001

202

SABIR

 

Kelime anlamı
alıkoymak veya bağla­mak olan sabır, bir musibet ve belaya uğra­yanın isyan ve
serzenişte bulunmaksızın içinde bulunduğu duruma itaat ve tevekkül­le
tahammülde bulunmasıdır.

Kur’an’da sabırlı
olmak mânası ile bu ke­limenin kökünün müştakları çokça geç­mektedir.
Peygambere kendisinden önce gönderilen resuller gibi, sabırlı olması tav­siye
edilmiştir.

Oğlunun Ölümünü
öğrenmesi üzerine YaTcub’un: “Artık bana düşen, kadere rızâ ve teslimiyet
(fe-sabrun camîlun)” dediğini bildiren âyette (Yusuf, 18) sabr’ın
tevekkül, rızâ ve teslimiyet mânasında kullanıldığı görülmektedir.

Tefsirlerin sabr
üzerindeki çok sayıdaki izahları üzerinde durmaksızın, sadece Fah-reddin Razi
(Mafâtîh al-Gayb, Kahire, 1278; III. 200 âyeti hakkında)’ninkini zikre­delim.
Fahreddin Razi dört türlü sabr zik­retmektedir 1) Nassî mes’elelere, msl.
tev-hid, ‘adi, nübüvvet, ma’ad akidesi ve diğer ihtilaflı noktalara yönelik
yorucu zihnî ça­lışmalarda sabır ve sebat; 2) Yapmakla mü­kellef bulunanulan
veya kanun ile havale

edilmiş olan işlerin
tamamlanmasında sa­bır, 3) Men edilmiş olan fiilleri terketmekte sabır; 4)
Musibet vb. hâllerde teslimiyet göstermek. Ona göre, musabere, sabrın
hemcinsine (msl. komşularına ve kendisi ile aynı kitap ehlinden olanlara)
tatbiki, in­tikamın terki, emr bi’1-ma’ruf ve’n-nehy ani’l-munker vb.

Sabr’ın en büyük
değeri Allah’ın bütün esmâ-i hüsnâsı arasında “Sabûr” isminin de yer
almış olmasında görülür. Dilde sabur, halim’in müteradifidir; şu farkla ki, gü­nahkâr,
halim’den hiç bir ceza beklemediği halde, sabur’un böyle bir harekette buluna­cağından
emin değildir.

Hadiste sabr, her
şeyden önce, genel an­lamdaki metinlerde geçer; kendini sabr’a verene Allah
sabr ihsanında bulunacaktır; zira sabr en büyük îutuftur (Buharı, Zekat, 50;
Rikak, 20; Ahmed b. Hanbel, III, 93). Burada da sabr, cihâdda sabır ve sebata
delâlet etmektedir. Bir adam Peygambere: “Şahsım ve servetimle cihada
iştirak eder, daima ileri atılır, sırtımı çevirmez ve sabre­derek ölür,
teslimiyet gösterirsem, cennete girer miyim?” diye sorduğu zaman, Hz.
Peygamber: “Evet” diye cevap verdi (Ah­med b. Hanbel, Müsned, III,
325). Sar’ali bir kadının başka bakımdan dikkate şayan hikâyeside böyledir:
Sar’alı kadın, iyileş­mesi için, Peygamberden kendisine duada bulunmasını niyaz
eder. O da ona isteğin­den vazgeçip, sabrederse, cennete gireceği­ni söyler.
Çok defa bu kelimeye teslimiyete has tabir olan ihtisab (msl. al-Buharî,
Ey-man, 9; Müslim, Cena’iz, II) ile birlikte rast­lanmaktadır. Bununla şu hadis
kudsi karşı-laştırılabilir: “Eğer kulum, iki gözünün ışı­ğından mahrum
kalırsa, buna mukabil ben ona cenneti vereceğim”.

