26.DİNDARLIĞIN PSİKOLOJİK KAYNAKLARI

 

Bir önceki ana başlık altında özellikle son onlu yıllarda gündeme gelen ve günümüzde sıkça dillendirilen biyoloji-inanç ilişkisi değerlendirilmiştir. Bu başlık altında ise, dindarlığa yönlendirdiği iddia edilen zihinsel ve ruhsal kaynaklardan bahsedilmektedir.

Anlam Arayışı ve Din

Anlam arayışı, düşünce, tutum ve davranışları belirleyen en önemli güdülerden biridir. Varoluşsal bir olgu olarak insan, öteden beri gerçekliğin bilgisine ulaşma çabasındadır. Bu amaçla tarih boyunca kimi zaman felsefeye, kimi zaman sanata ve kimi zaman ise, dine müracaat etmiştir. Hakikat arayışı olarak da tanımlanan bu arayışta insanın temel hedefi, hayattaki konumunu olumlu yönde belirleyecek nihai bir anlama kavuşmak ve böylece varlığı anlamlandırma ihtiyacını gidermektir.

Hayat nedir, anlamı veya hedefi var mıdır? İnsan ile dünya arasındaki ilişkinin aslı, esası nedir? Ölüm nedir, ölümden sonra ne olacak? Ben kimim,
neyim, niçin varım, nereden geldim, sonum ne olacak? Bunca ıstırap, keder ve acı niçin vardır? Bu ve benzeri mümkün sorular, hakikat ve anlam arayışının ifade şekilleridir. Konunun merkez kavramı olan
anlam arayışı, hayatı tüm eksiklikleriyle birlikte bir bütün olarak anlamayı ve olumlamayı ifade eder. Yaratılışı gereği bir anlama inanmak zorunda olan insan için anlam inancı, insan ötesi, manevi bir kategoride yer alır.

 
 

V.Frankl, modern insanın en büyük sorununu anlam ihtiyaç ve arzusunun engellenmesinde görür. Logoterapi adını verdiği bir düşünce ve tedavi ekolü çerçevesinde görüşlerini dile getirmiştir. Logoterapi’nin amacı, bir taraftan insanın en temel ihtiyacı olan anlam arzusunu tatmin etmek suretiyle anlamlı bir hayatın teşekkülüne yardımcı olmak, diğer taraftan ise, modern insanı içine düştüğü çağın hastalığı anlamsızlıktan kurtarmaktır. Logoterapi’ye göre insanda doğuştan var olan anlam arzusu, onu en acımasız ve en korkutucu şartlar altında bile sarılabileceği bir değere, bir amaca veya hedefe yöneltebilir. Ancak, anlam arzusu engellendiği ve engelin çözümlenmediği durumlarda insan, anlamsızlığa düşer. İçine düştüğü anlamsızlıktan ancak anlam arzusuna yeniden işlerlik kazandırmakla kurtulabilir.

Anlam arayışının kavramsal çerçevesi ile Logoterapi hakkında daha geniş bilgi edinebilmek için Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı ile Duyulmayan Anlam Çığlığı adlı kitaplarını okuyabilirsiniz.

Anlam arayışının insan hayatında sahip olduğu etki gücü ve değerini belirlemek amacıyla çeşitli yerlerde ve zamanlarda pek çok araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmalar sonucunda insanların %80-90’ının, hayatta bir anlam bulmayı en temel ihtiyaçları olarak belirttikleri görülmüştür. Ülkemiz de de1999’da Bahadır tarafından gerçekleştirilen bir araştırmada katılımcıların % 90.2 gibi büyük bir kısmı, “anlamlı, huzurlu, belirli amaçları ve hedefleri olan düzenli bir hayat kurma”yı en büyük arzu olarak dile getirmişlerdir.

