24.Dindarlığın Kaynakları

 

 

İnsan-din ilişkisini ele alan pek çok araştırma, dünya üzerinde yaşadığı bilinen büyük-küçük tüm insan topluluklarının güçlü dinî yönelişlere sahip olduklarını ortaya koymuştur. Bu çerçevede her toplumun insan-üstü ilahî bir varlık anlayışı ve ölüm ötesi inancı geliştirdiği; ayrıca inançlara uygun bir takım ibadet ve dinî törenler icra ettiği tespit edilmiştir. Günümüzde dünyada yaşayan insanların dörtte üçünün bir dine inandığı ve davranışlarına yön verecek ölçüde inançlarına değer verdikleri kabul edilmektedir.

Dinî yaşantıya dair mevcut bulgular göstermektedir ki, kutsallık atfedilen bir varlığa inanma, dua ve ibadet etme ya da herhangi bir varlığı saygıyla yüceltme gibi dinî eğilimler, insanların ortak nitelikleri arasında yer alır. Bu genellemeden hareket eden araştırmacıların büyük bir kısmı, içeriği konusunda hemfikir olmamakla beraber, insanda doğuştan yüce bir varlığa inanma ihtiyacı ve dinî bir hazırlığın mevcut olduğu hususunda birleşirler. İslam literatüründe dinî kabiliyet ve eğilim anlamında Fıtrat kavramı, bu konuyla ilgilidir. Bu niteliğiyle insan, yaratıcısını tanımaya ve O’na bağlanmaya doğuştan eğilimli olarak kabul edilir. İnsan-din ilişkisiyle yakından ilgilenenler inanma ihtiyacının insan tabiatının temel taşlarından birisi olduğunu ısrarla vurgularlar. Gerçekten de insan, yaratıcısına yönelik bir varlıktır ve böyle bir yönelişe uygun olarak programlanmıştır (Gareis, 1992). Buna göre, insanı dine yönelten ya da dindar olmasını sağlayan doğuştan bir inanma ihtiyacından ya da inanma eğiliminden bahsedilebilir mi?

Din psikologlarının yanında, ilahiyatçı, antropolog ve diğer sosyal bilimcilerin çoğunluğu, doğuştan bir inanma ihtiyacının varlığını kabul ederler. Beklenmedik ya da hak edilmediği düşünülen en acı ve en olumsuz olaylar karşısında ya da kendi emeğiyle ulaşılabilecek tüm arzuların gerçekleştiği durumlarda bile dinî bağların koparılmadığını gösteren pek çok bulgu söz konusudur. Başka bir ifadeyle insanlar Tanrı’ya öfkelendikleri veya O’na muhtaç olmadıklarını düşündükleri zamanlarda bile kutsallık duygusunu kaybetmezler. Bunun yerine başka dayanaklar arar ve bazen kutsallık atfettikleri başka varlıklara yönelirler. Bu çerçevede olmak üzere, modern dünyada Satanizm (şeytana tapma) gibi uç noktalara varan çok sayıda dinî anlayışın ortaya çıktığı göz önünde bulundurulduğunda, inanmanın zorunlu bir ihtiyaç olarak kabul edilmesi daha gerçekçi görünür. 1950’li yıllardan itibaren yaygınlık kazanan ve özellikle ABD ile Avrupa’da çeşitli
açılardan incelenen yeni inanç hareketleri ile ilgili geniş çaplı bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Araştırmada söz konusu hareketlerin ardındaki temel nedenlerin tespiti hedeflenmiştir. Bulgulara göre engellenmiş inanma ihtiyacını karşılama çabası, en çok dikkat çeken nedenlerin başında gelmiştir.

Açıklamalarda kullanılan inanma ihtiyacı, genel bir kavram olup insanı ruhunun derinliklerinde kutsallık atfettiği yüce bir varlığa yönelten güçlü bir eğilimi ifade eder; Fıtrat kavramı ise İslamî bir kavram olup, Allah’a yönelik dinî bir kabiliyet ve hazır oluş anlamında kullanılmaktadır.

İnsanın kutsal ile etkileşiminde dinlerin temel görevi, inanma ihtiyacını karşılamak ve böylece insanın ruhunda maneviyat için ayrılmış boşluğu en uygun şekilde doldurmaktır. Yapı ve fonksiyonları itibarıyla tüm sistemli dinler, insanın biyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel ihtiyaçları için eşsiz imkânlar sunar. İnananlar bu imkânları, kendi kişisel bilgi ve deneyimleri ölçüsünde kullanarak kendine özgü farklılaşmış bir dindarlık biçimi geliştirirler.

Dinin boyutları ile ilgili geniş bilgi için Hayati Hökelekli’nin Din Psikolojisi kitabının “Dinin Tanımı ve Boyutları” başlığı altında aktarılan bilgileri okuyabilirsiniz.

İnsan-din ilişkisinin farkına varıldığı ilk zamanlardan beri bu ilişkinin kaynağını, boyutlarını ve sonuçlarını ele alıp yorumlayan pek çok açıklama biçimi ortaya atılmıştır. Başta Din Psikologları olmak üzere din bilimlerinin hızla geliştiği geçen asırdan itibaren araştırmacılar, söz konusu ilişkiyi incelemektedirler. Bu bağlamda savundukları fikirleri, sistematik bir temele oturtmaya ve görüşlerini çeşitli bulgularla desteklemeye çalışmaktadırlar. Her ne kadar din ve dindarlık ile ilgili ortak tanımlamalara ulaşılmamışsa da her iki kavram için gittikçe zenginleşen bir literatür oluşmaktadır. Konunun devamında dindarlığın biyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel kaynakları üzerinde durulmaktadır.

Bir önceki ünitedeki açıklamaları da hatırlayarak dinin insanın dışında yer alan ve içinde yer alan iki yönlü gerçekliği nasıl adlandırılmaktadır?