Kur’an ve hadisin
sabr’a dair söyledikleri kısmen ahlâkî ve tasavvuf! edebiyatta tek­rarlanmakladır;
fakat bu kelime burada bir nevî ilmî bir tabir olmuştur; zira sabr, bu ta-savvufî
fikrin ifadesi için, esas faziletlerden biridir. Diğer aslî mefhûmlar gibi,
sabr’ın da bir çok tarifleri vardır ki, bunlar, mefhûmu tamamiyle izah ve
ifadeden ziyade, manevî zenginliği ortaya koyar; çok kıymetlidir; zi­ra mefhûmu
ani şimşekler gibi aydınlatma­ğa yarar. Kuşeyri Risale (Bulak, 1287, s. 99
vd.)’sinde şu Örnekleri vermektedir: “Acı şeyleri, kaşlarınızı çatmadan
yutunuz” (Cü-neyd). “Men’edilmiş şeylerden uzak duru­nuz, kaderin
darbelerine tahammül ederek susunuz; fakirlik üzerinize çöktüğü vakit, zengin
görününüz”, “Kaderin darbelerine layık bir şekilde (hüsn el-edeb)
sabr u sebat gösteriniz” (îbn Ata), “Konuşmaksizın ve şikâyet
etmeksizin, darbe altına eğiliniz”, “Sabbar menedilmiş şeyler ile
birden bire karşı karşıya bulunmağa alışmış kimsedir” (Ebu Osman),
“Sabr sanki sıhhatmış gibi, dert ile kaynaşarak yaşamaktan
ibarettir”, “Tanrının yanında mütevekkil olunuz, kaş çatmayınız ve
gücenmeksizin onun darbe­lerini karşılayınız” (Amr b. Osman), “Kitab
ve sünnetin emirlerine mulavaat” (Havvas), “Sûfîlerin (harfiyen:
âşıkların) göstereceği sabr zâhidlerinkinden daha güçtür” (Yahya b.
Mu’az), “Her türlü şikâyetten sakınma” (Rüveym). “Allah’tan
yardım beklemek” (Zünnûn).”Sabr asla sürçmeyen bir attır” (Ali
b. Ebi Talib). “Sabr iyi ve kötü hal ara­sında fark gözetmeksizin her
ikisinde de ruh huzurunu muhafaza etmektir; tasabbur, ağır bir felaket
hissedildiği vakit, darbeler altında sükûnet bulmaktır” (Ebu Muham-med
el-Curayri),

Bu edebiyat sadece
kelime oyunlarından

ve tariflerden
hoşlanmakla kalmıyor, aynı zamanda, harf-i çerler vasıtası ile birbirin­den
farklı mefhûmlar meydana getiriyordu. Şibli bir adama: “Sabredene en güç
gelen hangi sabırdır?” diye sorar. O da: “Sabr fi’Hah” diye
cevap verir. Bunun üzerine, Şibli: “Hayır” der. Bu şahıs: “Sabr
ma’a’llah” der . Şibli; “Hayır” der. Adam: “O halde
hangisi?” diye sorar. Şibli de ona: “Sabr ani’llah” diye cevap
verir ve hemen hemen muhatabının aklını başından alacak bir izah ilâve eder
(Kuşayri, Risale, s. 100, 9).

Gazzalî, sabr’dan
fhya’mn ikinci kitabı­nın selâmeti le’min eden faziletleri tasvir eden 4.
kısmında bahseder. Daha önce Kur’an’da sabr ve şükr’ün birbirlerine bağ­lanmış
bulunduğu görülmüştür. 2. kitapta, ayn ayn ve fakat aralarında içten bir bağ ku­rarak,
iki mefhûmdan bahseder. Bununla beraber, onların imtizacını Kur’an ifâdesi
tarzı üzerine değil, hikmet üzerine bina eder: İman biri sabr, diğeri şükr olan
iki ya­rımdan meydana gelir. Bu şu hadise dayan­maktadır: “Sabr imanın
yarısıdır”

Gazzalî sabr’ı tarif
etmek için, onu şu ba­kımlardan mütalaa etmektedir:

 1) sabr’ın fazileti;

 2) mâhiyeti ve mefhûmu;

 3) sabr’ın imanın yansı olduğu;

 4) sabr ile müteradif tabirler;

 5) kuvveti ve zayıflığı bakımından, sabr çeşitleri;

 6) sabr’ın lüzumu hakkındaki fikirler ve insanın ondan
nasıl vazgeçeme­diği;

 7) sabr’ın sıhhat bulması ve bunun ça­releri.