Anlam arayışındaki insan, en uygun çözüme ulaşmak ve böylece içine düştüğü gerginlikten kurtulmak amacıyla çözüm arar. Bu çerçevede bazen bilime, bazen ideolojilere, zaman zaman da dinin mesajlarına müracaat eder. Ancak, ne bilim ne de fikir ve ideolojiler onu bu arayışında yeterince tatmin edebilmektedir. Özellikle insan-ötesi bilgiler konusunda fikir ve ideolojiler, ciddi eksikliklere sahiptir. Buna karşılık dinin söyleyeceği pek çok şey vardır. Anlamsızlıktan kurtulma ve böylece anlamlı bir hayata kavuşma sürecinde dinî değerler ile anlam arayışı arasında önemli bir ilişki söz konusudur. Din, tüm hayatı ele alıp yorumlayan; bilinmeyen pek çok hususu, sunduğu tatminkâr cevaplarla açıklığa kavuşturup anlamlandıran eşsiz bir sistemdir. Birçok din psikoloğu, bulgularına dayanarak dini geniş ölçülü bir anlam sistemi (Meaning System) olarak tanımlamışlardır. G. W. Allport da dinin zihinsel ve ruhsal yönden en mükemmel anlam kaynağı olduğunu vurgulayarak şöyle der: “Din, her şeyin derinliğinde bulunan anlamı keşfetmede en büyük güçtür. Zira din, bütün dünya görüşleri arasında en tutarlı ve en kapsamlı olanını ortaya koyar”.

Okuduklarınızı düşündüğünüzde anlam arayışını hangi çerçevede tanımlarsınız? Zihinsel bir uğraş mıdır, ruhsal bir arayış mı?

 
 

Anlam arayışı bağlamında insan-din ilişkisini belirleyen temel referanslar ile ilgili daha geniş bilgi edinebilmek için Abdülkerim Bahadır’ın İnsanın Anlam Arayışı ve Din adlı kitabının dördüncü bölümünü okuyabilirsiniz.

Hemen her alanda doyurucu cevaplar veren değer sistemiyle din, sahip olduğu anlam imkânlarıyla insanın arayışlarına hizmet eder. En temel işlevlerinden biri olarak din, kültür veya ideolojilerin açıklamaktan aciz kaldığı zihinsel ya da ruhsal pek çok konuda, bilgi kaynakları sunar. Semboller sistemi olarak din, insanın yaşadığı dünyayı daha iyi anlayabilmesine yardım eder. İnsan psikolojisinin temel ihtiyaçlarına yönelik bu kuşatıcı karşılıklarıyla dinî inanç, bir başka şekilde cevaplanamayacak gibi gözüken varlık nedeni ve hayat ile ilgili pek çok soruyu cevaplamakla zihni ve ruhu rahatlatır. Diğer taraftan din, zihnin aşmakta zorluk çektiği mantık-ötesi sorulara hazır cevaplar sunmakla onu gereksiz detaylardan ve kısırdöngülerden korur.

Ölüm Korkusu, Ölümsüzlük Arzusu ve Din

Tabiatı gereği hayatın en temel niteliği yaşamaktır. Doğan her canlı, içgüdüsel olarak hayatta kalmaya, hayatını korumaya ve sürdürmeye çalışır. İnsan bu amaçla hayatı boyunca çalışır, çoğu zaman ölümü akla getirmeyecek planlar yapar. Ölüm, insanın yaşama arzusunun en büyük tehdidi, hayatı sonlandıran tek gerçektir. Günümüze kadar hayatı daha iyi koruma, sürdürme ve kalitesini artırmaya dair ortaya konan bunca teknolojik imkân ve gelişmelere rağmen insan, ölümün gizemi ve etkisi karşısında hala aciz ve çaresizdir. Bu nedenle ölüm, genel olarak korkunç, ürkütücü ve endişe verici bir olay; ölüm korkusu ise, korkuların en büyüğü ve en kaygı verici olanı kabul edilir. Tarihte basit ya da gelişmiş tüm kültürlerin, ölümle baş edebilmek için tören ve ayinlerden oluşan çeşitli uygulama biçimleri geliştirmiş olması, bu noktada anlamlıdır.

Ölüm korkusu özel bir korku çeşididir. Gerek her insanda gizli-açık varlığını koruması; gerekse sahip olduğu etki gücü bakımından diğer korku türlerinden ayrılır. Konuyla ilgilenen araştırmacıların bir kısmı, bütün korkuların temelinde ölüm korkusunun yattığını iddia eder. Onlara göre ölüm korkusu, insanın en temel kaygısıdır. Bu kaygı, hayatın erken dönemlerinden itibaren kendisini hissettirir; kişiliğin oluşmasında rol oynar ve hayatının sonuna kadar bireyi hastalıklar, kazalar, afetler gibi çeşitli ölüm habercileri eşliğinde tehdit eder.

