konusudur. Toplumda dinin işlevinin anlaşılabilmesi için kutsal semboller ile temsil ettikleri şeyler arasındaki ilişkilerin kurulmuş olması gerekir.
Durkheim’in dinde aradığı bir özellik de bir kilise veya bir inananlar topluluğu¬nun kutsal karşısında temsil edilmesidir. Kilise ile cemaat bu açıdan birbirini ta¬mamlayan boyutlar da sayılabilir. Kutsal anlayışı etrafında toplumda oluşan birlik¬telik duygusu topluluğun bizatihi temelidir. Topluluk sembolleştirdiği kutsallar üzerinden aslında kendi topluluk sınırlarını oluşturur ve kendisini başkalarından ayırır. Bu ayırım da topluluk duygusunu canlı tutan bir tutumdur. Bütün kutsallık anlayışlarında bu tarz bir toplumsal özdeşliğin izlerini bulmak mümkündür. Bun¬ların en ilkel toplumlarda totemler şeklinde ortaya çıktığını görebileceğimiz gibi daha ileri toplumlarda daha karmaşık şekillerde ortaya çıktığını görebiliriz. Aslın¬da modern seküler toplumlarda da görünürde bir kurumsal din söz konusu olma¬dığı halde kutsallık atfedilmiş bazı sembollerin bu tür işlevleri yerine getirdiğini görebiliriz. Kutsallaştırma sadece bilinen geleneksel dinlerde olmuyor, ateist bazı toplumsal hareketlerde de yaratılan şahıs kültleri, mücadele sürecine atfedilen kut¬sallık, ölümlerin şehitlikle nitelenmesi gibi durumlar da din sosyolojisi açısından incelenmeyi hak eder. Kendisi dinleri aşacak bir pozitivist felsefe iddiasında sos¬yolojinin kurucusu Auguste Comte’un da nihayetinde idealize ettiği dünyayı bir tür pozitivizm dini olarak tasarladığını biliyoruz. Bu dünyanın peygamberleri bilim adamları, cenneti insanların hafızaları, kilisesi fabrikalardır ama baştan sona bir kutsallık arayışıyla bezenmiş olduğunu görüyoruz.

PAYLAŞ
Önceki makale2.DİNİN SOSYOLOJİK TANIMI
Sonraki makaleHİLOZOİZM