Bu bölümlerden ancak
şunlar zikredile­bilir. Sabr, bütün dinî makamat gibi, üç kı­sımdan meydana
gelir: Maarifet, Hal ve amel. Maarif ağaca, ahval dallara, amel ise meyvalara
benzer. Üç çeşit varlık arasında sadece insan sabr’a sahip olabilir; zira
hayvanlar tamamiyle arzu ve hakimiyeti altın­dadır; melekler, bunun aksine,
tamamiyle Allah sevgisi ile doludur, o suretle ki, hiç bir arzu onlan hükmü
altına alamaz ve dolayı­sıyla onlara galebe çalmak için, sabr’a ihti­yaçları
yoktur. Aksine insanda iki içgüdü birbiri ile savaş halindedir: haz alma sevk-i
tabiisi ve din sevk-i tabiisi. Birincisi şeytan tarafından ve ikincisi ise,
melekler tarafın­dan tahrik edilir. Sabr, nefsânî iç güdünün aksine, dinî içgüdüye
uyar.

Sabr iki türlüdür:

 a) Cismânî zahmetli iş­leri yapmaya sabr veya darbelere
(felâketle­re) tahammül etmekteki atıl sabr; bu çeşit sabr övülmeğe değer;

 b) Manevî msl. tabiî arzulardan vazgeçme. Yerine göre,
sabr mefhûmu iffa, zabt al-nafs, şuca’a hilm, saat al-sadr, ki iman al-sirr,
zuhd ve kana’a gibi, müteradifler ile ifâde edilmiştir. Mefhûmun bu geniş
teşmili, iman hususunda kendisine soru yöneltilmiş olan Peygamberin: “iman
sabırdır” şeklinde cevap verdiğini bize an­latmakladır. Bu çeşit sabır
tamamiyle övgü­ye değer bir sabırdır.

Sabırlarının
kuvvetinin az veya çoklu­ğuna göre, üç sınıf kimse tefrik edilir:

 a) Kendilerinde sabrın devamlı bir hal olduğu çok az
sayıda kimseler (siddikan, mukarre-bun);

 b) Kendilerinde hayvanı içgüdülerin hüküm sürdüğü
kimseler;

 c) Kendilerinde iki içgüdü arasında daimî bir mücadele
bu­lunan kimseler (mücahidûn); belki Allah onlara teveccüh edecektir. Gazzalî
bize irfânîlerden birinin üç türlü sabiran tefrik ettiğini söylemektedir:
nefsânî heveslerini terkedenler (taibun); emr-i ilâhiye baş eğenler (zahidun);
Allah’ın kendilerine gönderdiklerinden sevinç duyanlar (sıddi-kun).

Gazzalî 6. bölümde
mü’minin her türlü

ahvalde sabr’a nasıl
muhtaç olduğunu gös­termektedir:

 a) Sıhhat ve refahta; burada sabr ve şükr’ün sıkı bir
birleşmesi göze çar­par;

 b) Şerîatin emirlerini icrada, menedil-miş şeylerden
kendini korumakta, ister ya­kınımız tarafından, ister Allah’ın bir emri ile
olsun, irâdemizin aksine meydana gelen vakıalar esnasında.

Sabr, sadece iki
içgüdünün arasındaki mücadelenin bir alameti olduğuna göre, te­min ettiği şifa,
içgüdüyü kuvvetlendirebi-len ve hayvânî içgüdüyü zayıflatabilen her şeyde
mevcuttur. Hayvânî içgüdü riyazet vasıtası ile, bu içgüdüyü canlandıran her
şeyden sakınarak, aynı şekilde inziva veya müsaade edilen şeyi (meselâ
evlenmenin tatbiki) yapmakla zayıflar. Dini içgüdünün takviyesi,

 a) Bize mücahede’nin meyvalan-nı şiddetle isteten
arzunun, meselâ velîlerin ve Peygamber’in hayatlarını okuma yolu ile tenbihi
ile;

 b)
Bu sevk-i tabiiyi üstünlük şu­uru zevk almakla bitecek şekilde gitgide hasmına
karşı mücadeleye alıştırmak sureti ile mümkün olur.

(SBA)

Bk. Tevekkül

 

Önceki İçerikSABİÎLER
Sonraki İçerikSADİZM