Ölüm korkusu, birbirinden farklı korku ve kaygı türlerini bünyesinde barındıran karmaşık ve büyük ölçüde belirsiz bir duygusal yapı olarak tanımlanabilir. Bu karmaşık yapıyı oluşturduğu tespit edilen korku türleri şu şekilde sıralanabilir: Belirsizlik korkusu, bedeni kaybetme korkusu, acı duyma korkusu, yalnızlık korkusu, yakınlarını kaybetme korkusu, denetimi kaybetme korkusu, kimlik duygusunu kaybetme korkusu, gerileme korkusu.

 

Ölüme karşı tepkiler ve ölüm korkusunu doğuran korku türleriyle ilgili geniş bilgi için Hayati Hökelekli’nin Ölüm, Ölüm Ötesi Psikolojisi ve Din adlı kitabının birinci bölümünü okuyunuz.

Ölüm korkusu yanında insanın sahip olduğu en güçlü arzulardan birisi de ölümsüzlük arzusudur. Bu arzu, insanda doğuştan vardır, hayatın tümünü kuşattığı gibi ölüm ötesine de uzanır. Ölümsüzlük ya da ebedîlik arzusunun
duygusal ifadesi olan
sonsuzluk duygusu, psikolojik bir gerçeklik olarak tüm insanlarda kendini hissettirir. İnsan hayatı, ölümün çizdiği sınır ile ölümsüzlük arzusu arasında geçen dinamik bir örüntü olarak düşünülebilir. Sonsuzluk duygusu, insanın geçici ve sınırlı varoluşundan kurtulma umududur. Günümüzde yüz milyarlarca paralar harcanarak gerçekleştirilen araştırmaların önemli bir kısmı, insan ömrünü uzatmaya yöneliktir. Genetik, kozmetik, gıda ve sağlık sektöründe gittikçe yaygınlaşan ve yıllarca süren çalışmalar; aynı şekilde, öldükten sonra gelecek zamanda yeniden hayat bulma umuduyla hücrelerin özel saklama koşulları altında dondurulması yönündeki çabalar ile kopyalama(klonlama) ya da kök hücre nakli alanında ortaya çıkan gelişmeler, esasen ölümsüzlük arzusunun veya sonsuzluk duygusunun somut yansımaları olarak kabul edilebilir.

Bu noktada konumuz açısından sorulması gereken soru şudur: Ölüm korkusu, ölümden sonra yaşamayı sürdürme arzusunu harekete geçiren ve böylelikle dine yönlendiren bir güdü olabilir mi? Sonsuzluk duygusu, dindarlığa nasıl kaynaklık edebilir?

Daha önce de ifade edildiği üzere genel olarak insanın en büyük arzusu olabildiğince yaşamaktır. Tabiatının doğuştan gelen bir parçası olan bu arzu ölüm olayı ile tehdit edilmektedir. Din, sunduğu inanç ve değer sistemine uygun yaşamak koşuluyla insana ölümün, hastalıkların ve eksikliklerin olmadığı ebedî bir hayat vaat eder. Vaat edilen bu Cennet hayatında dindar, her türlü korku ve endişeden uzak, her istediğine sadece istemesi yetecek kadar yakın tarifi imkânsız bir lütuf içinde olacaktır. Üstelik ahiret inancıyla din, insanın dünyada çektiği tüm acı, ıstırap, haksızlık ve adaletsizlikleri telafi edeceğini; suçluların cezalarını çekeceklerini de vaat eder. Dinin ölüm sonrası hayat ile ilgili çizmiş olduğu bu olumlu tablo içerisinde ölümün anlamı değişir: Bu tabloda ölüm, yok edici, ürkütücü ve korkutucu bir olgu olmaktan çıkmış, huzurun, iyiliklerin ve adaletin hâkim olduğu sonsuz bir hayata geçişi ifade eden manevi bir köprü kimliğine kavuşmuş durumdadır.

Dinin ölüme kazandırdığı bu olumlu anlamın psikolojik açıklaması herkes açısından aynı değildir. Freud ve onun takipçilerine göre ölüm ötesiyle ilgili inançlar, dünyada yüz yüze gelinen sıkıntı ve engellemeler karşısında teselli bulmak amacıyla insanın uydurduğu hayali tatmin kaynaklarıdır. Bazıları daha da ileri giderek dinî yaklaşımların özünde en belirgin güdünün ölüm korkusu olduğunu iddia etmişlerdir. Dini ölüm korkusuna indirgeyenlere karşılık olarak Jung ve onu izleyenler, ölüm ötesi bir hayata inanmanın insan için kaçınılmaz zorunlu bir yöneliş olduğu üzerinde birleşmişlerdir. Bu görüşte olanlara göre ölümden sonra yeniden dirilişi ve sonsuz bir hayatın varlığını haber veren dinin en önemli fonksiyonlarından birisi, inananların ölüm kaygısını gidererek sonsuzluk duygusunu tatmin etmesidir.

Ölüm, ölümsüzlük arzusu, sonsuzluk duygusu ile dindarlık ilişkisini araştıran pek çok çalışma yapılmıştır. Genel olarak sonuçlar sınıflan- dırıldığında bu araştırmaların bir kısmına göre bu değişkenlerle dindarlık arasında olumsuz bir ilişki vardır; yani ölüm korkusu dinden uzaklaştır­maktadır. İnsanlar sonsuzluk duygularını, dinin dışında başka tecrübelerle doyurmaktadırlar. Bir kısım araştırmalara göre ölüm korkusu ve sonsuzluk duygusu ile dindarlık arasında anlamlı bir ilişki yoktur. Bu çerçevede olmak üzere özellikle Batı’da yapılan pek çok araştırma, ölüm korkusu ve sonsuzluk duygusunun tek başına tutarlı bir dinî inanç ya da ahiret inancı doğuracak bir etkiye sahip olmadığını göstermiştir. Asıl ilginç olan, Tanrı’nın varlığına inanan bir kısım dindarların yeniden diriliş, hesaba çekilme, cehennemde
ceza görme gibi bazı dinî inançlara karşı ciddi şüphe ve hatta inkâr eğilimi taşımalarıdır. Diğer bir kısım araştırmalara göre ise, söz konusu değişkenler ile dindarlık arasında olumlu bir ilişki vardır; yani ölüm korkusu ve sonsuzluk duygusu dine yaklaştırmaktadır. Bu yöndeki bulgular, özellikle tutarlı, içten ve farklılaşmış bir dindarlık geliştirenlerde en üst düzeydedir.

 
 

Hökelekli, Karaca, Yıldız gibi bilim adamları tarafından ülkemizde gerçekleştirilen araştırmalarda, Batı’dakilerden nispeten farklı, bazı konular­da ise benzeşen sonuçlar ortaya çıkmıştır.

Çok yönlü araştırma bulguları için Faruk Karaca’nın Ölüm Psikolojisi adlı kitabının “Ölüm ve Din” başlığı altındaki bilgilerden yararlanabilirsiniz

Engellenme, Çaresizlik ve Din

 
 
 

İnsanın bir ihtiyacını, istek ya da arzusunu karşılamak üzere harekete geçtiği sırada gerek kendi içinden, gerekse dışardan kaynaklanan çeşitli nedenlerden dolayı hedefine ulaşamaması durumuna engellenme denir. Engellenme durumunda insanda gerginlik artar; öfke, korku, kaygı, sıkıntı ve çaresizlik duygusu ortaya çıkar. Engellenen birey, içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için çözümler ve tatmin yolları arar. Özellikle insan gücünü aşan engellemeler karşısında dinî inanç ve değerler güçlü telafi işlevi görürler.

Din psikologlarının tamamına yakını, dinî inanç ve değerlerin insanın kendi güç ve çabasıyla üstesinden gelemediği zor durumlar karşısında telafi edici, güç ve güven sağlayıcı bir kaynak olduğunu kabul ederler. Fakat Feud ve Marx gibi din karşıtı kişiler bireyin dindarlığını yalnızca çaresizlik durumlarına indirgerler. Onlara göre bir bütün olarak din, esasen yolunu şaşırmış bir insanî arzu, aslı esası olmayan gerçek dışı bir hayal, yanılsama veya sapmadan ibarettir. Dinî tutum ve davranışlar onlar açısından acziyet ve tatminsizlikten doğan hastalıklı yapılardır.

Tarih boyunca kişisel ve toplumsal tecrübeler göstermiştir ki, insan üstesinden gelemediği sıkıntı, acı ve kayıplardan ötürü kendi ötesinde bir kurtarıcı arayarak çeşitli ibadet şekilleriyle ondan yardım dilemektedir. Bilindiği üzere hayatı üst seviyede düzenleyen ve kontrol eden, insanın çözemediğini çözebilen yüce ve güçlü varlıklardan sadece dinler bahseder. Bu durumda insan doğal olarak dine yönelir. İnsanda böyle bir yönelişin var olduğu hususunda araştırmacılar arasında bir ihtilaf yoktur. Tartışmalar, daha çok böyle bir yönelişi ortaya çıkaran içsel ve çevresel sebepler üzerinde düğümlenmektedir.

Sebep oldukları engellenme ve çaresizlik duyguları nedeniyle insanları ilahî yardım talebine yönelten başlıca iki kaynaktan bahsedilebilir. Bunlardan biri, deprem, sel, kuraklık, hastalık gibi insanın üstesinden gelemediği için engellendiği tabiat ve dünya olaylarıdır. Diğeri ise, statü, saygınlık, özgüven kaybı; başkalarıyla ilişki ve iletişim güçlüğü; iş ve meslek sorunları gibi yine insanın tek başına kolaylıkla aşamayacağı sosyal mahrumiyetlerdir.


Yukarıdaki açıklamalardan hareket ettiğinizde dine yönlendirdiği düşünülen engellenme ve çaresizlik kaynakları kaç grupta ele alınabilir, hangileridir?

 

Çeşitli dönemlerde bilim adamları tarafından gerçekleştirilen araştırmalar, çaresizlik ve mahrumiyetlerin özellikle yoksul olanları dinî davranışa yönelterek dindar bir kişiliğin oluşumuna katkı sağladığını ortaya koymuştur. Din, dünya ötesi amaç ve hedefler göstererek; çektiklerine karşı çeşitli telafi ve mükâfatlar vaat ederek engellenmiş insana, güven aşılar; gerilimini dengeleyerek rahatlamasını sağlar. Araştırmalara göre insanlar, beklenmedik felaketlerle, savaş, hastalık ve ölüm tehlikesiyle karşılaştıklarında dua ve ibadetlere daha fazla özen göstermekte ve daha fazla devam etmektedirler. Engellenmenin yoğun olduğu böylesi durumlarda dindarlar, Tanrı‘nın umulmadık güçlü müdahalelerine büyük bir önem vermektedirler.

Konuyla ilgili açıklama ve bulgular için Argyle-Hallahmi, Dinî Davranış Teorileri,www.sbe.erciyes.edu.tr/dergi/sayi_16/15_kusat.pdfadresinde yer alan çeviriyi okuyabilirsiniz.

Benzer bir eğilim, sosyal mahrumiyetler karşısında da söz konusudur. Yaşadığı toplum içerisinde bireysel kimliğini tehdit eden çeşitli engellerle karşılaşan, ekonomik ve sosyal statüsünü kaybedenler; kendilerini toplumdan soyutlanmış kimsesiz kalmış hissedenler, doğal olarak sosyal destek bulacaklarına inandıkları hedeflere yönelebilirler. Bu noktada özellikle dinî gruplar, cemaat ve tarikatlar, besledikleri birliktelik ve kardeşlik ruhuyla sosyal destek arayanlar için eşsiz ortamlar sunar. Dinî gruplar, sağladıkları maddi ve manevi imkânlarla bir taraftan toplumda haksızlığa ya da başarısızlığa uğramış insanla dayanışmaya yönlendirirken, diğer taraftan da onlara kaybettikleri sosyal statüyü, aidiyet duygusunu ve sosyal kimlik algısını yeniden kazandırabilir. Böylece grup içinde sürüp giden değerler sistemi içselleştirilerek yeni bir dindarlık şekli gelişebilir.

Bütün bunların yanında, sırf çaresizlikten kaynaklanan dinî yönelimin sürekli ve kalıcı bir dindarlığı garanti etmediğini belirtmemiz gerekir. Çünkü şartlar normale döndüğünde çoğu kişilerin eski din dışı alışkanlıklarına geri döndüğü görülmektedir. Bazıları ise, bu durumlarda dinî inanç ve değerlere karşı daha isyankâr ve tepkili bir tutum geliştirebilmekte ya da umutlarını tamamen kaybederek büyük bir ruhsal çöküntüye sürüklenmekte ve her tür olumlu gelişmeden uzak kalmaktadılar.

Anlama, Bilişsel Tatmin ve Din

İnsan algılama, düşünme, yorumlama, tasarlama gibi diğer canlılarda bulunmayan özel zihinsel süreçlere sahiptir. Kuşkusuz sahip olduğu bu özel zihinsel donanımla o, içinde yaşadığı hayatı ve evreni, karşılaştığı her olayı, kendini tatmin edecek ölçüde anlamaya ve yorumlamaya çalışır. Bu yöneliş, temel bir ihtiyaç olarak zihinsel yapısının en önemli özelliğidir. Daha açık bir ifadeyle, zihin boşluk ve belirsizlik kabul etmez; mutlak kesinlik arzusuyla bilişsel tatmin arar. İnsan, zihninde oluşturduğu bilişsel haritalarla hayatı anlamlandırır; durumlar ve olaylar karşısındaki konumunu tayin eder; kendisi ve kendi ötesi ile olan ilişkilerini düzenler.

 

Ne kadar özel donanımlı olursa olsun insan zihni, bilinç alanına intikal eden soruların tümünü cevaplama, açıklama, yorumlama ve çözümleme
yetisine sahip değildir. En zeki insanlar
ın sıra dışı çalışmaları bile, zihinlerini ancak belirli bir noktaya kadar geliştirebilir. Sınırlı depolama ve işleme kapasitesinden doğan bu bilişsel eksiklik, zorunlu olarak insanı kendi dışında ve çoğu zaman ötesinde farklı anlamlandırma kaynakları aramaya sevk eder. Arayışlarının bir kısmına bilim ve ideolojiler cevap verebilir. Ancak insana ait zihinsel ürünler olarak bu bilgi kaynakları, sınırlılıkları nedeniyle bilişsel tatmin ve kesinlik arzusu için yeterli olmaz. Zira özellikle aklı aşan dinî- metafizik konularda bilimin ya da insan ürünü açıklama sistemlerinin söyleyebileceği çok şey yoktur. İşte bu alan, dinin hâkim olduğu ve sözünün geçtiği özel bir alandır. İnsan, ancak dine müracaat etmekle, zihninde başka bir şekilde doldurulamayacak boşlukları telafi edebilir ve böylece ruhunu gerginlikten kurtarıp rahatlayabilir. Nitekim inanç ve tutumlar üzerinde yapılan birçok araştırma, dinî inancın çoğu zaman bilişsel ihtiyaçları tatmin ettiğini; uyumlu, dengeli, anlaşılabilir bir değerlendirme anlayışı sunduğunu ortaya koymuştur. Peki din, kendini insanın zihinsel dünyasına hangi nitelikleriyle takdim eder?

Bilişsel tatmin ve kesinlik arzusu açısından dinin en önemli avantajı nedir? Üzerinde düşününüz.

Her şeyden önce din, insanın yaşadığı hayat içinde kendini uygun bir yere yerleştirmeyi mümkün kılacak özel bir başvuru çerçevesi hazırlar. Bu hazırlıkta o, önce yaşanan gerçekliği yorumlar; sonra insanı bu gerçekliğin içinde uygun bir yere yerleştirir. Sonra da ona, nasıl yaşaması gerektiği ile ilgili rehberlik sunar. Bu noktada din, bir yandan özellikle zihinsel alana gelen verileri, anlamlı bütünler halinde düzenleyici fonksiyonuyla, diğer yandan da zihnin kendi başına açıklayamadığı ya da aşamadığı metafizik sorunlarııklayıcı yönüyle, büyük bir işlev görür. Bazı din psikologları dinî inançları bireylerin çevresel şartlarla baş edebilmek, olaylarııklayabilmek ve yorumlayabilmek için başvurdukları zihinsel kategoriler olarak tanımlar. Fonksiyonu gereği din, zihinsel unsurları ayrıştırma, birleştirme, uzlaştırma gibi etkinlik noktasında olduğu kadar, zihinsel çatışmaların, karmaşaların ve belirsizliklerin çözümlenmesinde de önemli bir düzenleyicidir.

Ergenler üzerine yapılan araştırmalar, onların dine yönelişlerindeki zihinsel etkenlere dikkat çekerler. Gençlerin din ile ilgilenmelerinde en çok dinin bilinmeyenlerle ilgili gerçekçi açıklama ve yorumlar sunması; hayatın amacı ve bireysel kimlik problemlerine yönelik oldukça doyurucu ve tutarlı hazır çözümler ortaya koyması olduğu görülmektedir.

Toparlayacak olursak, bilinç alanına gelen tüm verileri zihin değerlendirir. Ancak bunların hepsini, sahip olduğu sınırlı kapasiteyle anlaşılır kılamaz. Bilimsel veriler ona ancak sınırlı bir katkıda bulunabilir. Zira ne kadar ilerlemiş olursa olsun bilimin susmak zorunda kalmasına karşın dinin açıklayabileceği pek çok konu vardır. Bu bağlamda zihnin ancak dinin yardımıyla çözebileceği temel problemleri, beş ana grupta toplamak mümkün görünmektedir. Bunlar:

1.Evrenin ve dünyanın yaratılışı; hayatın anlam ve amacı gibi mantıksal çözümü olmayan sorular;

  1. Acı tecrübeler, doğal felaketler, ölüm gibi hayatın zorlayıcı ve olumsuz görünen yönleri;
  2. Haksızlık, adaletsizlik, başarısızlık, fakirlik gibi bireysel ya da toplumsal engellenme ve mahrumiyet şekilleri;
    1. Şuur, yaratıcılık, estetik ve mistik tecrübeler gibi bilimin henüz açıklayamadığı tabii süreçler;
    2. Zihinsel boyutta ele alınan kimlik problemleri ve hayat felsefesi. Suçluluk, Günahkârlık Duygusu ve Din


Her insan, düzenli ve huzurlu bir hayat yaşayabilmek için kendisi ve başkaları ile olan ilişkilerinde belirli kurallara uymak zorunda olduğunu bilir. Bu kuralları birey, doğduğu zaman kültürün bir özelliği olarak ailesi ve yakın çevresinde hazır bulur. Zamanla toplumsallaştıkça, onları içselleştirerek ahlakî değerler olarak kendisine mal eder. Böylece o, davranışlarını bu değerlerin süzgecinden geçirerek planlar ve uygular. Din, ortaya koyduğu bütüncü ve tutarlı değerler sistemiyle hem bireyin, hem de toplumun hayatını düzenleyen en güçlü sosyal kurumdur. Dinde inanç esaslarının ahlakî ilkelerle de yakından ilişkisi vardır. Dolayısıyla dine bağlı olanlar, bütün yapıp ettiklerinde iman ile ahlakı birlikte ve bir bütün olarak yaşarlar.

Din, ahlakî değerlere özel bir önem verir ve bağlılarından bunlara uymalarını ister. Davranışları değerlendirirken iyi ve kötü kavramları yanına sevap ve günah nitelemelerini de ekleyerek dinî bir çerçeve hazırlar. Dinî her emir ve tavsiyede, ahlakî ilkelere sarılmayı özendiren bir yöneltme varken, her yasağın ve sakındırmanın özünde de mutlaka bir ahlakî ilkeyi koruma söz konusudur. Bu yapısıyla din, ahlakî ilkelere uyanları dünya ve ahirete yönelik vaatlerle ödüllendirirken, uymayanları da ceza müeyyidesiyle uyarır. Dinî inançlar ahlakî değerleri destekleyip özendirdiğine göre iyi ve sevap arayışında olanlar, doğal olarak dine yönelebilirler. Burada sorulabilecek soru şudur: Acaba ahlaki kaygılar; kötülük ve günahın yol açtığı suçluluk ve günahkârlık duyguları dine yöneltir mi?

Her şeyden önce suçluluk duygusu, insan tabiatının güdüleyici evrensel niteliklerinden birisidir. Psikanalistlerin özellikle vurguladığı gibi temelleri daha çok çocukluk dönemi ana-baba-çocuk ilişkilerine dayanır. Ancak, bu duygu, yaşanan bir vakıa olarak hayatın her döneminde işlenen suçlara bağlı olarak tekrar tekrar ortaya çıkabilir ve insanı ciddi tercihlerde bulunmaya zorlayabilir. Suçluluk duygusunun kaynakları, toplumda suç veya yasak kabul edilen davranışlara bağlı olarak değişir. Bununla birlikte yaygın kanaate göre temel kaynaklardan biri, cinsellik içgüdüsünün yarattığı ahlakî sorunlardır; diğeri ise, bencillik ve diğergamlık arasında çıkan çatışmalardır. Yani, kendi kişisel istekleri ile içinde yaşadığı kültürün beklentileri arasında çıkan tercih çatışmasıdır.

Vicdan, toplumun kabul ve kurallarının insandaki temsilcisidir. Vicdan, başlangıçta anne-babanın, daha sonraları ise toplumun iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin gibi temel kabullerinin içselleştirilmesiyle oluşur. Duruma göre çok katı olabileceği gibi çok esnek de olabilir. Başka bir ifadeyle vicdan, bireyin sergilediği davranışlarında toplumun değerlerine uyup uymadığını denetleyen iç hâkimdir. Birey suç işlediği zaman, vicdan devreye gider ve suçluyu işlediği suçun muhtemel sonuçlarına göre yargılar ve mahkûm eder. Kuşkusuz bu mahkûmiyet, bireyde sıkıntı ve gerilimlere yol açabilir. Bu durumda o, vicdanını rahatlatmak ve gerilimden kurtulmak için suçunu telafi edecek bir takım arayışlara girebilir.

Suçun dindeki karşılığı günahtır. Vicdanın mahkûmiyetini ifade eden suçluluk duygusunun dindeki karşılığı günahkârlık duygusu; vicdanî 59

mahkemenin karşılığı ise, ilahî mahkemedir. Dinin emirlerine uymadığı ya da yasaklarını çiğnediği zaman, dindarda günahkârlık duygusu doğar ve neticede kendini ilahî mahkemede mahkûm edilmiş hisseder. Doğal olarak o da, mahkûmiyetten doğan gerilimden kurtulabilmek için dinî telafi arayışlarına girer. Bu durumda suçluluk ve günahkârlık duyguları dine yönelten kaynaklar arasında sayılabilir. Nitekim yapılan pek çok araştırma sonucunda, bu kabulü doğrulayacak bulgular otaya çıkmıştır.

Suçluluk ile günahkârlık duygusu arasında fark var mıdır, varsa farkı doğuran temel öğe nedir? Üzerinde düşününüz.

A.B.D’li ilk din psikologlarının ergenler üzerine yaptıkları araştırmalar, dindışı bir hayattan sonra dine dönüş yapan gençlerin dinî değişim öncesi güçlü bir suçluluk duygusu yaşadıklarını ortaya koymuştur. Yapılan bir araştırmada ani dine dönüş yapanların %55’inin günahkârlık duygusundan şikâyet ettikleri ve ancak bu dönüşten sonra kendilerini rahatlık ve gönül hoşluğu içinde buldukları tespit edilmiştir. Gençlerle ilgili yapılmış diğer araştırmalarda da benzeri sonuçlara ulaşılmıştır. Buna göre dindar gençler, güçlü bir günahkârlık duygusuna sahiptirler.

Netice olarak konunun başında sorduğumuz soruya tekrar dönersek, cevabı şu şekilde özetleyebiliriz: Dinî inanç ve değerler suçluluk ve günahkârlık duygularının yaşanmasına yol açtığı kadar, bu duyguların kıskacında vicdanı sızlayan kimseler için de telâfi ve teselli kaynağı oluşturmakta, böylece çift yönlü bir güdüsel etkinlikte bulunmaktadır